PDA

Tüm Versiyonu Göster : Yılmaz Özdil..


Sayfalar : 1 2 3 4 [5]

EmiN`
21-03-2012, 03:08
iyggggg! Ben buraya yazmamistim niye bulastirdiniz nan beni buraya :S

Kusacam ya! Tobe tobe...

Paranoyak Fare
21-03-2012, 03:08
allem ettin kullem ettin konuyu yine kendinize yonttun
helal olsun.
milletin vekili tertemiz olmalı. suçu varsa mecliste ne işi var?
kul hakkı yiyecekse, sicili bozuksa orada ne işi var?
vekil hortumlayınca gak guk
millet hortumlayınca ümüğüne yapış..
nerede adalet eşitlik?
vekil hortumlarsa halk niye yapmasın?
sonrada çık dokunulmazlıklar ama yinede kaldırılmasın...
bence sen biraz teneffüs yap.
iyi gelir.



ayrıca konuyu buraya iliştiren yönetime de saygılar... sanırım fazlaca gözlerine battı "sittir git" ifadesi. oysaki daha birçok konu var yılmaz özdilin tek başlık altında açılan hem benim hem de başkasnın. bunu görmüşler demekki :)))

Jahann
21-03-2012, 03:09
Şu çok bilen arkadaşlar Yılmaz Özdil konusundan bi gitseler diyorum..
Gidin kendinize bi konu falan açın , orada takılın..
Merak etmeyin yapışmayız sizin gibi..
Haa bir de çok merak ediyorum.. Bu adam size ne yaptı ?? :P

BOCA
21-03-2012, 03:11
Şu çok bilen arkadaşlar Yılmaz Özdil konusundan bi gitseler diyorum..
Gidin kendinize bi konu falan açın , orada takılın..
Merak etmeyin yapışmayız sizin gibi..
Haa bir de çok merak ediyorum.. Bu adam size ne yaptı ?? :P

ulan biz bunu daha önce niye düşünemedik eyvallah hacı

EmiN`
21-03-2012, 03:16
@1007'deki sahsiyet (kendini yukarida goren) biz bu basliga yazmamistik paranoyak'in da dedigi gibi buraya baglamislar. inan yazmazdim buraya bilseydim (: Silmekte olmaz simdi paranoyakla o kadar yazdik ayip olmasin (:

Paranoyak sana kendi dusuncemi soyledim bir daha kisa geciyorum: Suclu varsa, isterse Recep Tayyip Erdogan olsun cezasini cekmesine ben destek cikarim. Fakat dedigim sudur, ben bu adama guveniyorum. Turkiye'yi guclendirecek diye inandim, ve bana gore simdiye kadar guclendirdi de. Kendi gorevini yapti iyisiyle kotusuyle. Bundan sonra da guveniyorum fakat onun da gitme vakti geldi artik. Daha genc, bundan daha dogru biri lazim Turkiye'ye. Cikartin oyle birini de destekleyelim hadi :)

Suat Kilic'in sucu varsa ve ispatlanirsa basbakanin kulagini cekeceginden de eminim.

Paranoyak Fare
21-03-2012, 03:23
ben emin değilim arkadaş.
hadi baş baş.

Blue Ocean
23-03-2012, 23:20
CUDİ

Gazeteciliğe başladığımda Cudi’de çatışma oluyordu, neredeyse emekli olacağım, Cudi’de hâlâ çatışma oluyor.

E haliyle merak edip, soruyorsunuz.
Cudi’de neler oluyor?
*
Dilim döndüğünce…
*
Malum, dünya medya imparatoru Rupert Murdoch, geçenlerde Ankara’ya geldi, Başbakanımızla baş başa görüştü ve hatıra olarak John Philby’nin kitabını hediye etti.
*
Rupert Murdoch… 1915’te Avustralya Başbakanı’na gizlice mektup yazan, cephedeki İngiliz komutanların yalan raporlar gönderdiğini belirten, “Çanakkale geçilmez” diyerek İngiliz hükümetinin uyanmasına ve derhal çekilmelerine vesile olan Avustralyalı gazetecinin oğlu.
*
Murdoch’ın Başbakanımıza hediye ettiği “The Empty Quarter” isimli kitabın yazarı John Philby ise, İngiliz casusu… Anadili gibi Arapça biliyordu. Müslüman oldu. “Şeyh Abdullah” adını aldı! Biz Çanakkale’de İngilizlerle boğuşurken, Osmanlı’ya isyan bayrağı açan Mekke Şerifi Hüseyin’e yardımcı olması için Arabistan’a gönderildi. Bi yandan bizi sırtımızdan hançerleyen Arapları organize etti, bi yandan petrol şirketlerine imtiyaz topladı, bi yandan da araklayıp İngiliz müzelerine sattığı tarihi eserlerle servet sahibi oldu. İngiltere’ye döndü, siyasete atıldı, seçilemedi, küstü. İkinci Dünya Savaşı’nda saf değiştirdi, kendi ülkesini satmaya, çaktırmadan Hitler’e çalışmaya başladı, tutuklandı, ev hapsine alındı. Savaş bitince Lübnan’a taşındı, kalpten öldü, Beyrut’ta Müslüman mezarlığa gömüldü.
*
Bu casus arkadaşın bi oğlu vardı, Kim Philby… O da babası gibi Cambridge’den mezun oldu, o da sular seller gibi Arapça biliyordu, o da babası gibi casustu… 1947’de, Türkiye’ye, konsolosluk sekreteri ayaklarıyla İstanbul’a gönderildi. Sonra, CIA ile MI6’in irtibat görevi için Washington’a tayin edildi. Soğuk savaş tarihine “asrın casusu” olarak geçti. Çünkü çift taraflı çalışıyordu, köstebek’ti… Sovyet gizli servisi tarafından devşirilmişti, Moskova’ya bilgi satıyordu. Şüphelenildi, takip edildi, bi türlü suçüstü yapılamadı. Ama kovuldu… O da gitti, babası gibi Beyrut’a yerleşti. Güya gazeteciydi. Gel zaman git zaman… 1961’de, Anatoliy Golitsyn isimli KGB subayı ABD’ye iltica etti, bülbül gibi öttü, Kim Philby’nin ipliğini pazara çıkardı. Aranan kanıt bulunmuştu. İngiliz siciminin boynuna dolanmak üzere olduğunu anlayan Kim Philby, Suriye üzerinden, Ermenistan’a, oradan Rusya’ya kaçtı. Daha önce bi İngiliz, bi Amerikalı eşinden boşanan Philby, bu sefer, Polonya kökenli Rus yazar Rufina Pukhova’yla evlendi. Hayatı roman oldu, Hollywood’da film oldu. Alkolik oldu. İki defa intihara kalkıştı, beceremedi. 1988’de, babası gibi kalpten gitti. Rusya, onun hatırasına posta pulu bastırdı.
*
Hatta, ölümünden sonra ortaya çıktı ki… İstanbul’da çalıştığı sırada, SSCB’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli olan ve İngiltere’ye iltica etmek isteyen Konstantin Volkov isimli KGB subayını, usta manevralarla, bizzat, kendi elleriyle KGB’ye teslim etmişti. Çünkü, Volkov’un elinde “köstebek”lerin listesi vardı ve listenin başında kendi adı yazıyordu!
*
Bu casus arkadaşın, kendisi gibi casus olan babasına dönersek…
Suudileri örgütleyen John Philby, Irak’ın örgütlenmesi işini de, Gertrude Bell isimli bi kadınla yürütüyordu.
*
Oxford mezunu olan Gertrude…
Türkçe, Arapça, Farsça, Kürtçe dahil, şakır şakır yedi lisan bilen, casustu.
*
Suudi Arabistanlı Lawrence için “manevi oğlum” sıfatını kullanan… Suudi Arabistanlı Lawrence’ın da “annemden farksız, bildiğim her şeyi ondan öğrendim” dediği kadın.
*
Çok güzeldi. Etrafına ışık saçıyordu. Görenlerin ağzı sulanıyordu. Arkeolog ayaklarıyla Mezopotamya’yı karış karış gezdi, aşiretleri örgütledi, 1919’da Paris Konferansı’na delege olarak katıldı, haritaladı, Kürt, Arap, Şii, Türkmen bölgelerine ayırdı, bugünkü Irak’ın sınırlarını elleriyle çizdi. 1924’te Türkiye’yle İngiltere arasında imzalanan Irak sınırı, onun eseriydi. Bi de kral buldu… John Philby’nin kankası Şerif Hüseyin’in oğlu, kukla Faysal’ı Irak tahtına oturttu.
*
Araplar ona “Çöl Kraliçesi” diyordu. Hiç evlenmedi. Aşıktı aslında… Binbaşı Dick Doghty-Willie’ye… Talihsizliğe bakın ki, binbaşı evliydi. Gizli gizli mektuplaşıyorlar, buluşuyorlar ama, binbaşı eşinden boşanmıyor, Gertrude bunalıma giriyordu. Sorunu biz çözdük… Binbaşı’yı Çanakkale’de vurduk, herif öldü, aile faciası yaşanmasına gerek kalmadı!
*
Kim bilir, belki de Gertrude’un Türk nefreti böyle başlamıştı… Sevgilisi ölünce, kendini Kahire’ye attı, İngiliz gizli servisinin Arap Bürosu’na katılıp, yukarda anlattığım işleri halletmek için Irak’a geçti. Önce bizim kuyumuzu kazdı, sonra kendi başını yedi, 1926’da aşırı dozda uyku hapı alarak, intihar etti. Bağdat’a gömüldü.
*
Kendini öldürmeden önce, gene arkeolog ayaklarıyla, defalarca Anadolu’ya geldi. Kadın konusundaki zafiyetimizi biliyordu, kullandı, kapıları ardına kadar açtırdı, yetmedi, yanına rehber bile verdik… Ki, istediği gibi kurcalasın, cirit atsın memlekette!
*
Hakkını verdi, dört döndü…
Ne Diyarbakır bıraktı, ne Kayseri, ne Adana, ne Kapadokya… Kürt köylerinin, Hıristiyan köylerinin listesini çıkardı, hangi aşiret devletten yanadır, hangi aşiret hainliğe müsaittir, şeceresini çıkardı. Nereler kuytudur, nerelerden nerelere geçilir, haritaladı. Mesela bi mektubunda aynen şöyle anlatıyordu: “Zaho kampında konakladım…”
*
Bilmiyorum, bi yerden hatırlıyor musunuz, bu Zaho kampını!
*
Cudi’ye çıktı… Hatıralarında “Müslümanlar, Nuh’un gemisinin sular çekildikten sonra Ararat Dağı’nda değil de, Cudi Dağı’nda oturduğunu düşünüyor. Cudi’ye yaptığım hac ziyaretinden ve gördüklerimden sonra, ben de artık aynı düşüncedeyim” diye yazdı.
*
Antakya’ya da gitti…
Camilerin fotoğrafını çekiyorum, kiliseleri geziyorum filan dümeniyle, ahalinin etnik kökenini raporladı.
*
Diyeceksiniz ki, güzel güzel Cudi’ye kadar gelmiştin, niye zart diye Antakya’ya geçtin? Çünkü, seneler sonra güzel bi kadın daha geldi, insaniyet namına, Antakya’ya…
*
Angelina!
*
Ve, ağzımızın suyu akarak karşıladığımız o iyiniyet elçisi Angelina, yeni bi başrol için, İngiliz yönetmen Ridley Scott’la el sıkıştı… Senaryosu kanımızla yazılmış “Çöl Kraliçesi Gertrude Bell”i canlandıracak.
*
Hayırlısıyla çıksın Cudi’ye, çeksin filmini Angelina… Popcorn yiyerek öğreniriz, neler oluyor oralarda!

Paranoyak Fare
30-03-2012, 02:55
Pantolon uymadı gömlek verelim

Seneler evvel…
“Şok” diye bi program vardı.
*
“Playboy yıldızı Anna Nicole Smith, haftada bir gün sırf zevk için Edirne Genelevi’nde ücretsiz hizmette bulunuyor sayın seyirciler” diye haber yaptılar. Kapıda kuyruk oldu iyi mi!
*
Halbuki… Özel televizyon furyasıyla başlayan abuk sabuk habercilikle alay ediyorlar, programın başında sonunda, bangır bangır “bu bir şaka programıdır, mizahtır” diye anons yapıyorlardı.
*
Ahaliyi ikna edemediler kardeşim…
Hatta, şaka olduğunu Vali’ye bile inandıramadılar. Edirne Valisi, Anadolu Ajansı aracılığıyla resmi açıklama yaptı: “Öyle bi hanım çalışmamaktadır…”
*
“Çevireceğiniz numaradan önce Alexander Graham Bell’in doğum tarihini tuşlarsanız, telefonla bedavaya görüşebilirsiniz” diye haber yaptılar. O zamanlar Telekom yoktu, PTT’nin santralı kilitlendi. Kimisi “sadece yılı mı tuşlayacağız, gün ve ay’ı da ekleyecek miyiz?” diye soruyordu, kimisi “denedim, olmadı, benim telefon galiba arızalı” diye şikâyet ediyordu. PTT beyanat vermek zorunda kaldı, “kafayı mı yediniz” diyemedi, “külliyen yalandır” dedi.
*
Rahmetli Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde çok gizli bi proceyle uzaya gönderilen, ancak, ödenek yetersizliği nedeniyle maalesef geri getirilemeyen Türk astronotun oğlunu canlı yayına çıkardılar!
*
Millet, iki göz iki çeşme, ağlamaktan
helak oldu zavallı yavrucağın dramına…
Yardım kampanyaları başlatıldı.
Şok programını arayıp, illa hesap numarası yayınlanmasını istediler.
*
“Aynaya saç spreyi sıkın, televizyonu aynadan seyredin, böylece Cine5’in şifresi kırılıyor” dediler. “Çiçek gösterdiğimizde, 10 santim yaklaşın, çiçek kokusu duyacaksınız” dediler.
*
“Klozetten çıkıp, popo ısıran yaratık” haberi yaptılar. Günlerce
lazımlık kullanan oldu. “Limuzin’le dolaşan dilenci” haberi yaptılar. Sokaklarda dilenciler yumruklandı.
*
Kırık bi radyonun parçasını gösterdiler, “sigara paketlerinin ambalajındaki parlak kâğıtlarda gümüş var, İtalya’da icat edilen bu cihazla ayrıştırabilirsiniz” deyip, tüplü müplü deney yaptılar. Uyanık girişimcinin biri, malı mülkü sattı, belediyenin çöp ihalesini aldı, adı geçen İtalyan firmasını aradı, böyle bi İtalyan firması olmadığını öğrenince, tabancayla programın setini bastı.
*
167 hafta yayınlandı.
*
Tekrarlarıyla beraber 700 bölüm…
Üç üniversitede tez konusu, CNN International’da haber yapıldı. Zor oldu ama, 167 hafta sonra nihayet şaka olduğu anlaşıldı, izlenmesi azaldı, yayından kaldırıldı.
*
Hani, polis sorgusunda “sinagogları
sen mi bombaladın?” diye sorulunca, “şaka yapıyorlar sandım” dedi ya, emekli orgeneral Ergin Saygun…
Nedendir bilmem, aklıma “şok” geldi.
*
Cami bombalama uymadı, sinagog bombalama uygun görüldü demek ki.
*
Neyse, seyredelim az biraz daha…
167 hafta sonra filan öğreniriz gerçeği.

Paranoyak Fare
31-03-2012, 02:43
Öğretmen

Çıkarın kâğıt kalemi.
Sınav yapıcam.
*
Coğrafya: Öğretmenlerin Hanya’yı Konya’yı gördüğü ülke hangisidir?
*
Edebiyat: Failatün failatün failatün
failün şeklinde… Yani, üç vurup bir sayılarak, aruz vezninde dövülen öğretmenlerin fail’i kimdir?
*
Din kültürü: Allah yarattı demeden, Yaradan’a sığınıp sopalandıklarına göre, öğretmenlerin dini nedir?
*
Tarih: Öğretmenlerin resmen haşat edildiği meydan savaşıyla, Mercidabık arasındaki benzerlikleri sıralayın.
*
Matematik: Havuz problemi. Çembere alınıp, etrafları sarılarak, Güven Park’taki havuza atıla atıla kaç öğretmen sığar?
*
Geometri: Kafasına tekme atılan öğretmen yamulup, sekiz olduysa… Neresine tekme atarsan kare olur?
*
Türkçe: Ben böyle memleketin taa…… Cümlesindeki noktalı yerleri doldurunuz.
*
Yabancı dil: Sayın Başbakanımız “bundan böyle hangi dilden anlıyorsanız, o dilden” dediğine göre… Laftan anlamadıkları için ağzı burnu kırılan öğretmenlerimiz, hangi dilden anlar?
*
Kimya: Gözüne biber gazı sıkılan öğretmen, gözüne ne sıkarak acısını hafifletir? (Maaşıyla geçinemediği için pazarda limon satmak zorunda kalan öğretmenler kopya vermesin lütfen.)
*
Biyoloji: Öğretmenin vurduğu yerde gül biterse, polisin vurduğu yerde ne biter?
*
Fizik: Eşşek sudan gelinceye kadar dövülen öğretmen, 100 metreyi yerlerde 10 saniyede sürükleniyorsa… Tazyikli suyla yerlerde sürüklenen öğretmen, aynı mesafeyi kaç saniyede kateder?
*
Beden: Panzer mi hızlıdır, Toma mı?
*
Resim: Dayak yiye yiye suratının “şakülü kayan” öğretmen, Pablo Picasso’nun hangi tablosunu andırır?
*
Müzik: Karakolda ayna var, ayna var, hicaz makamında… Öğretmenim canım benim, canım benim, ne makamındadır?
*
Mantık: Hükümetimizin milli eğitim sloganı “oku, düşün, uygula, neticelendir”ken… Yani, başharfleri “odun”ken… Öğretmenlerimiz niye odun’la değil de, lastik cop’la dövülür?
*
Yurttaşlık bilgisi: Evlatlarımızın geleceği için çırpınan öğretmenlerimizi öldüresiye döverlerken gıkınız çıkmıyorsa…
Siz hangi yurdun yurttaşısınız?

Paranoyak Fare
06-04-2012, 02:44
Ege’menlik kayıtsız şartsız…

Başbakanımız, şike meselesini izah etti. Tüzelkişilere ceza olmaz, kulüplere ceza verilirse “şehirler” cezalandırılmış olur, takımlar düşürülürse, futbol “biter” dedi.
*
Anlatayım ben size, olanı… “Biten”i.
*
2002 sezonunda.
AKP iktidara geldiğinde.
Süperlig’de…
Marmara’nın 6 takımı vardı.
İç Anadolu’nun 2.
Akdeniz’in 1.
Karadeniz’in 2.
Doğu Anadolu’nun 2.
Güneydoğu’nun 2.
Ege’nin 3 takımı vardı.
*
7 bölge, 7’si de vardı.
*
Marmara’dan sonra, en zengin, Ege’ydi.
*
6 bölgede…
AKP hep 1’inci parti oldu.
Ege’de olamadı.
Hep kaybetti.
*
2012 sezonunda.
Süperlig’de…
Marmara’nın 5 takımı var.
İç Anadolu patladı…
5’e yükseldi.
Karadeniz 2’ye katladı.
4 takıma…
Akdeniz 2 takıma çıktı.
Güneydoğu’nun 1 takımı var.
Doğu Anadolu yok.
Ege sadece 1’e indi.
*
Daha doğrusu, inmişti…
Çünkü, Manisa düştü.
Ege kalmadı.
*
2013 sezonunda…
Elazığ geliyor.
Doğu Anadolu yani.
Temsil edilecek.
*
Kasımpaşa’nın, Konya’nın…
Rize’nin, Bolu’nun çıkma ihtimali var.
Marmara, İç Anadolu, Karadeniz.
*
Ege yok.
*
Teee 1959’dan…
Süperlig kurulduğundan beri “Ege şehirleri”nin olmadığı ilk sezon olacak!
*
Çıkarsa “ilçe” çıkacak.
Akhisar.
Tesadüf o ki…
AKP’li belediye iyi mi!
*
Ondansan “var”sın.
Değilsen “biter”sin.
*
Çünkü artık, Metin Oktay’ların Mustafa Denizli’lerin Ali Artuner’lerin Sait Altınordu’ların Gode Cengiz’lerin Adnan Süvari’lerin dönemi değil…Hakan Şükür’lerin ege’menliği.

Paranoyak Fare
06-04-2012, 02:45
Ay’ılana Satürn bayılana Jüpiter

Öğretmenlerimizin ağzı burnu kırılırken… TRT’de “Büyük Takip” isimli program yayınlandı. “Cin”leri takip ediyorlardı. Programın ilahiyatçı konukları, CIA ve Mossad’ın “cin”lerle istihbarat topladığını, hatta, KGB’nin “cin”ler sayesinde denizaltıları takip ettiğini anlattı.
*
Mevzu bi ara, okyanus derinliklerinden uzaya çıktı. Meğer… NASA’da çalışan bi Amerikalı, rahmetli Özal’ın yardımcısına gelmiş, “Sakarya’da tanıdığınız ünlü bi hoca varmış, beni ona götürür müsünüz?” demiş. “Hayrola?” denince de… “Bizim uzayda uydularımız var, bunlar zaman zaman bozuluyor, cin’leri uydu tamirinde kullanabilir miyiz diye soracağım” demiş.
*
E bazı şuursuzlar…
Alay etti tabii.
*
Halbuki.
*
Kapı gibi…
“Astronotların Kurtarılması ve Uzaya Fırlatılmış Araçların Geri Verilmesi Hakkında Kanun”umuz var bizim!
*
TBMM’de kabul edildi.
Resmi Gazete’de yayımlandı.
Altında, hükümetimizin imzası var.
*
Hatta… Başbakanımız bu kanun’u Meclis’e gönderirken “Türkiye’nin uzay faaliyetlerinin hukuki zemine oturtulması için büyük önem taşıyor, gereğini arz ederim” demişti.
*
“Allah Allah? Ne zaman oldu bunlar?” derseniz… Cumhurbaşkanımızın ABD Başkanı’na “biz sizden Boeing alalım, siz de bizi astronot yapın” demesinden az önce… 2004’te.
*
Bilahare…
Astronot kesmedi.
“Ay’da ve Diğer Gök Cisimlerindeki Faaliyetleri Düzenleyen Anlaşma” onaylandı!
*
Bu anlaşmaya göre…
Türkiye Ay’a inebilecek.
Ay’dan fırlatılabilecek.
İsterse…
Satürn’e bile gidecek.
Çünkü, söz konusu anlaşma, Güneş Sistemi’nin güzergâhlarını, gidiş-geliş yollarını ve gökcisimlerinin yörüngelerini de kapsıyor. Zurna değil… Türkiye Cumhuriyeti, gezegenlerde maden arayabilecek. Götürdüğü malzemeyi, geri getirecek, etrafı kirletmeyecek. Kaza olursa, bi başka devletin uzay aracı, bizim uzay aracına zarar verirse, hasarı ödeyecek. Kaskolu yani! Ay’da uzay istasyonu kurabilecek. Masraflar, aracı fırlatan makama ait olacak.
*
(Meraklısına not: 11-06-2011 tarihli 1’inci Mükerrer Resmi Gazete… Karar numarası, 1843.)
*
Altında, Tarım Bakanımızın da imzası var, Orman Bakanımızın da… Ki, bakarsın büyükbaş hayvancılık yaparız Uranüs’te… Ya da ne bileyim, Jüpiter’in orman arazilerini satarız filan.
*
Gülüyorsunuz belki ama… Başbakanımız, Ankara’yı uzay üssü ilan etmedi mi kardeşim?
*
Hadi, uzaydan haberiniz yok diyelim, dünyadan da mı haberiniz yok? Bakın mesela, Türk Hava Kurumu Başkanımız ne dedi… “Sloganımız var, gelin hep beraber uzayda yeni bi Türkiye kuralım. Yola çıktık. Arkamızda hükümetimiz var. En geç 2023’e kadar uzay mekiği yapacağız. Uçacağız, gideceğiz, döneceğiz. 2023’ten önce test uçuşlarına başlayacağız.”
*
Kemerleri bağlayın ahali…
Cümleten hayırlı uçuşlar.

Paranoyak Fare
06-04-2012, 02:45
Doğalgaz’ık

Dünyanın en uzun borusunu döşediler Türkiye’ye… 1200 kilometre. Yekpare. Karadeniz anca o kadar olduğu için, anca o kadar döşeyebilmişlerdi. Pasifik kadar olsaydı, Pasifik kadar döşeyeceklerdi.
*
Çünkü…
Yalvarıyorduk.
İlla döşeyin diye.
*
E baktılar ki, yalvarıyoruz, bu kadar döşeme yetmedi heralde diye düşündüler, bi tane Bulgaristan’dan, bi tane İran’dan döşediler. E baktık ki, fevkalade döşüyorlar, rica ettik, bi tane de Azerbaycan’dan döşettik.
*
Ancak… Memlekete boru döşeme rekorunu elinde bulunduran ANAP, küçük düşünmüş, kuzeyden güneye, diklemesine döşetmişti en uzun boruyu… Sen Türkiye’sin “büyük düşün” diyen AKP ise, enlemesine döşetmeye karar verdi. 2000 kilometre. Yekpare. Taaa doğu’muzdan soktu, batı’mızdan çıkardı. Yeni bi dünya rekoruydu, hakikaten koltuklarımız kabardı.
*
Gerçi, Güneydoğu’dan girip Trakya’dan çıksaydı, yani hafif çapraz döşetseydi,
2200 kilometreye kadar yolu vardı ama, olsun gari, buna da şükürdü. İktidar partimiz, resmi internet sitesinden “bugüne kadar döşenenin iki misli boru döşedik” diye duyurdu. Gururla.
*
Böylece…
Telaşa mahal olmadığı, bugüne kadar döşenenlerin, bundan sonra döşeneceklerin garantisi olduğu, herkese döşemeye yetecek miktarda boru bulunduğu anlaşıldı.
Ahali rahatladı.
*
Sıra gelmişti, şehirlere döşemeye… Değişik uzunluklarda borular ithal edildi. Belediye başkanlarımız “en önce bize döşeyin” diye, devlet büyüklerimiz nezdinde kulis yaptı. Adamını bulan döşetti. “Sana bu sene döşeyemeyeceğiz, seneye döşeriz inşallah” denilenler, prestij kaybına uğradı. Bekle bekle, döşeme yapılmadığını gören seçmenler sinirlendi tabii, “herkese mis gibi döşüyorlar, sana o kadar oy verdik, bize bi
boru döşetemedin” diye.
*
Boru döşenen torpilli şehirlerde bayram havası yaşanıyordu. Rize’de mesela, henüz boru döşenmeyen şehirlere nispet yaparcasına, Cumhuriyet Meydanı’nda, belediye başkanı, rektör ve garnizon komutanı kemençeyle horon tepti. Sakarya’da ise, Gar Meydanı’nda Doğalgaz Etkinlikleri Haftası düzenlendi iyi mi… Sakarya Valisi tesisatçı firmaların stantlarını gezdi, boruları inceledi.
*
Bilahare… İrili ufaklı borular ithal edildi. Şanslı şehirlerden, talihli ilçelere döşendi. Aydın Nazilli’de, döşeme şerefine, mehter takımı eşliğinde, belediye başkanı, kaymakam, başsavcı ve garnizon komutanı tarafından lokma dağıtıldı. Tokat Erbaa’da, döşeme hatırası olarak, Kültür Park’ta tiyatro gösterisi yapılırken… İzmir Tire, pek romantikti, havanın kararması beklendi, ilçe protokolü meşale yaktı.
*
Kuyruk vardı.
Döşe döşe…
Başa çıkamıyorlardı.
Sırf komşu ülkelerin karadan döşemesiyle olacak gibi değildi. Teee Afrika’ya gidildi, Cezayir’den Nijerya’dan denizden getirildi, limanlara boru döşendi.
*
Küçük küçük borular ithal edildi, ballı mahallelere döşendi, minik minik borular ithal edildi, dört ayak üstüne düşen apartmanlara döşendi, pipet pipet borular ithal edildi, kısmetli banyolara döşendi, kılcal kılcal borular ithal edildi, bahtı açık mutfaklara döşendi.
*
Netice itibariyle…
Elalemin borusu döşenmedik yer kaldı mı şekerim? Kalmadı.
*
Aferin.

Paranoyak Fare
07-04-2012, 18:42
Teşvik'iye

Teşvik’iye
2004.
Teşvik paketi açtılar.
“Bunlar öbürlerinden çok fena geri kalmış” dedikleri şehir sayısı kaçtı?
36.
2009.
Teşvik paketi açtılar.
“Bunlar öbürlerinden çok fena geri kalmış” dedikleri şehir sayısı kaçtı?
49.
2012.
Teşvik paketi açtılar.
“Bunlar öbürlerinden geri kalmış” dedikleri şehir sayısı kaç?
81!
Öyle şahane teşvik edildik ki…
Geri kalmayanlar da geri artık.
“Uzay” yatırımları mesela…
5’inci bölge kapsamındaki teşviklerden yararlanacakmış.
Bakıyoruz 5’inci bölgeye…
Erzurum orada.
“5”inci bölgenin baraj göletindeki arızalı elektrik direğini tamir etmek için deniz bisikletiyle gitmek zorunda kalan “5” işçi alabora oldu, saatlerce bağıra bağıra, çırpına çırpına can çekiştiler, kıyıdakiler dövüne dövüne, çaresizce seyretti, hava karardı, biri boğularak, dördü donarak öldü… Güya uzay mekiğine teşvik verilecek ama, kayık yok Erzurum’da, kayık.
6’ncı bölgeyi düşün gari.
Ha şunu diyebilirsiniz tabii…
Hiç mi faydası olmadı?
Elbette oldu.
Teee 1854’te, Başbakanımızın “dedemiz” dediği, Abdülmecit tarafından açılmıştı ilk teşvik paketi.
Netice?
Teşvikiye Camii.
E hazır Teşvikiye’ye kadar gelmişken, rahmetli işçiler için gıyabi cenaze namazı kılalım bari.
- Teşviki nasıl bilirdiniz?
- İyi bilirdik.
- Gömün.

Paranoyak Fare
17-04-2012, 12:23
öncelikle üstad'ın başı sağolsun.. gidişi pek bir suskun olmuştu ama satırları okuyunca dönüşü az biraz muhteşem olmuş gibi. döktürmüş yine..

‘Annemin son duası’

Ben yokken…
Başbakanımız seçim mitinginde “Filyos projesi, Zonguldak’ın çılgın projesidir” demiş, ayrıntı vermemişti. Ayrıntılar netleşti… Filyos köprüsü çöktü, anca 6 ölü buldular, 9 kişi hâlâ kayıp.
11 işçi çadırda yanarak, 5 işçi deniz bisikletiyle boğularak ölmüştü, Elazığ’da 6 işçi konteynerle uçarak öldü. Çadır tutuklandı, deniz bisikleti aranıyor, konteyner gözaltında.
“5” şehit verdik.
E ölenle ölünmüyor tabii… Bi vatandaş İçişleri Bakanımıza, sizi gördüğüme çok sevindim deyince, yapma yahu, nerden bileyim sevindiğini, takla at da göreyim bakiim dedi. Vatandaş, takla atmasam göbek atsam olur mu deyince, çal davulcu dedi, “5” dakka göbek atıldı.
Brunei Sultanı geldi.
Topkapı’yı gezdirdiler.
Tahminim o ki, Kaşıkçı Elması’nı satacak bunlar.
Asrın yolsuzluğu denilen Deniz Feneri iddianamesi tamamlandı, Zahid Akman’a “3 sene” hapis isteniyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi davası başladı, köylüden mandalina satın alıp öğrencilere dağıtan Başkan Aziz Kocaoğlu’na “397 sene” hapis isteniyor!
Annem ağırlaşmıştı. Sağ olsunlar, İzmir’deki hekim arkadaşlarım seferber, elden gelen yapılıyordu. O sırada, Ankara’dan bi telefon: “Profesör Mehmet Haberal’ın selamı var, annenizi Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne aldırmak için özel ekip ve ambulans göndermek istiyor…” Annemin son gülümsemesi buydu.
Son duası da… Profesör Haberal için dua etti. Annem gitti. Peşinden Haberal’ın annesi… Annemin cenazesi nedeniyle Medine teyzenin cenazesine katılamadım ama, anne’min anne’yi orada karşıladığından eminim.
Milli Eğitim Bakanımız “çocuklarımız Arap harfleriyle Türkçe gibi okuyacaklar ama, anlamayacaklar” dedi.
Eğitim diye buna derim ben.
Anlamayıp, bakacaklar…
“Bakan” olacaklar.
12 Eylül, 28 Şubat…
Sıra geldi, 31 Mart ayaklanması vesilesiyle Hareket Ordusu’nu tutuklamaya!
Çevik Bir’i içeri tıkarlarken, Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök, Turgutlu’da ilkokul açılışında Bülent Arınç’a karanfil veriyordu. Kurdeleyi kestikten sonra, VIP dolmuşuyla tur atsalardı dört dörtlük olurdu aslında. Çünkü, ilkokulu yaptıran kişi… Sit alanında villa ayarlayan Spor Bakanı Suat Kılıç’ın VIP dolmuşunu değerinden fazla fiyata Belediye’ye aldığı iddiasıyla hakkında soru önergesi verilen Turgutlu Belediye Başkanı.
Spor Bakanı demişken… Ankaragücü küme düşmüştü, stadının adı 19 Mayıs… Manisaspor küme düşmüştü, stadının adı 19 Mayıs… En son Samsunspor küme düştü, stadının adı 19 Mayıs… “19 Mayıs statlarda kutlanmayacak” diyorlar, inanmıyorsunuz kardeşim!
Başbakanımız, Arabistan’a gitti, Kral’ın çadırında,
Suriye’ye “demokrasi”
çağrısı yaptı iyi mi… Malum, teokratik monarşiyle yönetilen Suudi Arabistan “demokrasinin beşiği”dir.(burası ne kadar da komik olmuş lan :)))

2002’den beri TSK’nın maaş iyileştirilmesi taleplerini reddeden Hükümetimiz, generallere 354’er lira zam yaptı. Hazır, Suriye’yle savaşmak üzereyken, bundan iyisi Şam’da kayısı.
Tarım Bakanı, Güneydoğulu. Sağlık Bakanı, Doğu Anadolulu. Kabine’nin çoğu, Karadenizli. Hal böyleyken, Tarım ve Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle, ilkokul çocuklarına süt dağıtılması için ihale yapıldı. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dan teklif veren bile olmadı! İhale sütsüzlükten iptal oldu. Uruguay’dan süt ithal ederlerse, şaşma.
Türk Standartları Enstitüsü “helal gıda sertifikası” sempozyumu düzenlerken… Bal’dan sonra peynir’in de
sahte olduğu anlaşıldı. Sucuk’tan kaynağı belirsiz
doku ve organ çıktı.
Enerji Bakanımız, Adıyaman’da yüksek
graviteli petrol bulunduğunu açıkladı. Sırf benim saydığım 18’inci bulunuşu filan.
Huysuz Virjin, mirasını Türkan Saylan’ın Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışladı. Böylece, bundan böyle herhangi bi televizyon kanalında program yapamayacağı kesinleşmiş oldu.
Memleketin çok önemli bi meselesi daha çözüldü. Diyanet İşleri Başkan Yardımcımız, hapşıran müminlere “çok yaşa” demektense “Allah rahmet etsin” demenin daha doğru olacağını söyledi.
Velhasılıkelam…
Hoş bulduk.

hoş geldin usta

Blue Ocean
18-04-2012, 02:26
4 4lük yazı olmuş dönüşü muhteşem cinsden.. (: Yakışır üstada...

Paranoyak Fare
18-04-2012, 14:08
Taklamakan

Takla’makan çölünde…
Yal“takla”nma meşhurmuş.
Fış’takla fış’takla…
Kos“takla”nmış padişah.
Memleket takla’makan ya…
Toplayın ahaliyi, beni sevip sevmediklerini kanıtlamak için takla atsınlar, göreyim bakiim demiş.
Ters takla.
Güvercin takla.
Salto atan bile olmuş.
E sıkılmış seyretmekten…
Tar“takla”yın dağılsınlar demiş.
Tar’takla tar’takla…
Çıt yok.
Pa“takla”yın demiş.
Vermişler ahaliye odunu.
Pa’takla pa’takla…
Tepe’takla oluyorlar.
Gık çıkmıyor.
Padişah delirecek…
Ulan demiş, bu ne biçim ahali?
Odunu kalınlaştırın, bi tane de
takla’vatı güçlü ızbandut koyun,
hem pataklasın, hem de…
Uygulama derhal başlamış.
Tık yok iyi mi.
Mutlu mesut…
Pay“takla”ya pay“takla”ya geziyorlar.
Padişah dayanamamış…
Benim bile kanıma dokundu, hâlâ
kılınız kıpırdamıyor, yok mu bi itirazı olan?
Kalabalığın en arkasından biri utana sıkıla elini kaldırmış, “efenim” demiş…
“Mümkünse takla’vatı güçlü arkadaşın sayısını ikiye çıkarın, tek tek uğraşırken kuyruk oluyor da!”
NOT:
Ay başında “Doğalgaz’ık” yazmış, zamlarından şikâyet edilen doğalgazın adeta bayram havasında karşılandığını hatırlatırken, Nazilli örneğini vermiş, “doğalgaz döşeme şerefine, mehter takımı eşliğinde, Belediye Başkanı, Kaymakam, Başsavcı ve Garnizon Komutanı tarafından lokma dağıtıldı” demiştim. Nazilli Başsavcısı sayın Doğan Kaya, söz konusu törene katılmadığını belirterek, cevap ve düzeltme metni gönderdi. Haklı… Aslında yerel kaynaklardan aldığım bilgilerle yazmıştım ama, tekrar dönüp sorunca anlıyorum ki, eşeklik edip, yanlış yazmışım. Kendisinden özür dilerim. Başsavcı katılmadı.
Müftü katıldı.

Paranoyak Fare
19-04-2012, 13:39
Hollanda Aslanı

10 sene önce.
Brüksel’deyim.
Havalimanında.
Pasaport kontrolü…
AB üyesi ülkelerin vatandaşları kendilerine ait kapıdan şakır şakır geçiyor, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları, yani biz, kuyrukta kuzu gibi duruyoruz, suratsız polisin keyfini bekliyoruz.
Önümde biri var.
Ünlü politikacımız.
Yanında monşer kılıklı biri.
Laflıyorlar.
Anlıyorum ki, o monşer kılıklı arkadaş, Brüksel Elçiliğimizde görevli bi memur, politikacıyı uğurlamaya gelmiş, “hattızatında efenim, arzuhürmet” filan diyor, yıkama yağlama yapıyor.
Malum, çenemi tutamam.
Öne eğildim.
Aralarına burnumu soktum.
“Beyefendi, daha ne kadar bu kapılarda sürüneceğiz?” dedim.
O zamanlar yazmıyorum.
Beni tanımıyor.
Gül’ümsedi.
“Çok yakında” dedi.
“Biz iktidara gelince, bu çirkin muameleden kurtulacağız.”
Gül’ümsemedim.
“Umarım” dedim.
“Çok gördük sizin gibi diyenleri, bakalım, bi de sizi görürüz.”
Gene gül’ümsedi.
“Görürsünüz” dedi.
Dün gördüm…
Kraliyet Sarayı’nda.
Gene gül’ümsüyor.
Boynunda şövalye nişanı.
Hollanda Aslanı olmuş.
Hollanda vize istediği için, anca gazeteden gördüm tabii.
İhmal etmeyeyim de Belçika’dan
vize alayım bari… Kraliçe Elizabeth’in şövalyesi oldu, ıskaladık, Kraliçe
Beatrix’in şövalyesi oldu, yetişemedik,
Kral Albert’in şövalyesi olurken,
gider dünya gözüyle görürüm gari.

NOT:
Yağmur yağar, evden çıkmayın.
Sel olur, eve girmeyin.
Kar yağar, okula gitmeyin.
Buzlanır, trafiğe çıkmayın.
Yaz gelir, kolibasili, yüzmeyin.
Sis basar, vapura gelmeyin.
Lodos eser, sobaları yakmayın.
Fırtına çıkar, uçmayın.
İyi güzel de, hangi mevsime göre
yaptınız bu şehri birader?

-----------------------------------------------------------------------

gül'ümseyerek takıyorlar.

Paranoyak Fare
21-04-2012, 02:40
Doktor

1980…
Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyesi Sinan Suner, Sovyetler’in Afganistan’ı işgalini protesto etmek için Ankara’nın Yukarı Ayrancı semtinde afişleme yapıyordu. Sağlık Bakanı Cengiz Gökçek’in koruması Süleyman Ezendemir oradan geçiyordu, çekti tabancasını, ateş etti, ODTÜ öğrencisi Sinan’ı öldürdü.
Gaziantep mebusu Cengiz Gökçek, hukukçuydu aslında, avukattı ama… Demirel, Erbakan, Türkeş hükümetinin koalisyon dengeleri gereği, Sağlık Bakanı yapılmıştı. Sinan’ı öldüren Süleyman Ezendemir, yargılanmayı bırak, gözaltına bile alınmadı, hatta, sonradan terfi etti.
Ertesi gün…
Sinan’ın öldürüldüğü yerde protesto gösterisi yapıldı. Polis geri durdu, gençlerin üstüne askerleri sürdüler. Arbede çıktı. Tek el silah sesi, drannn! Piyade er Zekeriya Önge düştü. Sırtından saplanan mermi, kalbini delmişti. 1979’a 2 tertip, Giresun doğumlu Zekeriya, henüz 20 yaşında… Kardeşin kardeşe kırdırıldığı “düşmansız savaş”ın şehidi olmuştu.
24 genci gözaltına aldılar.
Biri, Erdal Eren’di. Kadere bak… Şehit asker Zekeriya gibi, Giresunluydu. Henüz 17 yaşında, Ankara Yapı Meslek Lisesi öğrencisiydi. Tutuklandı. Jet hızıyla yargılandı. Bir ay içinde idama mahkûm edildi, utanç müzesi
olan Ulucanlar’da asıldı.
Aslında, hem tıp, hem hukuk cinayeti işlenmişti. Adli Tıp raporu bilimsellikten uzaktı. “Kemik röntgenine baktık, yaşı 18’den büyük” dediler. Uzmanlar itiraz etti, nafile, astılar.
Üstelik…
Hadisenin yaşandığı sokakta oturan ve mahkemede ifadelerine başvurulmayan, biri kuaför iki “görgü tanığı” vatandaş, seneler sonra televizyon programında açık açık anlattı. Erdal’ın elinde tabanca vardı ama, sokağın öbür ucunda ve askerleri karşıdan, cepheden gören bir yerdeydi. Şehit Zekeriya ise, sırtından ve yakından vurulmuştu. Fizik kuralları açısından Erdal’ın Zekeriya’yı vurmuş olması imkansızdı. Balistik ve otopsi, laga lugaya getirildi. Muhtemelen, arbedenin paniğiyle tetiğe dokunan bir asker arkadaşı tarafından yanlışlıkla vurulmuştu.
Kanıt mı?
Seneler geçti, internet icat oldu, Giresun Valiliği resmi internet sitesi kurdu. “Şehitlerimiz” bölümünde Zekeriya Önge’nin “silah kazası sonucu” öldüğü duyuruldu! Erdal’ın avukatları bunu öğrendi, “işte kanıt” diye basına açıklama yaptı. Skandal ortaya çıkınca, önce “teröristlerle çatışma” diye değiştirildi, sonra “iç güvenlik çatışması” diye değiştirildi. Gazeteler meseleyi deşmeye başlayınca, Giresun Valiliği Basın Halkla İlişkiler Müdürlüğü yazılı açıklama yaptı: Şahadet nedeni “sehven” silah kazası olarak yazılmıştır.
Sehven’di yani!

Oysa, sehven mehven değildi… Erdal’ın idam kararını iki kez bozan Yargıtay emekli hakimi Albay Ahmet Turan, 28 sene sonra konuştu: “Erdal’ın Zekeriya’yı öldürdüğüne dair vicdani kanaatim yoktu. İdam kararını bozduk, sıkıyönetim mahkemesine geri gönderdik, tekrar idama mahkum ettiler, tekrar bozduk, tekrar idama mahkum ettiler, onamadık, dosya Daireler Kurulu’na gitti, onadılar. Zekeriya’dan çıkan mermi çekirdeği ile Erdal’ın tabancasının mermileri mukayese edilmedi. Erdal’ın yaşı 18 değildi. Çocuk her duruşmada ‘ölümüne sebep olmuşsam, bundan büyük üzüntü duyuyorum’ dedi, hafifletici sebep dikkate alınmadı. Haksız yere idam edildi. Yaş haddime 8 sene vardı, erken emeklilik istedim. Emirle hakimlik olmaz. Atatürk’ün okullarında yetişmiş bir hukukçu olarak, kabul edemezdim.”

Erdal’ın idamdan önceki “son bakış”ını Savaş Ay fotoğrafladı. Emin Çölaşan’la birlikte Erdal’ın hücresine giren Savaş ağabey, o anları şöyle anlattı: “Hücrenin kapısını açtılar, Erdal arkasını bize dönmüş, yüzü duvara doğruydu. Yanımızdaki komutan ‘Erdal yüzümüze bakabilirsin’ dedi. Bunu üç kere söyledi. Talimatlar böyleymiş. Yarın asılacak çocukla, yüz yüzeydik. Kahramanmaraş, Çorum, hatta, Afrika’da kabile savaşları bile gördüm, böyle bi tablo görmemiştim. ‘Beni bitki haline getirmek istiyorlar, ailemle görüştürmüyorlar, savunmamı almadılar, yaşımı büyüttüler, ibreti alem için asacaklar ama, korkmuyorum’ dedi. Gazeteye gittim. Odama kapanıp ağladım. Emin Çölaşan’ın ‘Önce İnsanım, Sonra Gazeteci’ kitabının adı, oradan çıkmadır.”
Romanını yazdılar Erdal’ın, dizi film yaptılar, adına besteler yaptılar. Bir tanesi, müziği bıraktığını açıklayan Teoman’ındı.
“İki Çocuk”tu şarkının adı!
Kalpte kurşun, ilmek boyunda, iki çocuk ölüm karşısında… Hep çocuk kalacaklar, büyümeden birer tabutta… Ama, yaşıyorlar, gülüyorlar, annelerinin rüyalarında.
Çünkü…
Hem idam edilen Erdal’la, hem şehit edilen Zekeriya’yla “akraba”ydı Teoman!
Şöyle anlattı, talihsiz çocuklarımızın “kan bağı”nı… “Erdal, akrabamdı. Garip bir rastlantı sonucu, sadece suç unsuru olarak bahsedilmesine içerlediğim Zekeriya’nın da akrabamız olduğunu öğrendim. İki Çocuk’u yazdım. Zekeriya ile Erdal, akrabaydı.”
Offf, of.
2012…
Güya 12 Eylül’ü yargıladığımız ve Afganistan’ı işgal edenlere “koruma” hizmeti verdiğimiz şu günlerde… Koruması yüzünden, katmerli dramın taaa en başında adı geçen “Avukat Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi”nde, koruma skandalı nedeniyle, günahsız bi doktoru öldürdüler.
“Hap” gibi anayasa yapılan ülkenin, hukukçu sağlık bakanının adını taşıyan hastanesinde, hukuksuzluktan tıp şehidi.
Hatırlayın, bi kaç sene evvel Profesör Göksel Kalaycı’yı öldürmüştü bi hasta yakını, bütün gazetelerde manşet olmuştu… Şimdi, Doktor Ersin Arslan’ı öldürdüler, anca üçüncü sayfaya haber olabildi. Rutin maalesef… Kurşunluyorlar, bıçaklıyorlar, yumrukluyorlar, sıradanlaştı.

Oysa…
Sırf doktor cinayeti değildir bu. Kardeşi kardeşe kırdırmaktan ders almayan Türkiye’nin, fazladan iki oy kapabilmek için, eğitimli’yi cahil’e kırdırmasıdır. Bilmeyen’i bilen’e, okumayan’ı okuyan’a düşman etmesinin… Ve suç işleyen cahil’i korumasının sonucudur.
Kanıt mı?
Katil, 17 yaşında.
Erdal’ı asmışlardı.
Bunun adını bile kodluyoruz…
Ki, aman diim çocuktur.

sumuklubocek
21-04-2012, 03:38
Benim bildiğim Yozdil milliyetçinin önde gideni hatta biraz birazda ırkçı biridir...

Bknz: 2 İngiliz taraftarının ölürüşündeki star manşeti...

Ne zaman solcu oldu acep?

Paranoyak Fare
21-04-2012, 11:33
ne zaman mı oldu?... taaa ki vakti zamanında dindar olupta şimdilerde liboş olanlar gibi olmasın sakın.. ama nihayetinde bir haksızlığı dile getirmiş. ama senin beyin kıvrımların bunu kavrayamıyor olmalı ki yine bir yerlerde hakaret/küfür etmiş olmalısın ki banlamışlar...

hadi annem başka kapıya. naaşşş....

----------------------------------------------------------------------------

İyi uykular sayın seyirciler

Uğur Dündar ekranlardan uzaklaştırıldıktan sonra “televizyon haberlerinde ne anlatıyorlar?” diye kamuoyu araştırması yapılsa, herhalde şu sonuç çıkardı:

“İyi uykular sayın seyirciler…”

Değerli ağabeyim Uğur Dündar’ın yeni kitabı dün itibariyle piyasaya çıktı:
İyi Uykular Sayın Seyirciler…
Çünkü, öküz gibi önüne bakarak değil, göz ucuyla dikiz aynasına bakarak otomobil sürmektir gazetecilik. Bu kitap da öyle. Yarın’a sağ salim ulaşabilmek
için dün’ü hatırlatan bi yolculuk.
Kendi ailesini riske atarak, bizim çocuklarımız için hayatını ortaya koyan Uğur Dündar tarafından, bir çocuğa, sevgili arkadaşım Nedim Şener’in kızı Vecide Defne’ye ithaf edildi.
Duru, net, dobra dobra…
Ekranlardan neden ve nasıl uzaklaştırıldığını, isim isim açıklıyor.
İlk imza günü?
“Uyumayan şehir”de!
Bugün, saat 14-17 arası.
İzmir Kitap Fuarı’nda.
Ama önce… Saat 11’de Eşrefpaşa Aziziye Mahallesi’nde olacak. “Uğur Dündar Onurlu Yaşam Parkı”nın açılışını yapacak. Malum, kendisi Vefa Liseli’dir ama, benim canım İzmir’im komple vefa üniversitesi mezunudur.
50’den fazla semt istiyordu, Türkiye’nin en genç muhtarı olan Aziziye Mahallesi Muhtarı İbrahim Pamuk atik davrandı, mahalleden imzaları topladı, Konak Belediyesi’ne başvurdu, Başkan Hakan Tartan derhal işleme koydu, Belediye Meclisi kararıyla resmen onaylandı.
Devşirilmiş yerel basında çıt yok ama… Facebook, twitter ve cep telefonu mesajlaşmalarından anladığım kadarıyla, miting gibi açılacak olan “Uğur Dündar Onurlu Yaşam Parkı”nda, palmiye, çam, meyve ağaçları, rengârenk çiçekler, çocuk oyun alanı ve elbette banklar var.
Dolayısıyla, artık hiç kimse,
yatacak yeriniz yok diyemez bize…
Gider parkta yatarız.

----------------------------------------------------------------------------

hani parkta da yatmadık değiliz. biliriz ve yine olsa yine yatarız...

Paranoyak Fare
22-04-2012, 20:46
Kız’ma birader

Kız’ma birader
Saçı uzun, aklı kısa

Eksik etek
Kızını dövmeyen, dizini döver
Avrat malı, kapı mandalı
Kız kocaya, oğlan hocaya
Elinin hamuruyla…
Netice?
YGS sonuçları açıklandı.
Kızlar erkeklerden başarılı.
Geçen sene de öyleydi.
Önceki sene de.
Hep öyle.
Dünyada da böyle.
“Kız”ların doğuştan avantajlı olduğunu kanıtlamak için, adeta poposunu yırttı
bazı “erkek” bilim adamları… Beyin’lerinin ağırlığını tartan da oldu, nöron kablolarının kalınlığını ölçen de… Ne fizyolojik bi sebep bulabildiler, ne biyolojik, ne nörolojik ne de psikolojik.
Cevabı “kadın” sosyologlar buldu. Sosyo-kültürel kalıplar… Eğitimde fırsat eşitliği sağlarsan, kadın erkeği geçiyor.
Hepsi bu.
Karnından sıpayı, sırtından sopayı
eksik etmeyeceksin ki, geçmesin.
Dolayısıyla…
Onore ediyormuş ayaklarıyla “her başarılı erkeğin arkasında bir
kadın vardır” lafı, hikâyedir.
Lafın doğrusu…
Her başarısız kadının önünde takoz
gibi bi erkek vardır.

*****************************************
kadın-erkek eşitliği diyip diyip kadınlar üzerinden prim yapmaya çalışıp siyasi çıkar sağlamaya çalışan hödüklere gelsin bu yazı...

Paranoyak Fare
24-04-2012, 12:06
Necdet bey…

Orgeneral Necdet Özel’e iletilmesi ricasıyla, Genelkurmay Başkanlığı, Çankaya, Ankara.
Necdet bey…
Bu sene mesela, kaç subay hapse girdi?
Biliyoruz.
Adalet Bakanlığı gün gün, isim isim açıklıyor.
Ülkeye kaç dolar girdi?
Cent cent…
Merkez Bankası duyuruyor.
Memlekete kaç turist girdi?
Sor, Turizm Bakanlığı’na…
Söylesin.
İstatistiği tutuluyor.
Kaç kişi işe girdi?
Kaç kişi ev taksitine girdi?
Kaç kişi üniversiteye girdi?
Kaç kişi sinemaya girdi?
Kaç kişi maça girdi?
Hepsini biliyoruz.
Kümese kaç tavuk girdi?
Ağıla kaç koyun girdi?
Ahıra kaç eşek girdi?
Tek tek sayılıyor.
Kaç kişi gerdeğe girdi?
Onu bile biliyoruz.
Tüik’in sitesinde yazıyor.
23 Nisan…
Anıtkabir’e kaç kişi girdi?
Bilmiyoruz!
Niye bilmiyoruz kardeşim?
Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesindeki “Anıtkabir ziyaretçi sayısı”nı neden kaldırdınız?
Anıtkabir’e giren yurttaş sayısı, Türkiye’ye giren angus sayısından önemsiz midir?
Emir mi aldınız?
Sizin emriniz mi?
Bilmek istiyoruz.
(Konuyla ilgili olarak Milli Savunma Bakanı’na soru önergesi verildi. Lütfedilip cevap verilmedi. Gerçeği öğrenebilmek için senelerce WikiLeaks belgelerinin açıklanmasını mı bekleyeceğiz?)
En son gittiğinizde, Anıtkabir Özel Defteri’ne “Atatürkçü düşünce sisteminin ışığı altında, bize verilen bütün görevleri yerine getirmeye hazırız” yazmıştınız.
Anıtkabir kanunen size bağlı… Görevinizi yerine getirin.
Atatürkçülüğü saymak…
Sizin işiniz.
Sayın Necdet bey…
Sayın.
Sevgilerimle olmasa da…
Say’gılarımla.
Yılmaz

Paranoyak Fare
25-04-2012, 13:20
Mustafa Kemal camiyi ahır yaptı, öyle mi?

Başbakan açıkladı:
“Camiyi ahır yaptılar.”

Nerede?
İzmir Seferihisar’da.
Ne zaman?
1936’da.
Atatürk zamanında mı?
Atatürk zamanında.
Kanıt?
Belge gösterdi.
20 Nisan 1936 tarihli.
Cumhuriyet gazetesi.
“Bu ne insafsızlık, Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış” başlıklı haberin kupürü.
O caminin bulunduğu köyün ismi, Düzce… Küçücük, yemyeşil, şirin bi köydür. Eski adı, Hereke’ydi. Heraklia antik kentinin üzerine kurulduğu rivayet edilir, ismi ordan gelirdi. Osmanlı döneminde nüfusunun yüzde 60’ı 70’i Rum’du. İşgal sırasında neredeyse hiç Türk kalmadı. Sene 1922, hoş gelişler ola, Yunan denize döküldü, Seferihisar kurtuldu. Ufak ufak göç ettik, yeniden yerleşmeye başladık. Harabeydi. Galiba 60’lı yıllarda, adını Düzce yaptık. Sit alanıdır.
Şimdiiii… Gelelim belgeye.
20 Nisan 1936 tarihli, Cumhuriyet gazetesinde “Bu ne insafsızlık, Seferihisar’da tarihi cami ahır yapılmış” başlıklı haber var mı?
Var.
Peki haberin içinde ne yazıyor?
Şu yazıyor…
“Seferihisar’ın Hereke Köyü’nde bir cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Müze müdürü, tahkikat yapmıştır. Verdiği malumata göre, kütüphane ve medresesi vardır. Kütüphanesinden eser kalmamıştır. Evren oğullarından Kasım tarafından inşa ettirilmiştir. Üstündeki Arapça yazıya göre, 641 yıllık olduğu anlaşılmıştır. Osmanlı-Türk stilindedir. Tahribata rağmen, geriye kalan kısmı muhafaza edilirse, kıymettir.”
Yani?
Camiyi ahır haline getiren, CHP değil, işgal sırasındaki vandallıktı. Türk nüfusun seneler süren yokluğunda, caminin insafsızca ahır haline getirildiğini tespit eden ve bu bilgiyi Cumhuriyet gazetesine veren, bizzat, CHP’nin İzmir Müze Müdürü’ydü.
(Antik bölge olduğu için, Müze Müdürü tarafından tespit edildi… Cami ibadete açık olsaydı, 1936’da ahır yapılsaydı, teee 1924’te kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tespit edilirdi. Diyanet’in haberi bile yoktu, çünkü, senelerdir cami olarak kullanılmıyordu, ibadete kapalıydı. O nedenle, arkeolojik sayım yapan Müze Müdürü tarafından bulundu.)
(Kaldı ki, İzmir’de camiyi ahır yaptılar dedikleri dönemde… Diyanet İşleri Başkanı olan, Börekçizade Mehmet Rifat Efendi “İzmir paye-i mücerridi” unvanını taşıyordu.)
Bu sonuca nereden varıyorsun derseniz… 1936’da CHP tarafından ahır haline getirildiği iddia edilen o köydeki camiyi, 1936’da, bizzat CHP cami yaptı da, oradan varıyorum!
Kasım Çelebi Camii…
Metruk halde bulundu. Sadece antik ören yerlerinden araklanarak monte edilen sütun duvarı ayaktaydı. Revakları temizlendi. Minaresi onarıldı. İbadete açıldı. İnanmayan, zahmet edip Düzce Köyü’ne gitsin namaz kılsın, öyküsünü ahaliye sorsun.
Üstelik.
Kupürün başlığını gösterip, içinde ne yazdığını anlatmayan iktidarlar, Menderes’ten Demirel’den beri “İzmir’de tarihi camiyi ahır yaptılar” sakızını çiğniyor ama…
İzmir Seferihisar’daki o tarihi caminin tarihi medresesini yeniden açmak da CHP’ye nasip oluyor!
Seçimi ezici üstünlükle kazanan CHP’li Belediye Başkanı Tunç Soyer, CHP tarafından ibadete açılmasına rağmen, CHP tarafından ahır yaptırıldı denilen Kasım Çelebi Camii’nin medresesini restore ettiriyor. Proje hazırlandı, Anıtlar Kurulu’na sunuldu, kabul edildi, kaynak tahsis edilmesi için İl Özel İdaresi’ne başvuruldu, bugün yarın inşaatına başlanacak.

Dolayısıyla…
Söz konusu kupürün sadece “bu ne insafsızlık” tarafı doğrudur.
Mustafa Kemal Atatürk’ü camiyi ahır yaptıran kişi olarak göstermek…
Hakikaten insafsızlıktır.

****************************************

birde biz dini siyasete alet etmiyoruz demezler mi lan ne tilt oluyorum bir bilseniz :/
alayı fason bunların.

kebapman
25-04-2012, 17:08
erdoğan kendisi de biliyor bunları ama halkın hassas noktaları olduğu için salak yerine koyuyor milleti.
benim bildiğim tarih dönemin şartlarına göre yargılanır ama basbakanın ağzında buğday bulgur edebiyatıdır gidiyor ama cumhuriyet devrimi yapanları öcü göztermek.

çok tehlikelisin tayyip çok :)

Paranoyak Fare
26-04-2012, 12:41
Cami icra’atı

Umre’de deve idrarı içen vatandaşlarımız, hastanelik oldu…
2012’de hastalıklara iyi geliyor hurafesiyle deve idrarı içenlerin, 1936’da camilerin ahır yapıldığına inanması gayet normaldir.
Oysa… Tarihçi veya ilahiyatçı olmaya gerek yok, internete gir, oku.
Kahramanmaraş’ta hayırsever işadamı tarafından yaptırılan “cami…” Aynı hayırsever işadamının borcu yüzünden haczedildi, İcra İflas Müdürlüğü tarafından açık arttırma usulüyle satışa çıkarıldı.
“Kuran kursu” binasıyla birlikte İcra’dan satılan “cami”nin ilanında, merkezi yerde, her türlü belediye hizmetinden yararlanabilir, altyapısı tamam, zemini inşaat yapmaya müsait yazıyor.
Muharrem İnce, TBMM kürsüsüne çıktı, fotoğraflarını gösterdi, TBMM tivi sansürledi. Malatya Belediyesi, Hollandalı firmaya arazi sattı. Hollandalı firma, arazi üzerindeki “cami”yi dozerlerle yıktı.
Rize’de, Adıyaman’da, Giresun’da, Zonguldak’ta, Niğde’de borç yüzünden “cami”lerin elektriği kesildi. Merkezi sistem hoparlörleri çalışmadığı için, müezzinler avluya çıkıp ezan okudu.
Edirne’de 3-5 değil, 35 “cami”nin ısınma amaçlı elektriği kesildi. Elektrik idaresi, aydınlanma ve ısınma için iki ayrı sayaç var, aydınlanmayı ödediler, ısınmayı ödemediler, aydınlanmada sorun yok dedi.
“İnanç” turizmi çerçevesinde, Eskişehir’deki Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nde güya restorasyon yapıldı, “türbe”ye Amerikan mutfak konuldu iyi mi… Üstelik, müteahhit faturayı ödemediği için, Amerikan mutfak konulan türbenin elektriği kesildi.
Maliye Bakanlığı, belediyenin SSK borcu nedeniyle Bergama Ayaskent “mezarlık”ına haciz koydu. Ayaskent Belediyesi derhal karşı atağa geçti, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan “cami” için 10 senelik kira istedi.
Akçakoca İcra Müdürlüğü, haczedilen “mezarlık”ı açık arttırmayla satışa çıkardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı, icradan mal edinmek caizdir fetvası verdi, satışlar patladı.
Ankara İcra Müdürlüğü, haczedilen “mezar taşı” ve “tabut”ları Adliye Mezat Salonu’nda açık arttırmayla satışa sundu. Mezar taşı, seyyar… Herhangi bi mezarlıkta kullanılabilir nitelikte olduğu belirtildi. KDV alıcıya ait olacak.
KDV demişken…
Havyar’ın kadevesiyle “kefen bezi”nin kadevesi aynı.
Kutsal topraklara gitmek için havalimanına gelen “hacı” adayı Cemil Meydan’ın pasaportuna el konuldu. İhram kıyafeti ve terliklerle Halkalı Vergi Dairesi’ne giden hacı adayına, hacca gidenler herkesle helalleşir, sen Maliye’yle helalleşmeden nereye gidiyorsun denildi. Ancak, yanlış işlem yapıldığı, borcu olmadığı belirlendi. Helalleşildi.

Kars’tan Ardahan’a cenaze taşırken, jandarmanın trafik kontrolünde haciz yakalamalı olduğu anlaşılan “cenaze arabası” bağlanarak, yediemin’in otoparkına çekildi.

Afyon Defterdarlığı, bi kamyon satışı sebebiyle “ölü”ye haciz gönderdi. “Rahmetli”nin oğlu, babam taaa 22 sene önce vefat etti, evrakları nereden bulayım dedi.
Ve dün…
“Türbe”ye haciz geldi!
Utanmadan “senin bu yaptığını Çorumlular yapmaz” derler ama, Çorumlulara bunu da yaptılar.
Yörüklü Belediyesi vergi borcunu “yatır”madığı için, Ergülü Baba “Yatır”ına haciz koydular.

zekiçen
26-04-2012, 22:47
#1027'de yine çok güzel vermiş ayarı Yılmaz Özdil.

Blue Ocean
27-04-2012, 02:03
Ak parti birşey diyorsa %99 yalan %1 doğrudur bunun açılımı da Allah bir dediğine inanın başka hiçbir dediğine inanmayın... (;

Paranoyak Fare
27-04-2012, 12:29
Kuki

Cadı avı başladı…
“Şu 28 Şubatçı, bu 28 Şubatçı” filan denilerek, tutuklanması istenen gazetecilerin listesi yayınlanıyor. Oysa, basın camiasından “28 Şubatçı” olduğunu bildiğimiz sadece bi isim var.
Kuki.
Mehmet Barlas’ın şempanzesi.
28 Şubat sürecinin en şöhretli basın kahramanıydı… Altı aylıkken Afrika’dan kaçırılarak Türkiye’ye getirilmiş, bir aileye satılmış, o aile bakamayınca, Mehmet Barlas sahip çıkmış, evine almıştı. Gazetelere haber olmadığı gün yoktu. Televizyon programlarına bile çıktı.
Mehmet Barlas, köşesinde sık sık Kuki’den bahsediyor, yemek yerken
çatal kullandığını, ağzını peçeteyle
sildiğini, kola’yı bardağa koyup içtiğini, dişini fırçaladığını yazıyordu. Hatta, evin köpeği Gofret’i kuyruğundan tutup, kucağına alarak okşadığını, tanıdığı insanların boynuna sarılıp, öptüğünü, yaralı birini gördüğü zaman, yarayı üfleyerek acıyı dindirmeye çalıştığını,
30 kilo olmasına rağmen, 120 kiloluk halteri kaldırabildiğini anlatıyordu.
Maceraları efsane haline gelmişti.
Canan Barlas’ın Kuki’yi yürüyüşe çıkardığı, lunapark’a götürdüğü, oturdukları sitede salıncağa bindirdiği iddia ediliyor… “İşte Kuki’nin çok özel görüntüleri” diye, uzaktan çekilmiş paparazzi fotoğrafları yayınlanıyordu.
Bazı gazeteciler, Kuki’nin köşe yazarı yapılmasını öneriyor… Mehmet Barlas ise, cevaben, Kuki’yle karşılıklı röportaj yapıyor, bırak köşe yazmayı, genel yayın yönetmeni olabileceğini söylüyordu.
Röportaj şöyleydi.
- Sayın maymun… Bir gazeteye yönetici olsaydınız, ne gibi projelerinizi hayata geçirirdiniz?
- Gazetenin tirajı artmayınca, bakkallarda, marketlerde bedava dağıttırırdım. Sonra da bu bedava
dağıtılan gazeteleri tiraj rakamına
ekleyip, reklam isterdim.
(İnsanları taklit eden sayın Kuki’nin ne kadar vizyoner bi gazeteci olduğunu görüyoruz… Aynen taklit ediyorlar.)
Peki, 28 Şubatçı olduğunu nerden çıkardın derseniz… Mehmet Barlas’ın köşesinden çıkardım. 12 Eylül döneminde darbecileri evinde ağırladığı hatırlatılınca, tencere dibin kara misali, aynen şu cümleleri yazmıştı: “Kaç kere anlatacağız olayın içyüzünü… Bizim şempanze Kuki, 28 Şubatçı.”
(Sonra… Kuki büyüdü, evde bakımı güçleşti, doğal ortamlarında yaşama imkânı sağlayan Londra’daki Monkeyworld’e gönderildi. Böylece,
Türk basınındaki Kuki haberleri kesildi.)

Demem o ki…
Birbirlerinin fikirlerini beğenmeyen, taban tabana zıt gazeteciler, en sert eleştirileri bile, başta Mehmet Barlas, “zekâ” ve “espri”yle yapıyordu. Can yakıcı meseleler, kahkahaya dönüşüyordu.
E bakıyoruz bugün.
Linç çığlıkları manşet.
Onu mahvet.
Bunu yok et.
Kuki bunlardan iyi gazeteciydi.
Huh hu hu diye konuşuyordu ama…
En azından “hu-kuki”ydi.

************************************************** ***

artık anladık sayın başbakan. çık bari deki erkek gibi. 28 şubatta tekerimize daş koyanlardan intikam alıyoruz. geç bu hukuk hak guk işlerini..
ama bak üstüne basa basa diyorum. erkek isen adamsan çıkar söylersin...
sadece kendinize yapılan haksızlıkları yine haksızlara dayanarak sizden sonra gelecek olan iktidarları da bu kısır döngüye sokuyorsunuz..

cCcmR 1903
27-04-2012, 16:07
Ak parti birşey diyorsa %99 yalan %1 doğrudur bunun açılımı da Allah bir dediğine inanın başka hiçbir dediğine inanmayın... (;

yine inandığın birşey varmış o lafıda deseler ateist olurum emenike :)

Paranoyak Fare
02-05-2012, 14:25
1 Mayıs filan

Amerikan heyeti Moskova’da inceleme yapıyor. Sovyet yönetimi var o zamanlar. Fabrika geziyorlar. İçerde binlerce işçi çalışıyor. Otoparkı bomboş. Sadece bi otomobil duruyor. Soruyorlar…
- Kimin bu?
- Müdürün.
- Fabrika kimin?
- İşçilerin.
İki ay sonra Rus heyeti iadeyi ziyarete gidiyor. Benzer büyüklükte fabrika. Otoparkı hınca hınç dolu. Rengarenk, gıcır gıcır otomobiller, iğne atsan yere düşmez.
Soruyorlar…
- Kimin bunlar?
- İşçilerin.
- Fabrika kimin?
- Patronun.
Romantik palavralarla ekonomik gerçeklerin düellosudur bu…
Ruslar çar’ın, biz padişah’ın kuluyken, 1 Mayıs’ın fitilini ateşleyen işçi direnişinin Chicago’da başlamasının sonucudur.
İşçi, sınıf’sa işçidir.
İktidar yandaşı, sağcı sendika olur mu birader? Bizde var. İşçi Partisi’nin genel başkanı, işçi bayramında hapisteyken, Miami’de villası olan sendika başkanı da
var. Almanya’da sendikalı olmayan işçi
yok, burada neredeyse Mercedes’e binmeyen sendika başkanı yok.
E hal böyleyken… Hiç düşündünüz mü mesela, neden, grev yapılan fabrikaların kapısında, eli odunlu grev gözcüleri nöbet tutar? Çünkü, bizim işçi, anca odun zoruyla grev yapar. Arka bahçedeki ağaçlardan duvarı atlayıp, gizlice tornasının başına geçen işçiler bile gördüm ben… “Söke
söke hakkımızı alıcaz” diyen arkadaşın, arkadaşını satması iki saniye sürer.
Bakın, işçi bayramını nerde kutluyoruz?
İşsiz selinin volta attığı Taksim’de…
İddia ediyorum, “bunları işten atıp,
sizi işe alacağız” deseler, polise gerek kalmaz, işsizler girişir işçilere!
Hazindir ama, böyledir. İşçide olmadığı gibi, toplumda da sınıf bilinci olmadığı için, kimsenin derdi kimseyi germez. O nedenle, trenler grev yaptı, ahalimiz makinisti raylarda tekmeledi, yürüsene ulan şerefsiz diye… Doktor eylemine eczacı katılmaz, öğretmen gösterisi velileri ırgalamaz.
Emekliler miting yapsa…
Çocukları bile gelmez.
Çiftçiler güya gövde gösterisi yaptı, anca sürükleye sürükleye getirdikleri inekler vardı.
Üniversite öğrencileri desen, işçiler ölmesin diye yürümeye kalktı, beraber yürüyecek bi tane işçi bulamadı. Halbuki, son 30 sene içinde Marmara depreminden daha fazla işçi öldü bu memlekette…
(Gerçi, Türk-İş’in başkanı Şevket Yılmaz da, Marmara depreminde ölmüştü zaten.)
Buna mukabil…
İsmi lazım değil, bi holdingin siyo’sunu tanıyorum, sol koluna Che Guevara dövmesi yaptırdı. Ve, hiç unutmam, türkü bara gitmiştim, yoldaş ayağına yatan şarkıcı, Nâzım Hikmet’ten, Cem Karaca’dan okuyor, karlı kayın ormanı, kardeşlerrr emekçilerrr filan, hemen arka masamdakiler bağıra bağıra eşlik ediyor, döndüm baktım…
Sanayi odası başkanı!
Bi defasında da, hükümetle papaz
olan TÜSİAD’a destek vermek için miting yapabileceklerini açıklamıştı DİSK.
Murat 124’ün balatası diski değil ha…
Devrimci işçi sendikaları disk’i.

Düşünsenize… Grup Yorum tıngırdatıyor, TÜSİAD üyeleri davulla halay çekiyor, KESK zurna çalıyor, DİSK de slogan atıyor, sermayenin onuuuru iktidaaaarı yenecekkk!
Velhasılıkelam…
Tam yazıyı bağlıyordum ki, kendilerine “Antikapitalist Müslüman Gençler”
adını veren çarşaflı grup, devrimin şanlı yolunda gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartıyla yürümeye başladı.
TOBB da Marks&Spencer sponsorluğunda Marx’a mevlüt
okuttu muydu, tamamdır bu iş.

bizim ülkede baba çiftçi/emekçi ama çocukta ise kapitalist zihniyet; baba son model arabalara biner; fakat çocuğa bir bakmışsınız solcunun en önde gideni..

işte ailede başlayan bu çarpıklığı gidermedikten sonra daha çooook görürüz son model mercedes'e binen sendika başkanı.. ya da sağcı yalaka sendika başkanı

sHakirD
02-05-2012, 18:33
Son yazıya genel olarak katılmakla birlikte şu kısmı Tam yazıyı bağlıyordum ki, kendilerine “Antikapitalist Müslüman Gençler”
adını veren çarşaflı grup, devrimin şanlı yolunda gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartıyla yürümeye başladı.

yalan...

Zira bahsettiği kesim gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra çeşitli dövizler taşımış lakin çoğu ayet ya da hadis yazılı dövizlerdir.

Sözünü ettiği pankartı oraya taksiyle gelen ve grupla ilgisi olmayan tek(il) bir erkek şahıs taşıyordu. Ki o şahsında aslında bu gruba tepki olarak o pankartı hazırladığını düşünüyorum :)

http://www.gazeteport.com.tr/i/n/133585913591593.jpg
http://imggaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages/Foto%20Haber/978/Pankart/D0223432523.JPG

Paranoyak Fare
04-05-2012, 03:10
Tiyatrofsayt

Araya 1 Mayıs girdi…
Bugüne nasip oldu.
Muhsin Ertuğrul
Bedia Muvahhit
Vasfi Rıza Zobu
Hazım Körmükçü
Cahide Sonku
Feridun Karakaya
Şaziye Moral
Avni Dilligil
Suna Pekuysal
Kerem Yılmazer
Savaş Dinçel
İstanbul Belediye Tiyatroları’ndan yetişen efsane kadronun yıldızları.

Marcin Kus
Samuel Tobias Holmen
Kenan Hasagiç
Francisco Lima da Silva
Kamil Zayette
Marcus Vinicius Cesairo
Edin Visca
Pierre Webo
Brito da Silva
Bunlar da, İstanbul Büyükşehir Belediyespor kadrosunun bazıları.
Belediye eliyle tiyatro olmazsa, belediye eliyle futbol niye oluyor?
Var mı Paris Belediyespor?
Londra Belediyespor?
La Scala, belediyenin…
Hani Milano Belediyespor?
İlla deniyor ki, New York’un belediye tiyatrosu yok…
New York Belediyespor hangi ligde?
NOT:
Psikolojik sütlaç tarifi, yarın…

zekiçen
04-05-2012, 04:59
Psikolojik sütlaç

Çocuklar süte “bayıldı...”


Serumla ayılttılar.

Aşırı doz’dan diyen var.
Sanırsın damardan bastılar.

Halbuki...
İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2005’ten beri, yedi senedir aralıksız, her gün, 207 bin öğrenciye süt içiriyor. Henüz psikolojisi bozulan görülmedi. Doğuştan “psikopat” demek ki bizim oralı çocuklar!

Peki, orda nasıl öyle oluyor da, burda niye böyle oluyor derseniz?

Bu iş kömür dağıtmaya benzemez.
Hükümet, okullara beş günlük sütü toptan veriyor, depola, gün gün dağıt diyor. Süt bu, gazoz değil, bozulur. Sınıf kadar buzdolabı yapsan, gene yetmez. Nerede koruyacaksın?

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Tire Süt Kooperatifi’yle çalışıyor. Kooperatif’in ortakları, o gün sağıyor, o gün dolduruyor, klimalı araçları var, her sabah saat 4’te yola çıkıyor, 246 okulu tek tek dolaşıyor, gazete dağıtır gibi, öğretmenlere teslim edilmesiyle, çocukların sütü içmesi bir oluyor. Taptaze.

Hükümet, uzun ömürlü süt dağıtıyor. İyi korunursa, altı ay bile dayanıyor ama, raf ömrünü uzatmak için kullanılan yöntemler tartışılıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, annelerin tercihi olan, günlük üretilen ve günlük tüketilen “pastörize” süt dağıtıyor. Daha az işlemden geçirildiği için, besleyici açıdan çok daha faydalı olduğu biliniyor.

Hükümet, güya uzun ömürlü süt dağıttı ama, belli ki soğuk zincir kopmuş, bismillah, daha ilk günden binlerce çocuk hastanelik oldu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin soğuk zincir’i yedi senedir buz gibi.

Bakanlar Kurulu kararında açıkça görüldüğü üzre, üretim fazlasının değerlendirilmesi amaçlanıyor. Oysa, fazlasını çocuğa verelim demek, yemek arttı, dökmeyelim de, köpeğe verelim demek gibi bi şeydir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Tire Süt Kooperatifi aracılığıyla “sözleşmeli üretim” yaptırıyor. Kim, ne kadar üretecek, parasını ne zaman alacak, hesabını kitabını taaa en başından biliyor, elde kalmıyor.

Hükümet, sanayiciden alıyor. Sanayici elbette canımız ciğerimiz ama, üretici üvey evlat mı? Sanayicinin cebine doldurulan paranın, anca “harçlık” kadar bölümü üreticinin cebine kalıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, kooperatif’ten, yani direkt üreticiden alıyor, aracı yok, komisyon yok. Ödenen paranın tamamı üreticinin cebine giriyor. Aportta bekleyen tüccarın kucağına oturmuyor.

Tarım Bakanı’nın mebus olduğu Diyarbakır’da bile çocuklar zehirlendi, dünyaya film olduk.

Tire Süt Kooperatifi’nin uygulamaları, Birleşmiş Milletler tarafından “dünyanın en iyi kalkınma modeli” seçildi.

(İneğin kaç memesi olduğunu bilmeyen yalaka tipler, tarım uzmanıyım diye ortalıkta gezinirken... Tekelleşme karşıtı, üretici odaklı projeleriyle “dünyanın en başarılısı” seçilen Tire Kooperatifi’nin Başkanı Mahmut Eskiyörük’e, merak edip, bu işi nasıl başardın diye soran bile olmadı.)

(Bakın iddia ediyorum, adam gibi adam Mahmut Eskiyörük’ü Tarım Bakanı yap, bu memleket en geç beş sene içinde, yeniden “kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” olmazsa, Tire’ye gider anırırım.)

Ve, şimdi sıkı durun!

Hakkında 400 sene hapis cezası istenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir’in çocuklarına, her gün, 200 mililitre sütü kaç liraya satın alıp, içiriyor?
37 kuruş.
Hükümet, aynı İzmir’de, aynı çocuklara, aynı inekten, aynı miktarda sütü, kaç liraya içiriyor?
53 kuruş!

Kalkınma modeli, 37 kuruş.
Psikoloji modeli, 53 kuruş.

Çarp canım kardeşim aradaki “aşırı doz”u ülkenin geneliyle... Süt’ten çıkmış “ak” kaşığı bulursun.

Emre Işık
04-05-2012, 10:50
İyi demiş, güzel demiş. Yandaş değilsen suçlusun zaten..

Paranoyak Fare
04-05-2012, 13:34
üstad çok pis giydirmiş lan harbiden.
daha dün burada:
"nooolmuş 200 tanesinin midesi bulandıysa"
gibisinden saçmasapan yorumlar yapanlar vardı.
birde fırsatçılıkla suçlayanlar yok muydu hele.
ah onlar ahhh

kim fırsatçı görüyoruz: 37 kuruşa direk üreticiden süt alan aziz başkan mı
yoksa 53 kuruşa yandaşını zengin etmek için coçukları zehirleme pahasına milleti kazıklayan högümet+yandaş firmalar mı fırsatçI?????

Castiel_
09-05-2012, 21:41
Geçenlerde yemekteyim.

Sağımda cemiyet başkanı oturuyor, solumda belediye başkanı, tam karşımda yönetim kurulu başkanı, onun iki tarafında kadın kolları başkanı’yla üniversiteden anabilim dalı başkanı… Masada “başkan” olmayan bi ben vardım, ki, cep telefonum çaldı, arayan kulüp başkanı!

*

“Başkanım merhaba, başkanlarlayım” dedim, “hangileri?” diye bile sormadı, “başkanlara saygılar” dedi, ki, masadaki başkanlar da “kim o?” diye merak etmeden, “başkana selamlar” dedi.

*

Bu memlekette…
7 milyon kişi başkan.
Elini sallasan…
Başkan’a çarpıyor.

*

Genel başkan.
Eşbaşkan.
Asbaşkan.
Onursal başkan.

*

Daire başkanı var.
Oda başkanı var.
Divan başkanı var.
(Her eve lazım.)

*

Sendika başkanı, vakıf başkanı, birlik başkanı, borsa başkanı, dernek başkanı, kooperatif başkanı, konsey başkanı, teşkilat başkanı, kurul başkanı, kurum başkanı, grup başkanı, heyet başkanı, üüüff, sıkıldım, dönem başkanı, mahkeme başkanı, kurmay başkanı, federasyon başkanı, konfederasyon başkanı, kürsü başkanı, bölüm başkanı, meclis başkanı, komisyon başkanı, sandık başkanı, ilçe başkanı… 3 gün bile başkanlık yapsa, ömrünün sonuna kadar “başkan” sıfatını kullanan eski başkan’ları ve başkan vekillerini ilave et, 3 kişiden 1’i başkan.

*

Siyasete gelince…

*

“Beyefendiye sordum, gerisi laf-ı güzaf” diyen milletvekili de var, “Başbakan’ın konuştuğu yerde bizim konuşmamız olur mu, o ne derse o” diyen bakan da var, “Başbakan uçurumdan atlarsa, biz de atlarız, Türk töresinde böyledir” diyen bakan da…
Ve hatta, 23 Nisan’da koltuğuna oturttuğu çocuğa “ister asar, ister kesersin” diye nasihat eden başbakan da.

*

Dolayısıyla…
Başkanlık sistemi getirmek için ekstra çabaya gerek yok. “Başkancı sistem” var zaten.



***********

Paranoyak Fare, Zekiçen, Abdullah35, G_Nur, ben yokken konuyu boş bırakmadığınız devam ettirdiğiniz için teşekkürler..

Paranoyak Fare
10-05-2012, 02:25
lafı mı olur aga :))
mütemâdiyen Yılmaz Özdil ;)

Paranoyak Fare
10-05-2012, 12:18
Tebrik ederim paşarılar dilerim

Rezil
Ahlaksız
Vatan haini
Kalleş
Tecavüzcü
Salak
Pespaye
Kepaze
* * *
Tiksiniyorum.
* * *

İğrenç, katil, cani, suç şebekesi, ahmak, kafatasçı, namussuz, millet düşmanı, vicdansız, zalim, lekeli, utanmaz, ikiyüzlü, onursuz, çürümüş, sefil, palavracı, köle tüccarı, çarpık, yamuk, sakat, kanunsuz, zihinleri travmatik, lanetli, haddini bilmez, terbiyesiz, din sömürücüsü, beyinsiz, korkak, yüreksiz, kendilerini padişah sanıyorlar, mezhep kışkırtıcısı, iftiracı, komik, kaypak, kirli dolaplar çeviren kafa, pişkin, suratsız, suçlu, bunlar orada oturduğu sürece rahat uyuyamayız, sahtekar, mafya, çete, kirli tertip, şaşı, kör, bombadan tehlikeli, gırtlağına kadar çamura batmış tipler,
iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.
* * *
Dinsiz.
* * *
Kalender Orduevi’nin bahçesinde yemek yiyenleri izledim. Çok tuhaftı. Hepsinin yüzünde sert, snob, hizaya sokmaya hazır ifade vardı. Kaş kavisleri, dudak çizgileri, hep o üstten, ayrıcalıklı, kıymeti, kudreti, kerameti kendinden menkul hali vurguluyordu. Sanki vazife başındaydılar, hazıroldaydılar. Hemen diplerinden denize atlayan gençlerden de, kaldırımda sevgilisiyle el ele yürüyen pardösülü kızdan da tiksiniyorlardı herhalde… Olsa bir sopa ellerinde, hepsini nasıl da hizaya sokarlardı. O ifadeler, masum değil. Orduevi misafirleri, akrabası bulunanlar bile yukarda görüyor kendini bizden ha? Vay be!
* * *
Utanılan meslek.
* * *
Türkiye bağırsaklarını temizliyor, Onuncu Yıl Marşı’ndan nefret ediyorum, Patagonya ordusunun zavallı generalleri, Yunan ordusu gibi, Sırp katillerinden farksız, Allah’ın evini bombalayacaklar, millete ateş açacaklar, lağvedilsin, muz cumhuriyeti paşası.
* * *
Yazdılar…
Paşa rahatsız olmadı.

* * *
Türk basınının onuru, değerli büyüğüm Bekir Coşkun’dan rahatsız oldu paşa.
Tahrik oldu.
* * *
NOT:
İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde eğitildi. Rottweiller cinsiydi. 150 testten geçti, narkotikte uzmanlaştı, 20 haftalık
kursu birincilikle bitirdi, polis teşkilatına katıldı. Gümrüklerde görev yaptı, Diyarbakır’da en tecrübeli polisler bile şüphelenmezken, bulaşık makinesi içine zulalanan kokaini yakalayarak efsaneleşti, Adana’da 75 kilo eroini enseledi.
Geçen ay…
Samsun’da Türk Polis Teşkilatı’nın 167’nci kuruluş yıldönümü vesilesiyle, zihinsel engelli çocuklarımız için gösteri yapıldı, en büyük alkışı o aldı. Adı ne? Paşa.

************************************************** **********

boşbakan tsk için atıp tutuyorken tahrik olmayan ordunun "baş"ı nasıl olduysa birkaç köşe yazarının yazısıyla tahrik olmuş. nasıl bir tahrik anlayışı varsa artık..

Paranoyak Fare
11-05-2012, 11:50
Çamurda pırlanta

Perihan Abla’nın çekildiği muhitte doğdu, Kuzguncuk’ta. 10 yaşında futbola başladı, Kartalspor’da.

Forvet oynamayı, çalım atmayı seviyor, stili Şeytan Rıdvan’a benzediği için, Rado lakabıyla tanınıyordu. Minikler liginde İstanbul şampiyonu oldu, Fenerbahçe’yi yendiler, golü o attı. Düştü bi gün, kolu kırıldı, iyileşip döndüğünde antrenörü defansa koydu, morali bozuldu, çıkardı futbolcu formasını, babası gibi, hakem gömleği giydi. 17 yaşında.
Reşit bile değildi. Gençleştirme projesi kapsamında, ailesinin izniyle, ilklerden biriydi. Asistan hocası, babasıydı. Birinci hocası ise doktor-hakem Ahmet Çakar’ın, doktor-hakem babası Mustafa Çakar’dı. Bu arada, Kocaeli Üniversitesi’ni
kazandı, işletme diploması aldı.
Annesi, Vildan Hanım… “Evdeki yan hakem” desek, yanlış olmaz. 90’larda, Kuşadası’ndaki seminerde, hakem eşlerine verilen kursa katıldı. Her hafta maç, sürekli kamp, devamlı futbol muhabbeti, nasıl katlanılır? Fedakârlığın psikolojisi… Bunların eğitimini aldı. Senelerce eşinin ve oğlunun bavulunu hazırladı, en sıkkın anında bile, güler yüzle uğurladı, güler yüzle karşıladı. Hayatı mecburen futbol olduğu için, FIFA kokartlılar kadar oyun kurallarına hâkim.
Eşi, Gamze… 7 senedir evliler ama, yazlıktan, çocukluk aşkı, 16 yaşından beri, el ele büyüdüler. Bandırmalı, üniversiteyi kazanıp, İstanbul’a geldi, işletmeci. Maç biter bitmez aradığı, ilk kişi. Eve döner dönmez, oturup, yönettiği maçı seyrederler. Asla, eşinin düdük çaldığı maça gitmez. Çünkü, küfür… Maalesef, bu memlekette, hakemlerin “insan” olduğu unutulduğu gibi, hakem eşlerinin de “insan” olduğu hatırlanmaz. Halbuki, bugün ulaştığı zirveyi Gamze’ye borçluyuz. Ne bayramları var, ne tatilleri, sadece özveri var. Henüz çocukları yok.
Kız kardeşi, Fatma… Galatasaray Üniversitesi mezunu, Yeditepe Üniversitesi’nde reklam üzerine yüksek lisans yapıyor. Maçlardan önce ve sonra, mutlaka, kız kardeşinin fikrini sorar, özellikle, hakem-futbolcu diyalogları hakkındaki gözlemlerine çok önem verir.
Sigorta acentesi var. Maç, kamp, idman, seyahat, seminer, vakti yok. İşi, ortağının üstüne yıkmış vaziyette… Üstelik, kendisiyle beraber, ortağının da ekmeğiyle oynuyor, para kazanmasını engelliyor! Çünkü, herhangi bir
kulüple alakası olan müşteriyi kabul etmiyor, kusura bakmayın, başka acenteye gidin diyor. Adam gibi
adam olunca, işte böyle oluyor.
Evinde ve işyerinde kayıt cihazı var, Avrupa’daki tüm maçları kaydediyor, her gün en az iki maç seyrediyor, kararları örnekliyor, ekibine seyrettiriyor. Çocukluk tutkusu bu… Tek kanallı TRT döneminde, babasının yönettiği maçları videoyla, beta kasete kaydeder, o zamanlar cep telefonu yok, babası soyunma odasına iner inmez, stadı arar, kararları doğru verip vermediği konusunda yorum yapardı. Hatta, babasının arkadaşı öbür hakemler, bu özelliğini bildikleri için, mutlaka kaydetmiştir diye düşünerek, maç biter bitmez, onu arayıp, pozisyonları sorarlardı. 80’lerden günümüze kadar, tüm spor programlarının arşivi var evinde.
Ortaokul ve lisedeyken, İngilizce derslerine beden eğitimi öğretmenleri girmişti! Buna rağmen, iyi derecede İngilizce biliyor. Çabaladı çünkü… İngiltere’ye dil eğitimine gitti.
Fit… Boğazına dikkat ediyor.
Olimpiyata katılacak atlet gibi
çalışıyor. Saat gibi. Gece hayatı yok. Yazıyı bitirince internete girin lütfen, maçlardan başka fotoğrafını bulamazsınız. Sinema seviyor, tiyatroya gidiyor,
sadece eşi ve yakın arkadaşlarıyla…
Özel hayatını, özel yaşıyor.
Rock müzik dinliyor. Favorileri, Amerikalı heavy metal grubu Manowar’la, İrlandalı alternatif rock grubu The Cranberries… Soyunma odasında hazırlanırken bile, kulaklığında.

Her akşam bir-iki saatini kitap okumaya ayırıyor. Yaşar Kemal ve Hikmet Temel Akarsu’yu beğeniyor. Ancak, kelimenin tam manasıyla, Stephan King hayranı.
Gerilim-korku yani.
Derbi gibi!
Tam onun kalemi.
Evet, Cüneyt Çakır o.
Tarihi günün hakemi.

Tel tel dökülen Türk futbolunu, Avrupa Şampiyonası’nda, Dünya Kupası’nda temsil edecek olan… Haçlı zihniyeti var, lobimiz yok palavralarını yırtıp atan… Henüz sadece 35 yaşındayken, mesleğe yeni başlayan gençlere, demek ki başarabilirmişiz diye rol model olan… Başkası olsa, havasından geçilmezken, sakin, saygılı, düzgün kalmayı başaran… En başta, babası Serdar Çakır,
Türkiye’yi onurlandıran hakem.
a’dan z’ye çamura bulanmış sahalarımızda, pırıl pırıl bi o kaldı… Hayırlısıyla onu da yarın linç ettik miydi kardeşim, sen sağ ben selamet!

Castiel_
13-05-2012, 05:40
Anne

- Başım ağrıyo yav...

- Saçın ıslak ıslak çıktın ondan.
- Başım dönüyo...
- E bi şey yemiyorsun, açlıktan.

Anam ilkokul mezunuydu.
Ama, doktordu.

Popoma fitil sokan tek kadın.

Eczacıydı aynı zamanda...
- Gözüm morardı.
- Gel, patates basayım.
- Kepeklerim çoğaldı.
- Otur, zeytinyağı süreyim.
- Arpacık çıktı galiba.
- Yum, sarımsak değdireyim.

Hemşireydi...
- Öfff, terledim be.
- Dur, sırtına havlu sokayım.

Röntgen mütehassısıydı...
- Öhh-höööaa!
- İçme şu zıkkımı.

Bebekken, anestezi uzmanıydı...
- Dandini dandini dastaaana.

Bi ara sünnetçiydi...
- Çıkar, pansuman yapıcam.

Ürologdu...
- Çişin niye sarı bakiiim?

Fizyoterapistti...
- Dizim ağrıyor.
- Benim de belim ağrıyor, geçer.

Diyetisyendi...
- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta burger filan yiyip gelme, kola da içme!

Cildiyeciydi...
- Sırtımda sivilce çıktı.
- Çikolata yeme.

Laboranttı...
- Burnum akıyor.
- Ben şimdi sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon,
tarçınla zencefili de ılık ılık iç, sırtına rakıyla aspirini karıştırıp sürelim,
uyu, uyan, sabaha bi şeyin kalmaz.

Psikiyatrdı...
- Nen var oğlum?
- Bi şeyim yok.
- Var var, canın sıkkın.
- Yav bırak, iyiyim.
- Yok yok, bilirim ben.
- Anne delirtme insanı!
- Bak gördün mü?
- Neyi gördüm mü?
- Sinirlerin bozuk senin.

Genetikçiydi...
- Babana çektin sen, o da sinirli, bütün kötü huylarını ondan almışın zaten.

Veterinerdi...
- Anne, bu sene Anneler Günü’nde babama Viagra hediye etmeyi düşünüyorum, bu iyiliğimi unutma.
- Defol, terbiyesiz hayvan!

Hastasıydım...
Hastaydım ona.
İyi bakın onlara.

Paranoyak Fare
16-05-2012, 13:03
Hasanma Tahsin


15 Mayıs 1919.

Sabah, saat 10.



* * *

Zırhlılar körfeze demirlemiş, Yunanca “vatan” anlamına gelen yolcu gemisi Patris, turist getirircesine pasaport iskelesine yanaşmış, işgal ordusu “vatan toprağı”mıza ayak basmıştı. Haçı havada, etekleri zil çala çala koşan Aya Fotini Kilisesi’nin papazı Hrisostomos, evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz diyerek, atıyla inen sancaktarın çizmelerini öpüyordu.

* * *

İnce, uzun, siyah takım elbiseli bi delikanlı fırladı ortaya, aniden… Elinde, revolver tabir edilen toplu tabanca, gözü kara, olamaz diye bağırıyordu, böyle güle oynaya giremezler! Son sözü buydu. Gazeteciydi. Selanik’te doğmuş, Mustafa Kemal’in de sıralarında oturduğu, Şemsi Efendi Mektebi’nde okumuş, Paris Sorbonne’da siyasal tahsili görmüş, İzmir’e yerleşmiş, Sudiye hanımla evlenmiş, oğlu olmuş,
Hukuk-u Beşer, yani, İnsan Hakları gazetesini çıkarmış, Türk basınında “kadınların hak ve özgürlüğü”nü savunan ilk erkek olmuştu.

* * *

Bastı tetiğe, peş peşe, trak trak trak… Efsun alayının sancaktarı düştü atının sırtından, karpuz gibi. Kahkahalar suratlarında dondu kaldı, zaman durmuştu sanki. Önce sessizlik, sonra panik. Anladılar ki, tek kişi. Sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse, orasına. Şehit olmuştu Hasan Tahsin. Henüz 30’unda.

* * *

Böyle başladı macera.

* * *

İşgal edildiği gün bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali bittiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran, dünyada bu özelliğe sahip tek şehir, İzmir… Bağrına bastı,
asla unutmadı, her zaman sahip çıktı ilk kurşunu
sıkan yürekli evladına.

* * *

Son nefesini verdiği yere, Konak’a, Saat Kulesi’nin yanına, anıtını diktik. Caddelere, parklara, okullara adını koyduk. Bayrağı genç nesillerin devralması için, derneğini kurduk. İzmir Gazeteciler Cemiyeti, her sene, Hasan Tahsin Yarışması düzenler. Mesleği tasmasıyla değil, onuruyla yapanları ödüllendirir. Basın yayın alanında, Türkiye’nin en köklü, en eski yarışmasıdır.

* * *

(Aslında, haber, fotoğraf, röportaj gibi dallarda verilir. Bu sene ilk kez, Hasan Tahsin Onur Ödülü verildi. Kime biliyor musunuz? Erkekliğinden utandığımız, tırışkadan teyyare tiplerin gazteciyim diye dolaştığı bi dönemde, yürekli bi kadına, Ayşenur Arslan’a.)

* * *

Her 15 Mayıs’ta…
Bismillah ilk iş, anma töreni yapılır, Hasan Tahsin Anıtı’nda… Vali, belediye başkanları, milletvekilleri, Ege Ordu Komutanı, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, çoluk çocuk İzmirliler katılır.

* * *

Şimdi sıkı durun.

* * *

Sanıyorduk ki…
19 Mayıs yasaklandı.
29 Ekim yasaklandı.
Meğer…
15 Mayıs da yasaklanmış!

* * *

Çünkü…
Valilik’ten İzmir Gazeteciler Cemiyeti’ne telefon geldi. Hasan Tahsin Anıtı’nda tören yapacaksanız, bize dilekçe vereceksiniz denildi. Ne dilekçesiymiş o? Hükümetin yeni yönetmeliği gereği 48 saat önceden izin almanız gerekiyor. Ya almazsak? Anamazsınız! Geç kaldık diyelim, 24 saat önce verirsek dilekçeyi? Kusura bakmayın.

* * *

Ve…
15 Mayıs 2012.
Sabah, saat 10.

* * *

Hasan Tahsin.
Oldu sana…
Hasanma Tahsin.

* * *

Vali gelmedi.
Ege Ordu Komutanı…
Hep gelirdi, tarihinde ilk kez gelmedi.

* * *

Belediyeler geldi.
Üniversiteler geldi.
Sivil toplum geldi.
Ancak… Bu haddini bilmez gruplar, sayın devletimizden izin istemedikleri için, hadlerini öğrendiler, çelenk koyamadılar.

* * *

Sadece, İzmir Gazeteciler Cemiyeti çelenk bırakabildi. Ev sahibi konumundaki Cemiyet’in dilekçe verip izin istemesi yetmemişti. Çelenk koymak isteyen her kurum ve kuruluşun, ayrı ayrı dilekçe verip, ayrı ayrı izin istemesi gerekiyordu. Aksi halde… Sivil polisler oradaydı ve yönetmelikte “izinsiz konulan çelenkler kolluk kuvvetleri tarafından kaldırılır” yazıyordu!

* * *

Allah’tan…
İstiklal Marşı okunabildi.
Saygı duruşu yapılabildi.
Buna ses çıkarılmadı.

* * *

Demem o ki…
Yasak olmadığını, stadyumlardaki 19 Mayıs törenlerinin faşizm’i çağrıştırdığını, tören yönetmeliğini o nedenle değiştirdikleri söylüyorlar.
Hasan Tahsin bizim büyüğümüz, rahmetli atamız değil mi kardeşim? İnsanın dedesinin kabrine gidip, çiçek bırakması da mı faşizm?


************************************************** ************

var mı böyle bir şey gerçekten?
ve böyle bir şey varsa bu zamana kadar dilekçeye ihtiyaç duymayan valilik neden bir dilekçeye ihtiyaç duymuş?

Scorpion_tr
16-05-2012, 16:35
Adamın dibi..

Castiel_
17-05-2012, 04:20
Nevir

Başbakanımız diyor ki: “Bayanların futbol maçında küfrettiklerini görünce, nevrim dönüyor.”

*

Haklı, küfür elbette yakışmıyor.
Ama...

*

Bedensel engelli eşini keser’le yaralayan koca, baktı yaşıyor, kaynar suyla haşlıyor.
86 yaşındaki koca, eşini gırtlaklayarak öldürürken... 81 yaşındaki koca, market arabasıyla taşıdığı eşinin cesedini çöp konteynerine götürürken yakalanıyor.

Bir koca, ayrılmak isteyen eşinin kafasını taşla ezip, kuyuya atarken... Bir başka koca, baba evine dönen eşinin kafatasını odun’la kırıp, nehre atıyor.

Dünya Kadınlar Günü’nde... Koca dayağından kaçan kadın, ilk gördüğü mekana, tıp merkezine sığınıyor, tıp merkezi eşinin akrabaları tarafından basılıyor, kadına da iki şarjör kurşun basılıyor, tıp merkezinin cerrahi müdahalesine rağmen kurtarılamıyor.

Cüce ay, şubatta... 29 günde, 24 kadın öldürülüyor, 10 kadın tecavüze uğruyor.

Sopalı koca, karakola şikayet ediliyor, savcılığa sevk ediliyor, mahkemede üç bin lira para cezası alıyor, eve dönüyor, ulan senin yüzünden az daha tutuklanıyordum deyip, haşırt haşırt 30 yerinden bıçaklıyor.

Hamile eşini av tüfeğiyle infaz eden, yatağa gelmiyordu derken... Eşini yatakta yastıkla boğan, rüyamda aldatıyordu diyor.

17 yaşındaki İzmirli garson, 15 yaşındaki İrlandalı kız arkadaşıyla evlenmelerine izin vermeyen İrlandalı anne’yi ve İrlandalı annenin kadın arkadaşını bıçakla doğruyor, kanlı elbiseleri çöpe, cesetleri ormana fırlatıyor.

Manyağın biri, eski sevgilisini kıskanıp kürek’le dövüyor, bayıltıyor, aynı kürekle çukur kazıp, diri diri gömmeye başlıyor, manyağın yeni sevgilisi kız, onu bu kadar kıskanmanı kıskanıyorum diyor, manyağı yumuşatıyor, ikna ediyor, yeni sevgili eski sevgiliyi çıkarıp, hastaneye götürüyor.

İstanbul Barosu, kadın cinayetlerinin son 7 senede %1400 arttığını açıklıyor.
Ağzı burnu kırılan, balta’yla tehdit edilen, yalvara yakara devletten koruma isteyen, isteği kabul edilmeyen kadıncağız, boşandığı eşi tarafından delik deşik edilerek öldürülüyor, göğsünden girip sırtından çıkan 26 santimlik bıçağın öldürücü olmadığına kanaat getiriliyor.

16 yaşındaki kızcağızı aşık olmuyor diye 37 yerinden deşip, kafasını testere’yle kestikten sonra buzdolabına koyan sapık, serbest bırakılıyor, yuh be kardeşim denilince, ay pardon yanlış hesaplamışız, 24 senecik daha yatması gerekiyormuş denilerek, rica minnet içeri tıkılıyor.

Profesör koca, eşini aralıksız dokuz saat dövüyor, aslında yaz’ın da dövüyor ama, bu defa mevsim kış, sokağa çıkıp kar topluyor, küvete dolduruyor, iç kanaması dursun diye, eşini küvete yatırıyor.

Kocanın biri, eşini kelepçe’yle yatağa bağladıktan sonra, kerpeten’le etlerini koparıp, vücuduna tuzruhu dökerken... 16 yaşındaki imam nikâhlı bi kızcağızın, kayınpederinin tecavüzüne uğradığı, cinsel organının da kayınvalidesi tarafından kızgın demirle dağlandığı ortaya çıkıyor.

*

Kimsenin nevri dönmüyor.

*

Kadın küfredince...
Nevir dönüyor.

Castiel_
19-05-2012, 00:53
Erhan

4 sene önce.

Değerli ağabeyim Uğur Dündar’la birlikte Star Haber’deyken, baskın üstüne baskın yiyen, sıfır noktasındaki karakolun hemen eteğinde bulmuştuk onu…. Aktütün Köyü’nde.

*

Çiçek.

*

Gözünü budaktan sakınmayan sevgili arkadaşlarım Turgut Erat ve Mustafa Şap, anında uçmuş, 17 şehit verdiğimiz günün gecesinde varmıştı Aktütün’e… Duvarlardaki mermi deliklerini, yaşanan dehşeti gösteriyor, tanıklarla, köyün sakinleriyle konuşuyorlardı.
Canlı yayında.

*

Bi kız çocuğu geldi Turgut’un yanına.
Pıtı pıtı boy, iri iri gözler, henüz 9 yaşında.
Avucunda…
Sokaktan topladığı mermi kovanlarıyla.
Ve, şırak diye uzatıverdi kameraya.
“Kurşun değil, kalem tutmak istiyoruz, okumak istiyoruz” diye haykırdı.

*

En başta biz…
Türkiye ekran başında dondu kaldı.
“Çocuk olmak bizim de hakkımız” diye devam etti, televizyonlardan öğrendiği pırıl pırıl Türkçesi’yle… “Biz de mutlu olmak istiyoruz, biz de başarılı olmak istiyoruz, Atatürk yaşasaydı, okulumuz kapanmazdı” dedi. Hıçkırmaya başladı.

*

O ağladı.
Biz ağladık.

*

O kaderine.
Biz utancımıza.

*

Başımıza gelmeyen kalmadı sonra… Bırakın köyü, Şemdinli’den yayın yapmamız engellendi. Gözaltına almaya kalktılar. Hatta, mahkemeye bile verildik. Ama değmişti… Yürekli Çiçek’in sözleri, en taş kalplerde bile tomurcuklandı.
Kapısına kilit vurulan okul, açıldı.

*

Hatırlarsınız mutlaka… Çiçek’in elinden tuttuk, İstanbul’a getirdik, çok merak ediyordu, hayatında ilk kez deniz gördü, atlı karıncaya, vapura bindi. Yardım yağdı. Ev alındı Çiçek’e.

*

İşte tam o günlerde…
Oraya atandı Erhan.

*

Kolları sıvadı, bismillah, işe Aktütün Köyü’nden başladı. Valiyle beraber, devletin gönderdiği parayı, 2’şer bin liralık çekler halinde, ev ev, kapı kapı dolaşarak, en başta Çiçek’in ailesi, Aktütün sakinlerine dağıttı. Sadece Aktütün değil, bütün Şemdinli onun sorumluluk alanıydı.

*

Mesaisinin önemli bölümünü esnaf ziyaretlerine ayırdı, sorunlarını dinledi, höt zöt yapmadı, arkadaş oldu, kepenk kapatma eylemlerini en aza indirdi. Sınır ticaretinin gelişmesinde büyük pay sahibiydi, kaymakam ve emniyet müdürüyle birlikte, Esendere Hudut Kapısı’ndan İran’a geçiyor, dostluk temasları kuruyor, İranlı mevkidaşlarını bizim tarafta ağırlıyordu.

*

Kan davalarına son verdi. Aralarında senelerdir husumet bulunan Öveç ve İnan sülalelerini, müftü ve kaymakamla birlikte camide bir araya getirdi, barıştırdı.

*

Devlet Hastanesi’ne hemodiyaliz
ünitesi açılırken, sadece basına poz verenlerden değildi, çevre köy ve mezralardan sayısız böbrek hastasının taşınmasına bizzat yardımcı oldu.

*

Yöre halkını akrabaları gibi tanıyor, kendi ailesi gibi yakından ilgileniyordu. Mesela, kalbinde 3 delikle dünyaya gelen, 3 defa ameliyat olmasına rağmen kurtarılamayan 10 yaşındaki talihsiz Amed’in taziye evinde, adeta öz amcaydı.

*

Her 19 Mayıs, 23 Nisan…
Her 29 Ekim, 10 Kasım…
18 Mart Çanakkale Zaferi’ni memleketin teee öbür ucunda düzenlediği törenlerle yaşattı, Atatürk’ü anma yürüyüşleri yaptırdı.

*

Nevruz’da halay çekti.
Halk Eğitim Merkezi’ndeki gençlik konserlerinde, Kürtçe şarkılara eşlik etti.
Tiyatro oynansın diye ilk salonun kurdelesi kesilirken, en ön sıradaydı.

*

İki kız çocuğu babasıydı.
Çiçek’ler okusun diye çırpındı.

*

Kerpiç evlerden oluşan Cevizpınar mezrasında, 6’sı kız, sadece 8 öğrencisi bulunan tek derslikli okulun yapımına nezaret etti, açılışını yaptı. Elini taşın
altına koyanlardandı. Onlarca köy
okulunun inşaatında amele gibi çalıştı,
kum taşıdı, çivi çaktı. Öğretmenevi’ne gözbebeği gibi bakıyordu, öğretmenlerin rahat etmeleri, kendilerini güvende hissetmeleri için 24 saat emirlerindeydi.

*

Defalarca çarpıştı.
Vuruştu.
Vuruldu.
Gaziydi.

*

Binbaşı’ydı.

*

İskenderun’a atandı.
Dün, pusu…
Şehit oldu.

*

“Ya Çiçek?” derseniz…
Okuyor.
Çok başarılı.
SBS’ye hazırlanıyor.

*

Doktor olmak istiyor.

*

Çiçek’ler açsın.
Erhan’ların çabasına değsin…
Utanmadan hâlâ lay lay lom
yaşayan Türkiye’nin, hissetmediği
yaralarını iyileştirsin diye.

Paranoyak Fare
22-05-2012, 21:10
2001-2011 şampiy10,

Bankalararası futbol turnuvası sona erdi, Merkez Bankası şampiyon oldu.
*
(Sayın ahalimiz sadece futbolla alakalı mevzuları okuduğu için, İskenderun’daki halı saha turnuvasıyla girizgâh yaptım. Tribünleri doldurduğumuza göre, şimdi gelelim
asıl “maç”a…)
*
Merkez Bankası, 1 milyar 448 milyon lirayla, 2011 senesi kurumlar vergisi şampiyonu oldu.
*
Hiçbir bi şey üretmediği halde… Şakır şakır devalüasyon neticesinde, kasasındaki dolarların lira karşısında fahiş değer kazanması ve döviz büfesi gibi yaptığı al-sat’larla,
kâr rekoru kırdı.
*
Türk Telekom’u 3’e…
Memleketin en değerli sanayi şirketi Tüpraş’ı
7’ye katladı.
*
Aynı Merkez Bankası…
Geçen sene 39’uncuydu.
Alt tarafı…
41 milyon lira ödemişti.
*
2005’te…
İlk 100’de bile yoktu.
2004…
2003…
Yoktu.
*
Peki ya 2001?
Kriz senesi…
Şampiyon’du!
*
Tıpkı bu seneki gibi kurumlar vergisi şampiyonu olmuş… Her sene üç aşağı beş yukarı, 50 ila 200 milyon lira civarında öderken, tıpkı bu seneki kadar, 1 milyar 463
milyon lira ödemişti.
*
Yani?
İşler ayna diyorlar.
Piyasa alev alev yanıyor.
*
O nedenle, dikkat ederseniz…
Ekonomide şöyle
Avrupa şampiyonuyuz, büyümede böyle dünya şampiyonuyuz filan diye atıp tutan arkadaşlar, teğet geçiyor, “10 sene sonra hortlayan şampiy10”luktan hiç bahsetmiyor!

Castiel_
23-05-2012, 04:32
The film

Ilık bi bahar akşamı.

Ankara’daki ABD Elçiliği’nin bahçesindeki koltuklarda seçkin misafirler oturuyor, Celal Bayar, Adnan Menderes, bakanlar, ellerinde kadehler, ışıklar kapatılmış, film seyrediyorlar.

* * *

Başrolde...
Cumhurbaşkanımız.

* * *

Eisenhower çağırmış, Celal Bayar da, İngiltere’den yola çıkan Mauritania gemisine binerek, anca dört günde ABD’ye varmıştı. Ike lakabıyla tanınan general başkan, Beyaz Saray’da yemek yedirmiş, “Türk milletinin istikbalini alakayla takip etmemiz gerekiyor” demiş, sonra da, “benim işim var, sen biraz dolaş” diyerek, altına özel uçağını vermiş, New York, San Francisco, Chicago, Los Angeles, Las Vegas, bir ay... 24 eyaleti gezdirmişti. Yüce Türk basını “Reisicumhurumuz el üstünde tutuldu, baştacı yapıldı” diye yazmış, reisicumhurumuz İstanbul ve Ankara’da davul zurnalarla karşılanmıştı. ABD’nin o zamanki Ankara Elçisi Avra Warren, bu seyahati siyah-beyaz kaydetmiş, bahçeye sinema perdesi kurmuş, alayını toplamış, ışıkları kapatmıştı.

* * *

“The film” böyle başladı.

* * *

Çok sürükleyiciydi. NATO’ya girmiştik. İadei ziyaret itibariyle, coniler de bize girmişti.

* * *

Türk milletinin istikbalini kalkındırmaya, inşa etmeye, İzmir’den başladılar. TOKİ apartmanı yapar gibi, betonarme, iskeleler diktiler. Ahali merak etti. Bunlar ne?
“Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” dediler. Ahali sevindi. 18 metre boyunda, boru gibi bi şeyler getirip, iskelelere oturttular. Ahali gene merak etti. Bunlar ne?
“Minare” dediler!

* * *

Evet, minare dediler. Ahali gene sevindi. Gel gör ki, bekle bekle, ezan okunmuyor, kapıda kurt köpekli nöbetçiler var. “E hani minareydi?” deyince... “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar! IRBM yazıyordu kısaca, intermediate range ballistic missile, orta menzilli balistik füze... Üstüne Türk bayrağı yapıştırdılar, IRBM canım, Ege şivesiyle irbaam, bildiğin İbrahim yani diye kakaladılar.

* * *

Ahaliye “minare” derken... Asker-sivil iki bin vatandaşımızı NASA’nın Cape Canaveral uzay üssüne götürüp, eğittiler, İbrahim’le deneme atışı yaptırdılar. Bizimkiler gayet güzel fırlattı. “Aferin” dediler. Bizimkiler sevindi. Minare’yi döşeyen, kılıfına uydurmuştu halbuki... “Sizdeki İbrahim’lerin komutasını size vericez ama, fırlatma butonu bizde durcak” dediler.

* * *

Azzz sonra... Bizimkiler minare’lere iyi bakıyor mu bakmıyor diye, ABD senato
heyeti geldi bakmaya... Ahali sevindi.
Çünkü, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazmıştı. Amerikalılar bi baktı ki, rezalet... Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direklerindeki fincan gibi hedeflere ateş etme alışkanlığı olduğunu unutmuşlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip İbrahim’e mermi sıkmıştı iyi mi!
Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler.
Ahali baktı ki, minare’leri Mehmetçik
koruyor, gene sevindi, müsterih oldu.

* * *

“Minareler süngü, kubbeler miğfer” kapsamında, minare’leri anladık da...
Miğfer nerde?

* * *

Kürecik’teydi... Kubbe şeklinde!

* * *

Aslında, bırak ahaliyi, yüce basınımızın bile haberi yoktu. Deniz Gezmiş’in yol arkadaşı Sinan Cemgil, Nurhak dağlarına tırmanıp, kubbe’yi basmaya kalkınca, yüce basınımızın haberi oldu. İzmir’e minare diken arkadaşlar, Malatya’ya da kubbe oturtmuştu. Sıkı sıkıya tembihlemişler... “Öküz”ün trene baktığı gibi değil, gözümüz gibi bakmamız için bize emanet etmişlerdi. O yüzden... “İnekli” köyünün muhtarı ihbar etti. Kubbe’yi basmaya gidenler çembere alındı. “Etmeyin, biz bu yurdun çocuklarıyız” dediler, candarmaya... Nafile. Katledildiler. Kubbe kurtulmuştu. Şükürler olsun. Ahali sevindi.

* * *

Gavur İzmir’i dindar gençlik haline getirmek için, İzmir’e minare dikmeleri normal de... Küçücük fıçıcık içi dolu Kürecik’e kubbe oturtmanın âlemi neydi birader? Sanki memlekette yer kalmamış gibi, Kürecik’e sıkışacaklarına, şöööle ferah ferah Küre Dağları’na oturtsalar daha iyi diil miydi?

* * *

Diildi.
Sayın ahalimiz bugün bile hâlâ haritadaki yerini gösteremez ama... “Türk istikbalini alakayla takip eden” arkadaşlara göre, ideal noktaydı. Görüş alanı eşsizdi. O gün kondurup, bugün modernize ettikleri kubbe,
2 bin 300 kilometrelik hassas menzile
sahip, 5 bin kilometreye kadar yolu var. Kubbe’deki AN/TPY radar, ki, ahalimiz isterse “Ankara/tipi” radar olarak okuyabilir... Son testte, 4 bin küsur kilometre uzakta havaya fırlatılan tenis topunu takip edebildi. Elbette uzaydan da görebiliyorlar ama, füzenin rotasını buradan takip etmek, çok daha güvenli... 5 saniye kazandırıyor.
O saniyeler, muhtemel savaşta her şey demek.

* * *

Ve...
Gene ılık bi bahar akşamı.

* * *

Tıpkı “İbrahim” gibi... “Hüseyin” diye Müslüman zannettiğimiz Obama, Chicago’ya çağırdığı Cumhurbaşkanımıza “sizdeki kubbe’nin komutasını size vericez ama, butonu bizde durcak” dedi. Daha önce “masaya yumruğumuzu vurduk, buton bizim elimizde” diyen yüce Türk basını “yaşasın, her istediğimizi kabul ettirdik, buton bizde değil” diye yazdı. Ahali sevindi.

* * *

Başroldeki Cumhurbaşkanımız, The
Film’in heyecanlı sahnelerini çekmek...
Epıl, gugıl, tivitır ve feysbuk dekorlarında gezmek üzere, San Francisco’ya geçti. Dönüşte, davul zurnayla karşılanması ve
ABD Elçisi Francis’in bahçesine kurulacak sinema perdesinde vizyona girmesi bekleniyor.
To be continued..

Paranoyak Fare
23-05-2012, 13:01
üstüne otursunlar artık şimdi "kumanda elimizde" diyenler.

Castiel_
23-05-2012, 20:31
Nah verirler kumandayı.. Dua edelim de İran'a falan füze sallayıp da savaşa sokmasınlar bizi..

Castiel_
24-05-2012, 17:17
S&P


Standard&Poors kredi notumuzu durağan’a çevirdi, Başbakanımız sinirlendi, kendi derecelendirme kuruluşumuzu kuracağımızı açıkladı.

*

(Temel bi gün kendi tekstil markamı kurucam, ismini de Temel ile Hamsi koyucam demiş. Yahu böyle isim olur mu denince de, sinirlenmiş… Paul&Shark oluyor da, Temel&Hamsi niye olmasın?)

*

Başbakanımız haklı…
Sinop’a bağlı “Durağan” ilçesi var mesela. Son seçimde AKP’ye yüzde 79 oy çıktı. Bi önceki seçimde yüzde 38’di, ikiye katladı. E bu durumda, hangi hakla, pozitif’ten gerilediğimizi söyleyebilirler ki?

*

Veya, Van…
Devletimiz, deprem hasar tespiti için derecelendirme yaptı. Üç katlı binayı inceledi. Giriş katına, ağır hasarlı raporu verdi. Çatı katına, ağır hasarlı raporu verdi. Orta kata, hasarsız raporu verdi! Maazallah bi deprem daha olursa, giriş katıyla çatı katı çökecek, orta kat yırtacak yani… Böylesine hassas bi derecelendirmeyi yapabilir mi Standard&Poors?

*

Ha denebilir ki…
Dünya bizim “kendin pişir kendin ye” kuruluşunu ciddiye alır mı?

*

Onu dünya düşünsün birader… Onlar kafasına göre, Batılı ülkelere “AAA” veriyorsa, biz de Arapçadan alır, “elif elif elif” veririz kendimize.

*

(Ki, zaten, ekonomi literatüründe “kürre-i cemaatiyye akıbet’ül hüzzam iken, bişereffiye-tül fir kayme-i fevkalbeşer ül-sarih” deniyor buna… Türkçe meali, dünya fakirleşir iken, Türkiye büyüyor!)

*

Dünyada dolar yükselirken, sıfırları atıp, bi milyon’u bi lira yapmadık mı? Dünyada enflasyon tırmanırken, yazın soba borusunu, kışın mayoyu hesaplayıp, enflasyonu düşürmedik mi? Dünyada işsizlik çoğalırken, iş aramaktan umudu kesenleri silip, işsizliği azaltmadık mı? Dünyada kişi başına düşen milli gelir erirken, Rahmi Koç’un maaşıyla, asgari ücretlinin maaşını toplayıp, ikiye bölerek, kişi başına düşen milli geliri kabartmadık mı?

*

(Matematiksel olarak izah edersek… Rekor kıran borsayı, patlama yapan ihracata ilave edip, Piri Reis’in fışkırtacağı petrolle çarpıyorsun, bulduğun rakamı, Dow Jones’la toplayıp, Nikkei’den çıkararak, carry trade’e bölüyorsun, en başta tutturduğum sinek 2’liyi de desteye karıştırıyorsun… Ne etti canım kardeşim? Dünya bize hayran!)

*

Kendilerine uçak alıp, kendi maaşlarına % 100’ü bile az bulurken, memura anca % 3 veriyorlarsa… “Benim milletim” kendim ettim kendim buldum derecelendirmesi’ni çoktan hak etmiş demektir gari.

*

Dolayısıyla…
TEFE endeksi.
TÜFE endeksi.
Bunlar eskidi.
Adını ben koyayım bari…
“TUFA endeksi” derecelendirme kuruluşu olsun, bizimkisi.

Castiel_
25-05-2012, 21:11
Hava’dis..

Denizaltılar vurdu sanıyorduk.

İçişleri Bakanımız açıkladı…
“Hava Kuvvetleri vurdu.”

*

Bunlarda her hava’dis böyle.

*

Dolar gevşeyince…
Hükümetimiz sayesinde.
Dolar roketleyince…
Yunanistan yüzünden.
Bi kuruş ucuzlayınca…
Hükümetimiz sayesinde.
Dünyanın en pahalı benzini…
İran yüzünden.
Boru döşenirken…
Hükümetimiz sayesinde.
Doğalgaz’ık faturaları…
Rusya yüzünden.
İhracat artınca…
Hükümetimiz sayesinde.
İthalat patlayınca…
Çin yüzünden.

*

Dersim’i bombalayan…
Devlet değil, CHP.
***’yla masaya oturan…
AKP değil, devlet.

*

Hızlı tren yürüyünce…
Hükümetimiz sayesinde.
Hızlı tren devrilince…
Makinist yüzünden.
Uçaklar uçunca…
Hükümetimiz sayesinde.
Uçaklar çakılınca…
Pilotlar yüzünden.
Kol bacak nakli…
Hükümetimiz sayesinde.
Nakiller rahmetli…
Doktorlar yüzünden.
Süt dağıtılınca…
Hükümetimiz sayesinde.
Süt bozuk çıkınca…
Psikolojisi bozuk çocuklar yüzünden.

*

Kandil vurulunca…
Hükümetimiz sayesinde.
Uludere vurulunca…
Hava Kuvvetleri yüzünden.

*

İstifa eden Hava Kuvvetleri Komutanı için, önemli değil deyip, Hava Kuvvetleri Komutanı olması gereken orgeneral’i hapse tıkıp, terfide birinci ve ikinci sırada bulunan korgeneralleri tutuklatıp, Hava Kuvvetleri’nde orgeneral kalmadığı için, mutlaka orgeneral rütbesine yükselmesi beklenen iki korgeneral’i yerinde saydırtıp…
23 senedir, tekrar yazayım, 23 senedir muharip görev almayan, normalde beş sene yeterliyken, tuğgeneral olmak için bile dokuz sene bekletilen, filo komutanlığı verilmeyen, 10 senedir Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda bulunmayan, kariyeri ulaştırma ve lojistikten ibaret olan, emekliye ayrılmasına kesin gözüyle bakılan korgeneral’i, apar topar orgeneral yapıp, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na oturtan kim?
Ben heralde!

Castiel_
26-05-2012, 05:47
En baştan söyleyeyim bu yazı beni bağlamaz..

AKP Genel Başkan Yardımcısı, AKP’li İçişleri Bakanı’na ait gayri insani sözlerin, AKP’ye ait bi yaklaşım olmadığını açıkladı. “Bizi bağlamaz” demeye getirdi.

Tıpkı, AKP’li belediye başkanı, Güneydoğu’dan kuma alalım dediğinde, AKP Grup Başkanvekili’nin “bizi bağlamaz” dediği gibi... Ki, zaten, AKP’li bi başka belediye başkanı, Mustafa Kemal Atatürk’ün nonoş olduğunu ima eden fıkrayı anlattığında da “partiyi bağlamadığı” açıklanmıştı.

*

Bi AKP milletvekili, bizi 40 sene fişlediler, şimdi biz onları fişliyoruz dediğinde, bi AKP grup başkanvekili, kendi sözleridir “bizi bağlamaz” derken... Öbür AKP milletvekili, AKP’ye karşı çıkanların kanını tahlile göndermek lazım, bu kanı bozuklar her yerde olabilir dediğinde, öbür AKP grup başkanvekili, kendi görüşleridir “bizi bağlamaz” demişti.

*

Hatırlarsınız... AKP’nin kapatılma davasında, AKP savunma vermiş, AKP’li TBMM Başkanı’nın dindar cumhurbaşkanı seçeceğiz gibi laflarının “partiyi bağlamadığını” belirtmişti. Aynı AKP’li TBMM Başkanı, aynı AKP’de Başbakan Yardımcısı’yken, bu sefer, Deniz Feneri’ne adı karışan RTÜK Başkanı’nı istifaya davet etmiş, AKP’li Başbakanımız, Başbakan Yardımcısı’nın kişisel kanaatinin “hükümeti ve partiyi kesinlikle bağlamadığı”nı izah etmişti.

*

Böylece, Bülent Arınç, hem milletvekili, hem TBMM Başkanı, hem de Başbakan Yardımcısı’yken AKP’yi bağlamayarak, erişilmesi
güç bi rekorun sahibi oldu.

*

Tek hamlede rekorun hasosunu kırmak ise, AKP’nin medyadan sorumlu genel başkan yardımcısına nasip oldu. Başbakan’ın ekümenik meselesi bizi bağlamaz şeklindeki sözleri sorulunca, Başbakan’ın görüşleridir, “Başbakan bizi bağlamaz” dedi!

*

Gerçi haklıydı bi nevi.Mesela, Başbakanımız Kürt açılımı sırasında, Ahmet Türk’le AKP Genel Başkanı sıfatıyla görüştü...
Ki, Başbakan’ı bağlıyorsa, AKP Genel Başkanı’nı bağlamasın, AKP Genel Başkanı’nı bağlıyorsa, Başbakan’ı bağlamasın.

*

E tabii, o bağlamaz, bu bağlamaz, hep aynı terane, sıkılmıştık... İşte tam o sırada, AKP’li Başbakan Yardımcısı çıkıp, DTP tahrik ediyor deyince, AKP’nin eski genel başkan yardımcısı çıktı, “beni ırgalamaz” dedi. Hayatımıza renk kattı.

*

Ama, AKP’deki en şahane “bağlamaz” AKP’li Sanayi Bakanımızın “bağlamaz”ıydı... Çin mallarını boykot çağrısı yaptı. Sadece 30 dakika sonra... Bakanımız’ın Bakanlığı’ndan, Bakanımızın kişisel görüşüdür, “Bakanlığımızı bağlamaz” açıklaması yapıldı!

*

İyi de birader...
Kimi bağlıyor derseniz?

*

Onu da, şimdiki AKP’li Spor Bakanımız açıklamıştı: Ak Parti mi diyeceğiz, AKP mi diyeceğiz? Adı Haşmet olan adama, boyu kısa diye başka bir isimle seslenme hakkına sahip olmadığımız gibi, adı Aydın olan kişiye de karanlık diye seslenme özgürlüğümüz yoktur. Partimizin adı, Ak Parti’dir. AKP demeye hakları yoktur. Tüm muhatapları bağlar. “Beni bağlamaz” diyenleri de bağlar!

NOT:
Bilmiyorum gari sizi ne bağlar ama... İsim-Şehir-Bitki’nin ilk imzasını bugün saat 14.00’te Suadiye D&R’da atıyoruz.

Castiel_
27-05-2012, 05:53
Adanalıyık..

Hayat bu. Cilveli.

Çıkışı da var. İnişi de.

Efsane’ydik. Avrupa kapısını Türkiye’ye biz açtık. Dedim ya, bahar da var, kış da… Dara düştük. Başıbozuk kaldık. Dinç Bilgin sahip çıktı. Yüzümüz gülmeye başlamıştı ki, Dinç Bilgin’i hapse tıktılar. Borçları bize yıktılar. Mallarımızı haczettiler. Elektriğimizi suyumuzu bile kestiler. Nefessiz bıraktılar. Önce ikinci lige, sonra üçüncü lige, peşinden amatöre düşürdüler. Eşya gibi sattılar bizi. Yılmadık. Küllerinden doğan İzmir gibi, küllerimizden doğduk. Üç, iki derken, yeniden birinci lige ulaştık. Eminiz, seneye süperlig’deyiz. Çünkü… Vücudumuza sahip olabilirler ama, ruhumuza asla… Alayına isyan, göz göz Göztepe!

Ve, bugün…
Adanalıyık.

Niye dersen… Kader ortağıyız. İkiz bile denebiliriz. Başımıza ne geldiyse, onun başına da aynısı geldi. Efsane’ydi. Dara düştü. Başıbozuk kaldı. Cem Uzan sahip çıktı. Yüzü gülmeye başlamıştı ki, Uzanlara el koydular, borçları Adana’ya yıktılar. İzmir’den intikam alırcasına, Adana’yı da haczettiler, elektriğini suyunu kestiler. Nefessiz bıraktılar. Bataklığa saplanır gibi, Göztepem’den bir sene sonra, ikinci, üçüncü lige düştü. Yılmadılar. Amatörün tabanına vurup, zirveye sıçramayı başardılar. Kasımpaşa ile süperlig bileti için maça çıkacaklar.

Aynı yolun yolcusuyuz.
Geri dönüş için…
Adanalıyık.

Hani hep, itirazı olana “kusura bakmasınlar” der ya Başbakan… Kasımpaşa da, kusura bakmasın. Sizin arkanızda koskoca başbakan var. Biz ise, sıradan, Allah’ın adamıyık!

(Parantez açalım… Kasımpaşaspor’un sahibi, eski patronum Turgay Ciner. Göztepe’nin eski sahibi, eski patronum Dinç Bilgin’di. Adanaspor’un eski sahibi de, eski patronum Cem Uzan’dı. Bu üç eski patronumun da beni işten kovmuş olması, futboldan ne kadar anladıklarını gösteriyor! Şaka tabii şaka, ben de olsam ben de kovardım beni. Kapa parantezi.)

Göztepem’le Adanam’ın ekstra kader ortaklığına gelince… Kendilerine ait belediyelerin spor kulüplerine şakır şakır para harcıyorlar, Wembley gibi statlar yaptırıyorlar. Kendilerine ait olmayan İzmir ve Adana belediyeleri ise, şehir kulüplerine üç kuruş destek olmaya kalksın, anında müfettiş ordusu gönderiyorlar. Fair play’e bak! İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’na 400 sene hapis istiyorlar. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı’nı görevden alıp, hapse tıktılar.

Netice itibariyle…
35’in kalbi 01’le.

Ver elini bilader.
Adanalıyık bugün.

Yeşim Sarıtaş
27-05-2012, 10:14
Klasik kemalist izmirli bi yazıcı. Yazar diyemiyorum çünkü.

Paranoyak Fare
27-05-2012, 11:50
Allah'tan küçücük çocuklara tecavüze yeltenenlerden değil.
Allah öyle haysiyetsiz yazarlan korusun bizi.
Amin!...
değil mi bacım?

Castiel_
27-05-2012, 23:36
Klasik kemalist izmirli bi yazıcı. Yazar diyemiyorum çünkü.

Zoruna mı gitti anacım İzmir'liyiz yazarız Kemalistiz.. Hadi çek arabanı şimdi..

Castiel_
30-05-2012, 03:57
'Cobe’yi pilot Wozniacki’yi de hostes yaptın mıydı teyk of poziyşın hayırlısıyla...'

Ball bearings...

Absord axial loads
Roller bearings...
Absord radial loads
2 sumps
Fan frame and...
Turbine rear frame
1 fan stage
3 or 4 booster stages
High pressure compressor
9 rotor stages
4 variable stages
5 fixed stator stages
High pressure turbine
Single-stage turbine nozzle
Single-stage turbine rotor
Single annular combustor
Dual annular combustor
Low pressure turbine
3 gearbox arrangements
24 fan blades, 61 inch
38 fan blades, 60 inch
6 stage booster
Hydromechanical unit
Main engine control
WF, VBV, VSV, HPTCCV
Aynı zamanda PMC filan...
Power management control
Electronic unit yani.

*

Hani şu, insan gibi çalışıp, insan gibi maaş isteyen Türk Hava Yolları personeli, haklarını alabilmek için iş yavaşlatma eylemi yapıyor ve “teknik ekip” de eyleme destek veriyor ya...

*

İşte o “teknik ekip”in baktığı motorlardan birinin “teknik” özellikleri bu... CFM56’nın.

*

Gerçi, oto sanayi’de tamponu kaldırtıp, çift egzost taksak daha şık durur ama... Kabaca 900 küsur sayfa. Detaya girersen, 10 bin sayfayı buluyor. Tadımlık verdim. Kullanım kılavuzunun Türkçesi yok.

*

E diyebilirsiniz ki...
Nasıl anlıycaz?

*

E “defolup gitsinler, onlar olmadan da uçarız biz” diyen arkadaşlara sorun birader... Anlatsınlar.

the night
30-05-2012, 04:31
Koy bu adamı muhalefet olsun işte.

Paranoyak Fare
31-05-2012, 14:17
Üçüncü Köprü

Pek makbuldür üç…

vatan millet sakarya
at avrat silah
yol su elektrik
kulak burun boğaz
90 60 90
domates biber patlıcan
kestane gürgen palamut
göz gez arpacık
zincir takoz çekme halatı
fizik kimya biyoloji
eti eti eti
boş ol boş ol boş ol
iki dirhem bir çekirdek bile, üç.

*

Atos Portos Aramis mesela… Halbuki, Dartanyan da var. Ama, onu da sayarsan dört eder ki, kafamız karışır, aklımızda tutamayız.
Üç silahşörler denince…
Şırrak, birimiz hepimiz, hepimiz biliriz.

*

Mangalda kül bırakmayız…
Breh breh breh.
Şaşarız, vay vay vay.
Alkışlarız, şak şak şak.

*

E hat trick itibariyle…
İki köprü bünyede rahatsızlık yaratıyordu.
Üçüncüsü şarttı.
İhalesi tamamlandı.
Bi ismi eksik kaldı.

*

Müteahhidi İtalyan olduğuna göre “Veni Vidi Vici” köprüsü desek, sezar’yene gıcığız, olmaz.

*

“Yetmez ama evet” köprüsü desek…
Hele bunu bitirelim hayır’lısıyla.
Gerisini düşünürüz sonra.

*

Olan biteni görmeyen duymayan konuşmayan’ları onurlandırmak için “üç maymun” köprüsü desek, ağzını kulağını tıkayıp oturur oturmasına da, direksiyon bu…
Gözünü kapatarak nasıl geçsin?

*

Hazır Boğaz’ı başka tarafa taşıyorken “Cebesiz Tarık köprüsü” desek?
Tarık kim, niye cebesi yok filan…
İzah ederken sıkıntı yaşanır.

*

Yarın öbür gün satması kolay olur diye Sülün Osman köprüsü desek, yanlış anlaşılır.

Altından gemicikler geçecek, minimalist yaklaşıp “köprücük” desek, yakışık almaz.

*

İyisi mi…
“En az üç” olsun ismi.

Castiel_
01-06-2012, 18:04
Bembeyaz ekmeğini maden ocaklarının zifiri karanlık dehlizlerinden çıkaran babanın, evladıydı. Bi yandan çalıştı, bi yandan okudu, öğretmen oldu.

İlk görev yeri, ücrada, patikadan başka yolu olmayan bi köy, gitti. 1980… Darbe. Solcu dediler, tutuklandı. Yattı. Çıktı. Sürüldü. Ordan oraya. Defalarca. Soruşturma açıldı. Aklandı. Dava açıldı. Kazandı. Senelerce boğuştu, hepsinden haklı, hepsinden tertemiz çıktı. Doğru bildiğini söylemekti tek suçu… Aşık oldu. Evlendi. Eşi de öğretmendi. Oğul doğdu. Ulaş. Okuttu. Bize emanet etti, İzmir’e, Ege Üniversitesi’ne gönderdi. Emekli oldu. Taksitle anca iki göz oda, ev aldı. Tapusunu eşinin üstüne yaptı. Hayatı boyunca parasızlık çekmiş, parayla hiç işi olmamıştı. Ödenmeyeceğini bile bile arkadaşlarına kefil oldu, ödediği borçların haddi hesabı yoktu. Hiç otomobili olmadı mesela. Öğrencileriydi onun serveti…
Bi de, Tukaş.

*

Kurzhaar cinsiydi. Sevimli mi sevimli, kahverengi burun, beyaz kırçıllı, yelpaze gibi koca kulaklar. Yavruyken getirmişlerdi, Tukaş salça kolisinde… Güldü. E adıyla beraber gelmiş, Tukaş olsun adı dedi. Can yoldaşıydı. Avcıydı çünkü. Ama, avcılığı da bi acayipti. Vuran değil. Kurtaran. Bi defasında yaralı geyik buldu, evine getirdi, tedavi etti, doğaya saldı; yaban hayatı koruma derneklerinden sayısız ödülü vardı. Atmaca beslerdi. Büyütür, bakar, günü gelince özgürlüğe uçururdu, hiçbir canlı tutsak olmamalı derdi. Çevreciydi. Artistlerinden değil. Aktiflerinden. Derelere santral kurulmasına karşıydı. Vatan topraklarının peşkeş çekilmesine itirazı vardı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın yalakalığı, ona göre değildi. Tırsmaz, yüreğini ortaya koyardı. Baktılar, susmuyor. Gözüne gaz sıktılar. Öldürdüler.

*

Öğretmen gitti…
Hayata küstü Tukaş.
Şalteri indirdi.

*

Kefen içindeki arkadaşı, evinin şuncacık mesafesinde toprağa verilirken, en öndeydi. Sabaha kadar nöbet tuttu kabir başında, kokladı toprağı, inledi… Bi daha asla gitmedi. Yanından bile geçmedi. Yemeyi içmeyi kesti. Yedisinde mevlit okunana kadar, yuvasından çıkmadı, ağzına tek lokma sürmedi. Kahkaha dolu gözlerinde, artık sadece hüzün hakimdi. Halk Festivali yaptılar bi süre sonra, öğretmen’i andılar, sanki telefonla davet edilmiş gibi, koştu, yürüyüşe katıldı iyi mi.

*

Ve…

*

Oğul, okul için mecburen İzmir’e döndü, anne, oğlu’na taşındı, incir ağacı dikilen baba ocağında, amcanın yanında kaldı Tukaş… Zorla ağzına tıkıştırılıyor ama, yemiyordu, iğne ipliğe dönmüş, iyiden iyiye zayıflamıştı. Yalvarıp, yakarıyor, hiç olmazsa birazcık değişiklik olsun, hayata bağlansın diye av’a götürmek istiyorlar, çok sevdiği, uzman’ı olduğu halde, gitmiyordu. Mecali yoktu. Bırak ava eşlik etmeyi, gezintiye çıkmayı bile istemiyordu.

*

Taa ki, o sabah…

*

Amca ve dostları, bagajı yüklerken, fırladı yerinden aniden, eski günlerdeki gibi, atlayıverdi arka koltuğa… Şaşırdılar. Sevindiler aynı zamanda, okşayıp, öptüler onu. Ama, suratlarına bile bakmadı. Yol boyunca sessizdi, pencereden dışarı baktı hep, dalgııın dalgın… Vardılar. Az biraz iz takibi. Avucunun içi gibi bilirdi oraları… Buldu hedefi. Arkasına dolandı, havlaya havlaya, sürdü namluların ucuna. Drannn… Boynuz gibi azı dişlerine sahip, azılı tabir edilen, erkek yaban domuzu vurulmuştu. Düşmedi. Ölmez hemen. Bilen bilir, yaralıyken, en tehlikeli halidir. En iyi de, Tukaş bilirdi. Senelerin tecrübesi. Normalde, yaklaşmaz, etrafında dans eder gibi döner dolanır, çıldırtır, bitirici vuruş gelene kadar dikkatini dağıtırdı.

*

Öyle yapmadı maalesef… Direksiyonu tam gaz uçuruma sürer gibi, üstüne yürüdü, karşısına dikildi, dişlerini kılıç misali sallayan domuzun burnunun dibinde, heykel gibi çakıldı, bekledi. N’apıyorsun çığlıkları nafile, kılını kıpırdatmadı, kararını çoktan vermişti, bile bile kestirdi kendini.

*

Hasretten ölemeyince…
Kahrına son vermişti Tukaş.

*

Hani, Mustafa Kemal’e vefalı, ideallerine sadık, kalemini satmayan gazetecilere “köpek” filan deniyor ya bugünlerde… Tukaş kadar “insan” olsak, yeter.

Castiel_
02-06-2012, 04:54
Vaaziyet

Medya fırını, 11 ay kimsenin arayıp sormadığı ilahiyatçıları “pide” gibi sadece ramazanda ekrana çıkarırdı. Şimdi, maaşallah 365 gün açık oturumdalar, spikerlerden fazla çıkıyorlar.

*

Mesela, sezaryen tartışılıyor.
Bi televizyonda...
Doçent ilahiyatçı.
Bi televizyonda...
Profesör ilahiyatçı.

*

Üşenmedim saat tuttum.
Jinekoloji hekimini 5 dakka konuşturup, lafı ağzına tıkadılar, müftü’yü 25 dakka... Nereyi zaplarsan zapla, karşına tıp otoritesi imam çıkıyor, tabip odaları’na mikrofon bile uzatılmıyor.

*

Kendi payıma, balon’un nasıl uçtuğunu henüz kavrayabilmiş değilim, boeing uçuran teknisyenlerin iş bırakma eylemini ilahiyatçılarla masaya yatırdılar; dinimizde grev var mı filan.

*

Hatırlarsınız, 1 Mayıs’ta antikapitalist çarşaflılar, inşallah sosyalizm gelecek pankartıyla yürüdü, DİSK’e soracaklarına, Diyanet’ten görüş aldılar. Ki, memur sendikacısı zaten badem.

*

Mütedeyyin topçumuz, cinci hoca’dan şike fetvası istedi, baro’ya kamera göndereceklerine, ilahiyat fakültesi’nden canlı yayın yaptılar. Cüppeli Ahmet sevabına derbi duası okuyup, basına üflemese, Aziz Yıldırım haber bile yapılmıyor.

*

Geçenlerde, bedelli askerlik mevzuu pek revaçtaydı, helal olup olmadığını ilahiyatçı’ya danıştılar. Hiç bi şeyi kadına sormazlar, askerliği sordukları ilahiyat profesörü kadın’dı iyi mi!

*

Peki, botoks caiz mi?
Erkek ilahiyatçı’ya soruyorlar.

*

Yoga haram mı...
Reiki günah mı...
Feng Shui’ye el attı Diyanet.
Pilates’e şimdilik dokunmadı.

*

GDO’lu ürünler.
Suni tatlandırıcı.
Karatay diyeti.
Lütfen açın interneti bakın, Starbucks’ın kahvelerini bile ilahiyatçılarla tartışıyorlar.

*

Velhasılıkelam...
Ulemaya soralım deniyordu.
Hayaldi, gerçek oldu.

*

NOT:
İsim-Şehir-Hayvan için kısmet olmamıştı, İsim-Şehir-Bitki için Bursa’dayız. Dört duble iskender, üstüne yarım kilo kestaneşekerinin ardından komaya girmezsem...
Saat 14, Korupark D&R’dayım.

sHakirD
02-06-2012, 13:41
Helal gıda tartışmasını kim yapacak avukatlar mı? Gerizekalı diyesi geliyor insanın...

Castiel_
05-06-2012, 19:57
Fazıl say say bitmez

Mesele sırf…

Fazıl Say değildir.

*

Biat etmediği için, ha bire mahkemeye verilen, sahneden çok duruşmaya çıkmak zorunda kalan Müjdat Gezen meselesidir.

*

Levent Kırca meselesidir aynı zamanda… Sana ne güzel abim, THY çalışanlarına destek vermeye gideceğine, iktidarı yağlamaya gitseydin daha iyi olmaz mıydı diye sordum, müteahhit bile olurdum dedi.

*

Mehmet Aksoy’un ucube’sidir mesele… Zekâsının önünde ceket iliklediğim Ferhan Şensoy’a “akıl fukarası” denmesidir. Mikrofonu uzattığında doğru bildiğini söylüyor, başımıza iş açıyor diye, Tarık Akan’a, Rutkay Aziz’e, Genco Erkal’a, Zeki Alasya’ya ambargo meselesidir.

*

Bedri Baykam mesela.
Neden bıçakladılar sanıyorsunuz…
Tablolarını beğenmedikleri için mi?

*

Gülriz Sururi’nin servetini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlaması… Altan Erkekli’nin, sanat soru sordurur, soru sormayan bireyler yetişsin isteniyor, aldatmaya kandırmaya yönelik politikalar uygulanıyor, demesi… Tuncay Özinel’in sanki başka mevzu yokmuş gibi, Uyan Gazi Kemal’i sahnelemesi… Şu yaşında lay lay lom gezip, malı götürmesi gerekirken, oyuncular sendikası başkanı olan Memet Ali Alabora, mesele değil de nedir?

*

Yıldız Kenter’dir.
Fatma Girik’tir.
Türk parasının sahte olup olmadığını anlamak için ışığa tutarız, eğer içinde Atatürk varsa, o para gerçektir, ne mal olduklarını anlamak için, insanları da ışığa tutun, içinden Atatürk geçmeyen insanlara paye vermeyin, iltifat etmeyin, diyen Ali Poyrazoğlu’dur asıl mesele.

*

Sivil darbe’yi kaleme alan Ataol Behramoğlu’dur. Padişahım Çok Yaşa’yı yazan Muzaffer İzgü’dür mesele… 86 yaşındayım, böyle rezalet görmedim diyen Fikret Otyam’dır.
Nihat Genç’tir.

*

Benim canım Arif Sağ’ımdır, Rahmi Saltuk’tur, işini gücünü bırakıp, işçileri iş, dertlerini dert edinen Edip Akbayram’dır… Mustafa Kemal’i sevmeyenle ahbaplık etmem, yere tüküren, kadın döven beni dinlemesin, sanatçı dalkavuk olmamalı diye haykıran Volkan Konak’tır mesele.

*

Leman’dır Penguen’dir.
Uykusuz’dur mesele.

*

O nedenle, aman diim…
Uykunuza dikkat edin.
Okumayın.
Seyretmeyin.
Dinlemeyin.

*

Toki evi alın bu arada…
Dolar biriktirin.
Altın istifleyin.
Devamlı doğurun.
Çocuklarınıza…
Bu “değer”leri öğretin.
Baleye filan gitmeyin sakın.

mayred
06-06-2012, 04:45
Helal gıda tartışmasını kim yapacak avukatlar mı? Gerizekalı diyesi geliyor insanın...

O yazıda helal gıda kelimesi - tartışması - nerede ? Kör diyesi geliyor insanın...

Paranoyak Fare
06-06-2012, 13:26
Ev hanımları dikkat… İçten yanmalı motorlara hava filtresi almak için uygun bi mevsim değil

Enflasyon eksi çıktı.
Tek haneye düştü.
*
TÜİK’in resmi verilerine göre…
*

Şemsiye mesela.
Ucuzlamış.
Hemen alın bence.
Plajda açarsınız.
Mayo yerine…
Çizme giyin.
Battaniye fiyatı da cazip.
Ağustosta sarınırsınız.
*
Dondurma, ocak-şubat aylarında uygundu, bugünlerde hem pahalı, hem de çabuk eriyor, kışın yalayın… Limon yüzde 30 zamlanmış, pas geçin, ucuzlayana yönelin, salataya lokum koyun.
Sıkın, lokumata yapın.
*
Kitap kazık, boşverin.
Tuvalet kağıdı ehven.
Onunla idare ediverin.
*
Diş hekimi tarifesi yanına yaklaşılacak gibi değil… Allah’tan veteriner makul.
*
Türban her mevsim ucuz.
Takın.
Etek her mevsim pahalı.
Sakın.
*
Tayyare bileti yükselmiş.
Vapurla uçun Van’a.
Hazır, yurtdışı turları yarı fiyatına inmişken, çekin emekli maaşınızı, New York’a gidin, ordan Milano’ya geçin, ver elini Barcelona, çocukları da Amsterdam’a gönderin.
*
Senin ev sahibi Londralıysa, orasını bilemem, burdaki ev kiraları zamlanmamış, ev kiraları!
*
Mezara mı götürücen bu kadar parayı… Bak, TÜİK’e göre, inanılmaz gerilemiş mücevher fiyatları… Yengeye al şöööle, kuru soğan büyüklüğünde bi pırlanta, yakışır parmağına.
*
Yumurta da acayip ucuzlamış, ki… Ucuzladığı, cep harçlığı bile olmayan gençlerimizin teşekkür mahiyetinde bakanlarımızın kafasına atmasından belli.

*
Ev hanımlarını mutfak ihtiyaçları konusunda özellikle uyarıyorum, içten yanmalı motorlar için hava filtresi
yüzde iki zamlanmış, almayın. Çok zaruriyse tülbentle halledin.
*
Alüminyum levhaların endeksi de çökmüş adeta… Bu fiyata bulmuşken, kaçmaz, oturma odasına sağa dönülmez levhası taktırdım, tuvalete de taşıt giremez’i astım, misafirler pek memnun.
*
Benzin ucuzlamış iyi mi!
Kuruş muruş değil ha…
Yüzde yedi.
Hâlâ utanmadan, dünyanın en pahalısı filan diye yazıyor bazı şerefsizler… Gözleri var görmezler diyeceğim ama, gözüne gözlük zamlanmış maalesef.

*
Halbuki, dün bizim gazetede manşetti. Gördüğünü iki katı büyüten, iki lokma yiyince, iki tabak yemişsin gibi hissettiren, büyüteçli gözlük icat etmiş Japonlar… Avanta kömür yerine bu gözlükten verdin miydi, sen asıl o zaman gör ahalimizdeki ziyafeti, afiyeti.

--------------------------------------------------------------------------------
yazın paltoya göre kışında bikiniye göre enflasyon hesaplayanlara kapak mahiyetinde.
ekonomik büyüme böyle oluyormuş demek ki.

Castiel_
07-06-2012, 16:46
RANDEjaVU

- Hoş geldin kaynak efendi.

- Hoş bulduk oynak bey.

- Geç otur şöyle lütfen… Sana cibiliyetsiz, yüz karası, seviyesiz, vizyonsuz, dik duramayan, çapsız, yeteneksiz, sığ ve iftiracı dediğim için kusura bakma n’oolur, miting atmosferi filan, malum.
- Rica ederim… Sen de sana ahlaksız, ikiyüzlü, zalim, omurgasız, gözü dönmüş, küstah, insanda biraz utanma olur, vicdansız, hayatımda bu kadar yalancı görmedim dediğime bakma lütfen, gönül koyma.
- Yok canım, siyasette küslük olmaz, sen bana din tüccarı, geri kafalı, ormanda mı yetiştin diye sorunca, ben de sana mecburen, sen ne diyorsun be, amatör şeyhülislam, fırıldaklığı bırak, kıvırmadan konuş, oy kullanmayı bile beceremedin, akşam ne yediğini hatırlıyor musun diye sormak zorunda kalmıştım, men dakka dukka hesabı… Ne ikram edebilirim?
- Orta kahve mümkünse… E tabii, sen bana, edepten adaptan uzaksın, bu tertemiz alnımı senin o lekeli dudaklarına sürdürmem, etrafa zehir saçıyorsun, ruh halin hastalıklı deyince, bana da, kul hakkı yiyenin alnı temiz olmaz, bunun elleri de temiz değil, yatacak yeri yok, kıvırma olur da 180 derecelik kıvırmayı bunda gördüm, tipik bi vaka, maskeni indireceğim demekten başka çare kalmamıştı haliyle… Bu kadar lafın üstüne, bi bardak da soğuk su rica edebilir miyim?
- İstersen psikolojik süt vereyim, sütlü kave olsun! Şaka şaka, suratını asma… Bak şimdiden söyleyeyim, havaya bakıcam, görüşmemiz olumlu karşılanmadıysa, salı günü sana giydiricem haberin olsun, dürüst ol dürüst, istismarcı falan diycem, aman diim darılma.
- Boşuna şark kurnazı demiyorum sana! Ben de iki tane konuşma hazırladım zaten salı derbisi için… Birinde umutlu olduğumu söyliycem, diğerinde umut simsarı olduğunu anlatıcam, duruma göre artık.

- Abi, arada sana da köstebek demiştim, kurban olayım kırılma, hakaret olarak şeyetme yani.
- Canın sağ olsun… Ahlak yoksunu, çirkin, müfteri, külliyen yalancı dememe cevap vermeyip, mevzuyu uzatmadığın için asıl ben sana teşekkür ederim kardeşim.

- Milleti de üzüyoruz bu halimizle…
- Halk da kahroluyor…
- Millet öfkeleniyor bizim yüzümüzden.
- Halk da dolduruşa geliyor.
- Benim milletim.
- Halkım.
- Toplum mu desek acaba?
- Onu öbürleri diyor.
- En güzeli Türkiyeli.
- O olabilir.

- Uzlaştığımıza göre, tamamız galiba. Ben benimkileri tembihledim, şahane şeyler konuştuğumuzu yazacaklar. Ama, sen de, hani sen seçildiğinde masaya çıkıp alkışlayan arkadaşın kulağını çek biraz.
- Merak etme, benimkiler seninkilerin tivit’lerini takip ediyor, ona göre pozisyon alacaklar… Ama, sen de şu gözlüklü şişko’yu uyar azıcık, yalakalık yapayım derken kantarın topuzunu kaçırıyor.

- E müsaade isteyelim yavaş yavaş.
- A-aaa, olur mu, oturuyorduk daha…
- Kalkalım kalkalım, anca gideriz.
- E peki madem, ama bak bunu saymayız ona göre, gene bekleriz.
- Eksik olmayın.
- Var olun.
- İyi ki varsınız.
- Buyrun çıkalım.
- Siz önden lütfen.
- Rica ederim.
- İstirham ederim.
- Allah aşkına…
- Ant verdim.
- Ölümü öp.

Paranoyak Fare
07-06-2012, 20:54
biri gundi diğeri de davos kedisi...
al külah ver takke
tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş
alan razı veren razı

Castiel_
08-06-2012, 18:26
Bu işleri kimbiliiiir?

Akil adam adayım…

Kiboş.

*

Kinaye değil.
Samimi görüşüm bu.
Açılım’ı kime danıştıysanız…
Onlardır akil adam.

*

Nihat Doğan’dır mesela.
Kanaat önderidir.
“Yüzde 15-20 ahmak kesim var” dediğine göre, akil’i ondan iyi kim bilebilir?

*

Dolmabahçe’deki galetaya sarılı pastırmalı kahvaltıda, kimisi Başbakan’ı yakalamışken “telif haklarıyla ilgili problemleri”ni anlatmıştı, kimisi de “niye havalimanlarında VIP salonlarını kullanamıyoruz” diye sitem etmişti… İsim vermeyeyim, bi tanesi “söylenenlerin çoğunu anlamadım ama, çok güzel şeyler söylendi” demişti. Daha ne akil adam arıyorsun?

*

İktidar…
Demet Akalın’a danıştı.
Muhalefet…
Ondan iyisini mi bulacak?

*

(Bu satırları yazarken telefonla aradılar bi televizyondan “akil adamlar hakkında ne söylemek istersiniz?” diye sordular. “Cengiz Kurtoğlu’ndan dostlar tavernasını söyleyeyim” dedim. “Anlamadık?” dediler. “Uymadıysa, Bülent’ten ablan kurban olsun sana’yı söyleyeyim” dedim. Şırrak diye suratıma kapattılar. Niye kapatıyorsunuz? Açılım’ı onlarla açarken iyiydi de, şimdi mi kötü?)

*

Recep İvedik’e ben mi danıştım kardeşim? Kırkpınar cazgırı Pele Mehmet mani okumadı mı, Ahırkapı Roman Orkestrası çalmadı mı, Balık Ayhan söylemedi mi… Alkışlamadın mı?

*

İtiraz edenlere inat “İki Cihanda Lekeli Komisyonu” olsun adı…
“Akil” vereni çok olsun.
Sezen de başkan olsun.

Paranoyak Fare
08-06-2012, 22:09
üstad giydirmeye devam ediyor.

BOCA
09-06-2012, 13:15
Başbakanımız “Cumhurbaşkanı dediğin, partili olmalı” dedi.

* * *

İsmet İnönü’nün arkasında partisi vardı.
Hatta, ordusu da vardı.
Celal Bayar’ın partisi vardı.
Cemal Gürsel’in ordusu vardı.
Cevdet Sunay, genelkurmay başkanı.
Fahri Korutürk, kuvvet komutanı.
Kenan Evren’in ordusu vardı.
Turgut Özal’ın partisi vardı.
Süleyman Demirel’in partisi vardı.
Abdullah Gül’ün partisi var.

* * *

Ahmet Necdet Sezer?
Türkiye’nin ilk ve tek “partisiz”, gerçek manada “sivil” cumhurbaşkanıydı.

* * *

Var mı çocuklarının ismini bilen mesela? “Kızı Hülya” diye başlayan bi cümle kursam, kaçınız itiraz edebilir, Hülya değil de, Gülay diye? “Oğlu Hakan” desem… Var mı nerede çalıştıklarını bilen? Babaları Çankaya’dayken VIP’e girdiklerini gören? Elalemin yatında, otelinde rastlayan?
First lady desen… Cebinden giyiniyordu, hâlâ cebinden giyiniyor. İnsan bi Atıl Kutoğlu, Sevan Bıçakçı filan ayarlamaz mı? Yani, affedersiniz ama, ne biçim öğretmensiniz hanımefendi… Bu şekilde mi örnek olmalıydınız öğrencilere?

* * *

Hayali ihracatçı yeğenini duydunuz mu hiç? Devlet kredisiyle ihale kapan kuzen, alışveriş merkezinde mısır tezgahı açan kayınço? Sen benim kim olduğumu biliyor musun diye rüzgar yapan müteahhit kanka, oraya buraya müdür olarak sokuşturduğu komşu? Hamili kart yakinimdir diyen damat? Nerde kardeşim, parmağında kuru soğan büyüklüğünde pırlantalarla şatafatlı pozlar veren gelin?

* * *

Mücevher, saat, tablo, heykel… Kendisine hediye edilen 1243 parça’nın 1243’ünü de bıraktı köşkte! İnsanın içi gidiyor, al götür evine di mi… Götürmedi.

* * *

Avantaları bıraktığı gibi, papelleri de bıraktı. Kafana göre savur denilen ödeneği harcamadı. 46 trilyon liracık. Yetim hakkı dedi, babalar gibi satan Maliye’ye iade etti.
Ye, yemedi, gez, gezmedi…
Bırak biz yiyelim, ona da izin vermedi.
Zaten, kırmızı’da durmasından belliydi. Kaymakam bile durmuyor, İsveç mi burası, koskoca devletin başı… Niye duruyorsun? Normalde, vatandaşı çiğneyip geçmeliydi.
14 makam aracını geri verdi. Halbuki, oturma odasına Mercedes’le, mutfağa jip’le gitmeli; uçağına bavul olarak bile almadığı gazetecileri bahçede limuzinle gezdirmeliydi. Yazları, Okluk’a geçmedi.

* * *

Oğlu evlendi, elektrik faturasına kadar kendi kesesinden ödedi. Eşi bileğini kırdı, röntgen kuyruğuna girdi. Annesi vefat etti, sivil plakayla gitti, camide flap flap fors yapmadı, taziye ilanı vermeyenlerin defterini dürmek için, kenara not etmedi.
Aşçıyı, garsonu azalttı. Yerli ürün kullandırttı. Partisiz olduğu için… Resmi davetler hariç, eşe dosta parti vermedi.

* * *

Yalaka basınımız yazmadı ama, aslında “neyi korumaya çalıştığını” tarih yazacak elbette… Vizyon denilen kavramın, Beyaz Saray’a koşup, akıl danışmaktan ibaret olmadığını kanıtladı.
Yeminine sadık kaldı.
Hukuku üstün kıldı.

* * *

E sevilmedi haliyle…
Uymadı bize.
Partili olsun.

Paranoyak Fare
09-06-2012, 19:07
şimdiki dünyanın kaç kucak olduğunun keşfine çıkmış gibi...

Castiel_
13-06-2012, 04:37
Özel

İnsanlar beş senedir içerde, milli irade bir senedir tutuklu... Ahalimiz yeni yeni merak etmeye başladı, nedir bu “özel yetkili” filan?

*

Turşu’dur biraz.

*

Turşu tarifinin delil olmasıdır. Dondurma tarifinin de... Bi sanığa şu soruldu mesela, taze fasulye sever misiniz? Zeus’un deyus, Temel Reis, Garfield ve Buggs Bunny’nin şüpheli şahıs, Hitit kralı Şuppiluliuma’nın telekulağa yakalanmasıdır. Külot var belgeler arasında... Mozart albümü var. Zeki Müren kasetlerinin gözaltına alınması, Nutuk’a el konulmasıdır.

*

Henüz kimseyi yaraladıkları bile görülmemişken, kimisinin kahırdan kanser olarak, kimisinin kalpten vefat etmesidir. Madalyalıların kendi kafasına sıkmasıdır. Delirenler var. Elini ahize gibi tutarak, hücresinde saatlerce hayali telefon görüşmeleri yapanlar var.

*

El bombası olduğu ilan edilen süs eşyasının, el bombası değil, süs eşyası olduğunun anca iki senede kanıtlanmasıdır. Sanıklar tehlikeli, delilleri yok etmesinler diye serbest bırakmıyoruz denirken, en önemli delil olan el bombalarının, büyük tehlike arzediyor diye imha edilmesidir.

*

1873 yapımı... Teee Avusturya Macaristan İmparatorluğu dönemine ait, ahı gitmiş vahı kalmış tüfeğin, uzun namlulu suikast silahı diye tanıtılmasıdır. 1939 model, 73 senelik antika tabancanın, rakamların yeri değiştirilerek, 1993 model oluvermesidir.

*

El konulan dividi’lerin, daha el konulmadan, taaa bir hafta önce kopyalanmış olması; tarih rezaletinin tutanakta kabak gibi ortaya çıkmasıdır. Generalin evinden 28 siidi alınması, emniyette aniden 40 siidi’ye çıkması, e haliyle siidi’lerin doğurmasıdır. İçinde muhteşem deliller olduğu söylenen bazı sidii’lerin de ölmesi, emanette kırılıvermesidir. Tapesi olup, kendisi olmayan dividi var... Ki, terörist fihristinin, teğmenin telefonuna yüklenmesi ve sehven denmesidir.

*

Kamu Güvenliği Müsteşarlığı icat edip, yabancı uzman çalıştırma izni verilmesi ve Amerikalı bi kadın arkadaşın, bizim arkadaşlara “siber” semineri vermesi meselesine, hiç girmeyeyim.

*

Bi albay’ın Rus ajanı kadınla telefon konuşmalarının dökümü var denilmesi, sonradan pardon, yokmuş denilmesidir. İnternette nasıl kadın araklanır? Giriver ek klasöre, detayları var.

*

Profesör Haberal’ın süt ve yoğurt broşürünün delil kabul edilmesidir. Tutukluluğa itiraz eden hakimlerin, şak diye görevden alınıp, alakasız yerlere gönderilmesidir. Tahliye talep eden hakimlerin “villa aldı” gibi palavralarla, manşetlerden infaz edilmesidir.

*

Genelkurmay Başkanı’nın kankası olduğunu iddia eden, helikopter alacağını öne süren, gel gör ki, kontörü bittiği için mesaj atamadığını söyleyen kadının, tanık olmasıdır.

*

Namuslu gazeteciler iftira endişesiyle üç buçuk atarken, ne idüğü belirsiz tiplere, telsizli arkadaşlar tarafından servis yapılmasıdır. Başka başka gazetelerin haberlerine bak, fotokopi gibi olmasıdır. Evi basılacak kişiler, basılmadan iki saat önce, evinin basıldığını TRT’den son dakka’yla öğrenirken... İddianamenin TRT spikerleri tarafından okunmasıdır. Gazeteciler hapisteyken, o hapishanenin ne kadar şahane hapishane olduğunun ballandıra ballandıra anlatılmasıdır.

*

Alman teknik direktör Christoph Daum’un Ergenekoncu olduğunun, kanıt olarak da, Atatürk rozeti takmasının gösterilmesidir. Hasan Tahsin diye birinin var olmadığının... Menemen’de Kubilay’ın kafasını kesenlerin de, aslında Ergenekoncu olduğunun yazılmasıdır.

*

Denize indirilmemiş, adı konulmamış gemilerin, darbe planında yeralması... Firkateynle yurtdışında seyir halinde bulunan subay için, o sırada İstanbul’da toplantıya katıldı denmesidir. Derhal kapatılması istenen derneğin, o tarihte henüz açılmamış bile olması... 1998 senesinde vefat eden generalin, en geç 2003 senesinde darbe yapacağının anlaşılmasıdır!

*

2005’te değişen kanun’un, 2002 tarihli belgede çoktan değişmiş halde bulunması... Kurulmamış televizyon kanalıyla propaganda yapılmasıdır. Biz tetikçiyiz diyenlerin, serbest bırakılması... Yeni Zelanda’dan uçarak, Afganistan’tan koşarak gelenlerin “kaçacak” diye tutuklanmasıdır.

*

Hotantu kabilesinde değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde... Son imza günüme gelen tutuklu subay eşinin, “Oğlunun mezuniyet törenini göremedi, temize çıkacağından adımız gibi eminiz ama, kaybolan günlerimizi bize kim geri verecek? Madonna kadar kıymetli olmasak bile, hiç olmazsa bir iki kelime bizlerden bahsetmeyi düşünmüyor musunuz?” diye sormasıdır.

Castiel_
15-06-2012, 17:42
Akıl tutulması

Boy 1.60 civarı.

Kilo 110’a yakın.

By-pass’lı.
Tansiyon, şeker var.
Prostat kanserinden ameliyatlı.
Yurt gezilerini takip eden gazeteciler şahittir… Bırak merdiven çıkmayı, iki adım atarken bile, tısss tısss, havalı magirus gibi soluk alırdı rahmetli.

*

“Ölümü şüpheli” diyor…
Sağlıklı yaşam için manşet manşet diyet tarifi veren gazetelerimiz!

*

Ki… “Mezarını, ak sakallı, nur yüzlü bi usta yaptı, aniden kayboldu. Kamera kayıtları izlendi, mermer blokların havalanıp havalanıp yerli yerine oturduğu görüldü, ancak, evliya olduğu tahmin edilen usta görülemedi” diye yazmışlardı daha önce…

*

Devlet Denetleme Kurulu ise, “DNA testi” istiyor. Halbuki… Daha bu hafta, Uruguay’dan ithal edilen ve erkek diye kaydedilen inekler doğurdu, buzağılar meme emiyor… DNA testi yapacak olan devletimiz, komisyon kurdu, inceledi, hâlâ, o inekler erkek, doğuramaz diyor.

*

Ve, hazır şüphe’ler kıymete binmişken, eski bi mebus çıktı, Adnan Menderes’in naaşının demir bi kafese konularak denize atıldığını, Anıtmezar’a Yassıada’da ölen bi bekçinin gömüldüğünü söyledi… Ki, dönemin İmralı cezaevi müdürü de, mezar taşlarının yeri değiştirildiği için, Adnan Menderes’in kabrinde Fatin Rüştü Zorlu’nun yattığını anlatmıştı.

*

Kimisi UFO görüyor.
Kimisi casus pelikan yakalıyor.
Kimisi de, dün televizyonda seyrettik, tsunami geliyor diye dağlara kaçıyor.
Varsa iddiaya giren…
Yazayım tivitır’a “Turgut Özal aslında ölmedi, ABD’de yaşıyor” diye, canlı yayında en az üç gün tartışılmazsa, mesleği bırakırım.

*

Dolayısıyla, Devlet Denetleme Kurulu raporunda sanırım tek doğru teşhis var:
Akıl tutulması.

*

Tıp literatüründeki adıyla…
“Vahim” kanseridir bu.

*

Ölüleri rahat bırakın…
Dirilere “idrak” tahlili yapılsın.

cCcmR 1903
16-06-2012, 03:54
Kemal Kılıçdaroğlu, Türkçe Olimpiyatları’na gelen çocukları kabul etti, “isim vermeden” tebrik etti. Deniz Baykal, Türkçe Olimpiyatları’na mesaj gönderdi, “isim vermeden” şükranlarını sundu. Cumhurbaşkanı, Türkçe Olimpiyatları’ndan ödül aldı, “isim vermeden” teşekkür etti. Başbakan, Türkçe Olimpiyatları’na katıldı, “isim vermeden” dön çağrısı yaptı.


*

Olimpiyat Türkçe ama...
İsim yabancı heralde.
Bi türlü verilmiyor.

*

İsim vermeden yazayım bari.

*

Döner mi, bilmem.
Dönerse, İzmir’e döner.

*

Çünkü...

*

Geçen mart ayı. MİT krizi yaşanıyor. Hükümet dahil, herkes “isim vermeden” ne diyeceğini merak ediyor, cevap alamıyordu. İstanbul basını yana yakıla araya ricacılar sokuyor, görüşme talep ediyor, reddediliyordu. İşte tam o günlerde... Sürpriz!
10 gazeteci kabul edildi.

*

Hepsi İzmirliydi.

*

Houston’a gezmeye götürülmüşler, seneye hizmete girecek olan cami, kilise ve sinagog’tan oluşan Barış Bahçesi’ni yerinde incelemişler, e oraya kadar gelmişken, çiftlik’e de götürülmüşlerdi... Ki, komşu kapısıdır zaten Houston’la çiftlik arası, 2 bin 250 kilometrecik!

*

Normalde, her zaman, tüm Türkiye’ye yayın yapan İstanbul basını çağırıldı. Hep öyle olmuştu. Bu sefer farklıydı. İlk kez, yerel basın... İzmirli gazeteciler kabul ediliyordu.

*

Pek heyecanlıydı bizim İzmir basını... İlk kez milli oluyorlardı. Ancak, çiftlik’e girerken, siyasi soru sormamaları konusunda tembihlendiler. Peki ne soralım? “Sadece İzmir” denildi.

*

Vardılar çiftlik’e... Küçük bi gölet gözlerine çarptı. Bi kaç misafir evi, bi de yeni inşa edildiği belli olan, büyük bina vardı. Oraya gireceğiz sandılar. Dedim ya, tecrübesizler... Orası değildi. Eski, ahşap, iki katlı binaya götürüldüler. Alt kat yemek salonu gibi, üst kata çıkarıldılar. Sedirli salon. Oturdular. Çay ikramı, börek çörek... Giriş kapısından başka, küçük bi kapı vardı. Açıldı. Çıktı. Tek tek ellerini sıktı, tanıştı, hal hatır sordu. Sohbet başladı.

*

“İzmir’i çok özledim” dedi.
Gözleri doldu. Hatta “hasretten tutuşuyorum” dedi. Hisarönü, Kemeraltı, Bornova hatıralarını anlattı. İzmir’in, kendisinin manevi hayatında çok önemli rolü olduğunu, İzmir halkına şükran duyduğunu söyledi, kentin huzurlu atmosferinden bahsetti.

*

“Dönecek misiniz?” diye sordular... Aradan üç ay geçti, şu anki kararını elbette tahmin edemeyiz ama, o gün “bi süre daha dönmemem daha hayırlı olabilir” dedi. Bi süre’nin süre’sini söylemedi.

*

Expo’yu konuştular...
“Çok yakından takip ediyorum, ilgileniyorum, İzmir’in alması için elimden geleni yapıyorum” dedi.

*

Sohbet bi saat sürdü. İzmirli gazetecileri görmekten çok
mutlu olduğunu, İzmir’i görmüş gibi olduğunu söyledi. Birer kalem hediye etti. Kapıya kadar geçirdi. Sağlığı gayet iyiydi.

*

İşin, ekstra enteresan tarafı...
İzmirli gazeteciler, o kalemle, köşelerinde Houston’a gittiklerini yazdılar, yerel televizyonlarda Houston’ı anlattılar, çiftlik’e gittiklerinden hiç bahsetmediler.
“İsim vermediler” yani!

Castiel_
17-06-2012, 05:42
Tsunami

Fethiye’de deniyor ki:

“Tsunami olacak...”
Ahali dağlara kaçıyor.

Bu ne biçim tsunami’dir ki, aynı açık denize bakan Kalkan’ı Kaş’ı vurmuyor, Fethiye’yi vuruyor... Mavi tur teknesi midir, Rodos’a, Meis’e uğramıyor, direkt Fethiye’ye dalıyor?

Şimdi bakın kardeşim...

Aynı dümeni İstanbul’da da yaptılar. Tsunami olacak, Florya komple boğulacak dediler. Anında, satılık levhaları asıldı camlara, kaçan kaçana... Milyon dolarlık daireler, onda bir fiyatına indi, tapular el değiştirdi. Servet de...
Panik geçti. Al bakalım, alabiliyor musun geri!

Şuralar çürük dediler.
Oralarda sakın ola oturmayın dediler.
Ya nerelerde oturalım?
Sarıyer sırtları sağlam...
Hobaraaaa, herkes Sarıyer sırtlarından ev kapabilmek için yarışa girdi. Sonradan ortaya çıktı ki, “Sarıyer sırtları sağlam” diyen arkadaşlarla, “Sarıyer sırtlarında villa kooperatifleri” kuran arkadaşlar, meğer tesadüfen aynı sırtı sağlam arkadaşlar!

O arkadaşların kibrit kutusu ebatlarındaki villaları, 50 bin dolardı, kimse suratına bile bakmıyordu, o arkadaşların sağlam reklamından sonra, 500 bin dolara alınamaz hale geldi.

Bilahare... Aynı arkadaşlar, müteahhitlere danışman oldu, bazılarını danışmanlık kesmedi, inşaat şirketi kurdu, “bakın, ben de burda oturuyorum” diye apartman yapıp, sattı.

Demem o ki...
Değerli Fethiyeliler.

Yabancıya emlak satışının, tesadüfen, sizin Fethiye’de tsunami olmasından 15 gün önce yasallaştığını, yabancıların da en çok sizin tsunami olacak Fethiye’den emlak almak istediğini hatırlatırım.

Evlerinizi güçlendirin.
Aman diim...
Bedavaya kaptırmayın.

doxukansh
17-06-2012, 13:56
Biraz Cem Yılmaz izlemiş olsa gerek

Şakaları kim yazıyor ? :

Castiel_
19-06-2012, 04:19
İstanbullular için güzergâh önerisi: Anca gidersiniz

İlk...

İstanbullular seçti.

*

ABD’ye gitme rekoru kırdı, 19 defa ABD’ye gitti.

*

80 küsur ülke, toplam 250 küsur defa... Afganistan’a, Almanya’ya, Arnavutluk, Avusturya, Avustralya, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna, Brezilya, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Çin, Danimarka, Endonezya, Etiyopya, Fas, Filistin, Finlandiya, Fransa, Güney Kore, Güney Afrika Cumhuriyeti, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, Irak, İngiltere, İran, İrlanda, İspanya, İsrail, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, bi soluklanın isterseniz... Kanada’ya, Katar’a, Kazakistan, Kırgızistan, Kosova, Kuveyt, Letonya, Libya, Lübnan, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Maldiv Adaları, Malezya, Meksika, Mısır, Moğolistan, Moldova, Monako, Mozambik, Norveç, Özbekistan, Pakistan, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya, Sırbistan, Sri Lanka, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan’a dokuz defa, Şili, Tayland, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna, Umman, Ürdün, Vatikan’a gitti, ki, gitmeseydi Papa gönül koyardı, Yemen, Yeni Zelanda, Yunanistan’a gitti.

*

Afrika’dan Okyanusya’ya, ayak basmadık kıta bırakmayan tek başbakan kiminki? Bizimki.

*

Diyeceksiniz ki, Antarktika’ya gitmemiş... E orada ülke yok birader. Penguenlere mi gitsin?

*

Şu anda Meksika’da.
Meksika, ikinci defa.

*

İstanbullular ise, işine gidemiyor bu arada... Gitse, evine dönemiyor. Malum, durmak yok yola devam kapsamında, bakım var Asya-Avrupa arasında.

*

Dolayısıyla, bence...
Öbür kıtayı tercih edin.
Meksika üzerinden gidin.
Metrobüsle.

Castiel_
21-06-2012, 15:50
8 şehit, 19 UFO

Ali

Cahit
İsa
Umut
Yasin
Mustafa
Yaşar
Samet
Şehitlerimiz bunlar.

*

Ya yaralılar?
Onlar sırf sayıdan ibaret.
19 diyorlar.

*

“Genel cerrahi stajına başladığım gündü… Topluca yoğun bakıma girdik. Bir genç yatıyordu. Vücudunun her tarafı bandajlı, sadece gözleri görünüyordu. Sağ bacağı yoktu. Aslında kalçası da yoktu. Yürümeyi boşver, tuvalete bile gidemezdi, gitse de yapamazdı zaten, kalınbağırsağı dışarıya verilmişti. Sağ kolu da yoktu. Omuzdan… Üst üste ameliyat olmuştu. Serum bağlanan sol elinin parmaklarını usul usul kaldırdı, selamlamaya çalıştı. İşte o an anladım. Hani o terör saldırılarından sonra kimsenin üstünde durmadığı yaralılar var ya, böyle bir şeydi demek ki.”

*

Bi hekimin hatırası bu.

*

Bi de kitap var:
Biz Kınalı Bacaksızlar.

*

Bacaksız denilince, aklımıza hemen sevimli, yaramaz çocuklar gelir. Bunlar da henüz çocuk yaşta ama, hakikaten bacakları yok, kopmuş… Yazarı, mayına basıp,23 defa ameliyat geçiren bi gazi.

*

“Biz kınalı bacaksızlar
kınalı körler
kınalı çolaklarız…
Sizi daha fazla üzmemek için gözlerinizin içine bakmıyoruz.
Peki ya siz…
Neden bizim gözlerimizin içine bakamıyorsunuz?”

*

Diye soruyor kitabında…
Bize soruyor.

*

Kaç evladımız yatağa, tekerlekli sandalyeye mahkum oldu? Kaç kol gömüldü, sahibinin sağlam kalan koluyla? Kaç ameliyat, kaç gün hastane, kaç ay yoğun bakım, kaç sene var bu halde ömürden geriye? Kaçı sinir sistemi haşat olduğu için konuşma güçlüğü çekiyor? Niye zangır zangır titriyor bedenleri, üşüdükleri için mi? Kaçı daha 20’sinde poşet poşet ilaçla geziyor? Kaçının evlilik hayali suya düştü, bırak bedelli’yi ödemeyi, düğün parasını bile denkleştiremeden?

*

UFO herhalde onlar… “Kimliği belirsiz” havaya uçan nesne!

*

Ve, gene terör zirvesi toplanacak illa ki… Gene kararlılık mesajı çıkacak. Gene komutanlar bölgeye gidecek. Gene Kandil vurulacak, Hakurk filan, ahalinin gazı alınacak. Gene camiye doluşup, musalla başında timsah gözyaşları dökülecek. Gene şehitler ölmez diye bağırılacak.

*

Şehitler ölmez, iyi de…
Gaziler yaşar mı?

Castiel_
21-06-2012, 15:51
Şarapnel

Analar ağlamasın…

Bir “baba” göndermiş:

“Oğlum orada. Korkar mı? Bilmiyorum. Ateşlendiğinde başında nöbet tutardım, hasta olursa revire çıkabiliyor mu acaba? Akşam biraz gecikse, evhamlanırdık, gözümüz yollarda kalırdı. Şimdi, haftada bir telefon edebilirse, ne mutlu bize; kötü bir haber gelir mi korkusu ile… Sahi, neden telefon etmek yasak bu kadar? Vatan için ölmesi beklenen evlatlarımız casus mu? Sevdiği kız var mıydı… Bilmiyorum. Hiç söylemedi. Kimbilir, yüreğinde hangi fırtınalar esiyor oralarda… Babalar Günü’nde aradı en son… İyiyim dedi. Her şey güzel, merak etme dedi. Teselli etti. O mu evlat, ben mi, bilemedim. Bildiğim şu… Güle oynaya, seve seve gitti. Oğlumu gönderdiğim gibi canlı, sağ salim geri isterim.”

*

“Bedelliler evlat…
Bizimkiler zayiat mı?”

*

“Bırakın bize insan muamelesi yapmalarını, tekerlekli sandalyemizi yürütecek kaldırım bile yapmıyorlar. Çarşıda, alışveriş merkezinde dolaşan… Dolaşabilen gazi gördünüz mü siz hiç?”

“Mücadele et dediler, mücadele ettik. Bize mücadele et diyenler, mücadele ediyor mu?”

*

Bir astsubay yazmış…
Her okuduğumda ve size aktarırken bile tüylerimi diken diken eden, mizahi kahrediciliğe, kahraman cesaretine dikkatinizi çekerim: “Bülent Arınç, teröristlerin silahları vardı diyor. Protezime bakarak endişeleniyorum: İster misin bana ateş etsinler!”

*

“Hava Kuvvetleri’nden emekli kurmay yarbayım. Eşimin babası, Kore gazisi… Kendi toprakları için savaşmış gazilerin torunlarına bile sahip çıkıyorlar. İki çocuğumuz var, Güney Kore firmasının gazi torunlarına verdiği bursla okuyorlar. Kore Hükümeti, Türk gazilerin torunlarını her sene yaz kampına götürüyor. Kore üniversitelerinde, burslu, master ve doktora imkânı tanıyorlar. Geçenlerde, Muharip Gaziler Derneği’ndeydim, Kore ve Kıbrıs gazileriyle sohbet ettim. KKTC büyükelçilerimiz bir kez bile gelmemiş. Güney Kore Büyükelçisi ise, eşi ve askeri ataşesiyle birlikte sürekli ziyaret ediyor.”

*

“Eşim askerdeyken bileğini kırdı. Hastane odamızda, bacakları olmayan, yüzünde derin yaralar bulunan bir genç vardı; Cemil… Dokuz ay komada yatmış. Ölür demişler, uyanmış. Öylesine hayat doluydu ki, bileğimizdeki kırıktan utanıyorduk. Boşverin, vatan sağolsun diyordu. İş bulmuştu, çalışıyordu. Zaman zaman yaraları nüksediyor, açılıyormuş… Anacığına tedaviye gittiğini söylemiyor, eğitime gidiyorum diyormuş. ‘Anam yaşlı, üzülmesin, şekeri var’ diyordu.”

*

“Askeri hastanede nöbetçiydim. Gün ağarmak üzere, santral aradı, mayın vakası geliyor. 40 dakika mesafede, kan grubu A RH pozitif… Ameliyat ekibine haber verin, aynı kan grubuna sahip 10 kişi bulun dedim. Helikopter indi. Koşarken, bir er gördüm, çökmüş duvar dibine, hüngür hüngür ağlıyor. Arkadaşın mı oğlum? Değil komutanım, benim kanımı almıyorlar, B miymiş neymiş benimki.”

*

“Bölgede, askerlerin tedavisinde çalışan bir annenin kızıyım ben… Onlarla büyüdüm. Hayatta kaldığına şükretmez, ölmediğine üzülmez, arkadaşlarıyla dağlarda olamadığına ağlar onlar.”

*

“Gelmeseler de olur, bayramda arasalar yeter.”

“Kafasına isabet eden kurşunla, iki defa kalbi duran, üç defa beyin ameliyatı geçiren, 111 gün komada kalan gazimiz Fırat’a, ev yaptırıyoruz. Kastamonu Tosya’da kampanya başlattık, iki senede 103 bin lira topladık. İnşaatta kullanmak üzere, manevi temsil için, 81 şehrimizden birer kavanoz toprak getirdik, nihayet temeli attık. Protokolümüz en öne kuruldu, bağışçılara teşekkür bile edilmedi.”

*

“Apo’yu eve çıkarmaya çalışanlar, lütfedip önce bize birer tek göz oda versinler, Apo’nun villasını bahçesini sonra düşünsünler.”

“Eşim ve kızımla beraber, Bodrum’daki kampa gittik, emekli hekim asker arkadaşlarımızı ziyarete… Tekerlekli sandalyeyle gazileri gezdiriyorlardı. Rehabilitasyon için getirilmişlerdi. Fiziki görünümlerini anlatmama dilim varmaz ama… Bana en çok dokunan, çok istememe rağmen, onlarla iki kelime konuşamamak oldu. Konuşmuyorlardı. Günaydın’larımıza bile cevap vermiyorlardı. Onları gezdiren arkadaşları, üstelemeyin lütfen diyorlardı, bizimle bile konuşmazlar. Bir insanın, konuşmayarak bu kadar çok şey anlatabildiğini o gün, orada anladım.”

*

“Vatani görevimi mayın arama dedektörü kullanarak yaptım. Mayına basmadım. Çatışmaya girmedim. Hiç yara almadım ama… Sivil hayatıma normal insan gibi devam edemediğimi söyleyebilirim. Aradan üç sene geçti. Yürürken yerinden oynayan bir kaldırım taşının, yüreğimdeki anlamını size tarif edemem.”

“Kuş sesleri, hatta sinek vızıltıları bir anda kesilir, makasın kâğıdı kestiği gibi, bir anda… Sırtüstü yapışırsın yere, uğultuların arasında mayın kelimesini ayırt edersin sadece… Masmavi gökyüzüne bakarken bulursun kendini, arkadaşların bi şeyin yok diye bağırır, bilirsin ki, bacağın yok… Hep o soru çınlar aklında, tekrar tekrar, neden ben, neden ben?”

*

“Bastım… Bayılmışım. Helikopterde ayıldığımda dedim ki kendime, kızıma nasıl söyleyeceğim?”

*

Faturayı ödeyemediği için elektriği kesilen mi ararsın, üç kuruş kredi borcundan icralık olan, eşyaları haczedilen mi.

*

Şarapnel gibi yağıyor mesajlar, sağanak şarapnel gibi… Bilmiyorum artık, vicdanımızın neresine denk gelirse.

Castiel_
22-06-2012, 16:16
Senhor Marcelo

(Brezilya Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Antonio Carlos Antunes Santos eliyle… Brezilya Ankara Büyükelçisi ekselansları Marcelo Andrade de Moraes Jardim’e iletilmesi ricasıyla.)

*

Sevgili Marselo…
Ayıptır bu yaptığınız!

*

“Hayrola Yılmazcım” dersen… Karayolları Genel Müdürümüzün açıklamasından haberin yok mu kardeşim? “Los adiyos vınn turizmos, İstanbullular rahat ediyos” dedi… “Tatil imkânı olanlar İstanbul’u terk ederse, İstanbullular rahat eder” yani.

*

Bak, bizim Büyükşehir Belediye Başkanımız, sırf İstanbullular rahat etsin diye, İstanbul’u terk edip, senin memlekete gitti. Koskoca Başbakanımız bile, teee Los Cabos’a gitti, Meksika’ya… Ordan da apar topar İstanbul’a dönmek yerine, Brezilya’ya geçti.

*

Senin Alex de Souza hâlâ İstanbul trafiğinde dolaşıyor!

*

Biz sizin kuru kalabalığınızı çekmek zorunda mıyız birader?

*

(Üstelik, bir değil, iki değil, hep böyle… Sen hatırlamazsın, henüz buraya tayin olmamıştın, İstanbul’u sel götürmüştü, ahali oturma odasında kayıkla geziyordu, bizim Büyükşehir Belediye Başkanımız, gene senin memleketteyken, bu senin Alex de Souza gene İstanbul’daydı.)

*

(Ben gayet iyi hatırlıyorum, çünkü, atv haber’in başındaydım, İstanbullular merakta kalmasın diye, Büyükşehir Belediye Başkanımızın bulunduğu Rio’nun hava durumunu yayınlamıştım… Yakın ilgime teşekkür mahiyetinde patronun evini yıkmışlardı dozerle.)

*

Bu arada… Duydum ki, sekiz şehit’imizle ilgili olarak üzüntülerini dile getirmişsin, saldırıyı filan kınamışsın. Geçen ay da, Konya’ya gidip, yürüyüşe katılmış, “ne mutlu Türk’üm diyene” sloganlarına eşlik etmiştin. Sana ne güzel abicim? Mehmet Aurello musun sen?

*

Bak, bizim Konya mebusu Dışişleri Bakanımız’ın bakanlığı, tam da sekiz şehit’i verdiğimiz günün gecesinde, saat 22.52’de, Dışişleri Bakanlığı Nöbetçi Memurluğu tarafından “Nijerya’nın kuzeyindeki Kaduna ve Zaira şehirlerindeki kiliselere yönelik saldırıları kınayan” açıklama yaptı, “Nijerya halkına taziyelerini” sunup, “yaralılara acil şifalar” diledi.

*

Türk’ü Mürk’ü bırak da, duyarlı ol biraz Nijerya’nın kiliselerine…
Ne biçim Katoliksin?

*

Dolayısıyla Marselocuğum…
En başta Alex, köprü trafiğini mahveden Brezilya’yı kınıyorum.
Pele’yi tenzih ediyorum.
Yengeye selamlar.
Yılmaz

Paranoyak Fare
23-06-2012, 13:09
Vize’leaks

Saygıdeğer mister…

Ülkenizde yerleşik silahlı örgütün daveti üzerine, şu şu tarihler arasında, ülkenizin Kandil bölgesini ziyaret etmek istemekteyiz. Zırhlı birliklerimizle gerçekleştirmeyi arzu ettiğimiz seyahatin, konaklama dahil tüm masraflarının, dilekçemizin ekinde yer alan banka dekontları, tapu vesaireyle, tarafımızdan karşılanacağını taahhüt ve garanti eder… Gerekli olan vizenin tarafımıza verilmesini, yüksek müsaadelerinizle, rica, arz ve talep ederiz. Hürmetlerimizle.
*
Sayın bay…
Başvurunuz incelenmiş, bırakın karayoluyla taaa Kandil’e gitmeyi, beş saatte Beşiktaş’tan Kandilli’ye bile gidemediğiniz tespit edilmiştir. Evraklarınız arasına koymadığınız bu eksik bilgi nedeniyle, vize talebinizin kabul edilmediğini üzülerek bildirmek zorundayız.
*
Saygıdeğer mister…
Öncelikle, sizi tekrar meşgul ettiğimiz için özür dileriz. Altı aylık çok girişli vize talebimizden vazgeçtiğimizi belirtir, hiç olmazsa, ülkenizde yerleşik Avaşin, Basyan, Hakurk gibi piknik alanlarına gelebilmemiz için, günübirlik vize muafiyeti konusunda anlayış göstermenizi, yüksek müsaadelerinizle, rica, arz ve talep eder… Sabah girip, hava kararmadan çıkıp, vize bitiminden önce ülkemize geri döneceğimizi taahhüt ve garanti ederiz. Hürmetlerimizle.
*
Sayın bay…
Başvurunuz incelenmiş, ancak maalesef, söz konusu piknik alanlarının, tarafımızdan, 35 seneliğine *** isimli izci örgütüne tahsis edildiği tespit edilmiştir. Doludur. İlla piknik yapmak istiyorsanız, ülkenizde yerleşik Cudi’yi tavsiye eder… Daha önce Şengen vizesiyle buralarda dolaşmaya kalkan piknikçilerinizin kafasına çuval geçirdiğimizi hatırlatmak isteriz.
*
Saygıdeğer mister…
Öncelikle, stratejik ortağımız olarak, değerli vaktinizi ayırıp, her dilekçemize cevap verme nezaketini gösterdiğiniz için teşekkür ederiz, size layık olabilmenin tarifsiz mutluluğunu yaşıyoruz. Bu vesileyle… Karayoluyla seyahat talebimizden vazgeçtiğimizi bildirir, bari, ayak bile basmadan, bi kaç sorti için, 15 dakkalığına hava sahası vizesi vermeniz durumunda, minnettar kalacağımızı, yüksek müsaadelerinizin bilgisine sunarız. Hürmetlerimizle.
*
Sayın bay!
Başvurunuz incelenmiş, başvurularınızın devamlı incelenmesi durumunda, başvurularınızın ardı arkasının kesilmediği tespit edilmiştir. Galiba anlatamıyoruz… Başvurularınızın nihayete ermesi için, ne gibi bi cevap vermemiz gerektiği konusunda başvuru yapmanız gerekmektedir.
*
Saygıdeğer mister…
Valla gül gül öldük esprili cevabınıza, harikasınız, çok tatlısınız. Sınırsız hoşgörünüze müteşekkiriz. Sınırsız demişken… Biz o tarafa geçemediğimize göre, o taraftan da bu tarafa zırt pırt geçilmemesi konusunda, izci arkadaşlara vermiş bulunduğunuz sınırsız vizenin, en azından yaz aylarında sınırlanmasını, yüksek müsaadelerinizle, rica, arz ve talep ederiz. Hürmetlerimizle.
*
Sayın bay…
Başvurunuz incelenmiş, yaz aylarını boşver, kış aylarında bile, sınırlarınızdan Ruandalıların, Eritrelilerin, Moritanyalıların, Myanmarlıların şakır şakır geçtiği tespit edilmiştir. Son bir haftada, elini kolunu sallaya sallaya 200’e yakın Burkina Fasolu geçti. Elek gibisiniz. Predatorlarımızdan gördüğümüz kadarıyla, New York caddelerinde bile böyle trafik yok birader… Beyoğlu’nda zabıta başına 28 Moritanyalı işportacı düşüyor. Somali’ye yardım etmeye gideceğinize, lastik botla Yunan adalarına geçmeye çalışırken boğulan Somalililere yardım edin biraz… Üstelik, bahsettiğiniz izci geçişlerinden bizim haberimiz yok. Şemsiyeleri var herhalde. Göremiyoruz.
*
Saygıdeğer mister…
Sizi sıkıştırmak istemeyiz ama, hakikaten çok sıkıştık, ülkemizde yerleşik tuvalete gitmemiz konusunda gerekli olan vizenin tarafımıza verilmesini, yüksek müsaadelerinizle, rica, arz ve talep ederiz. Hürmetlerimizle.

*
Sayın bay…
Başvurunuz incelenmiş, gözünüz aydın, bir defaya mahsus kabul edilmiştir.

Paranoyak Fare
24-06-2012, 17:34
Bu işin vebali war!

Sene 1996.
Kardak krizi yaşanıyor, Ege’de it dalaşı yapılıyor, hedefe kilitleyen “seni vurdum” diyerek, savaş oyunundaki üstünlüğünü kanıtlıyor, Türk F16’sı Sakız Adası civarında Yunan Mirage’ıyla kapışıyordu… Ki, Mirage harbi harbi vurdu F16’mızı, Magic füzesiyle!
*
Kurmay Yarbay Osman Çiçekli fırlatma koltuğunu çekebildi, Yüzbaşı Nail Erdoğan atlayamadı, şehit oldu.
*
(İki çocuk babası yüzbaşımızın cenazesi hâlâ çıkarılmadı. Çakıldığı yer, 450 kulaçtı. Türkiye’nin o derinliğe ulaşabilecek kabiliyeti yoktu. Yabancı sivil uzmanlarla temasa geçildi. 4 milyon dolar istendi. Oo-ooo, çok para denildi herhalde ki, ödenmedi maalesef… Yüzbaşımızın ailesi, söz konusu 4 milyon dolar ve tazminat için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtı. Çırpınıyorlar. Bildiğim kadarıyla, henüz bi neticeye varılamadı.)
*
Yarbayımız ise, vuruş anında yanmıştı, ağır yaralıydı ama, bayılmadı, bir saatten fazla denizde kaldı, Yunan helikopteriyle kurtarıldı, Sakız hastanesine götürüldü. Mirage’ın pilotu Yüzbaşı Thanos Grivas ziyarete geldi, “pardon” dedi, “emniyeti açık unutmuşum!”
*
Yetkililerimiz tarafından utanmadan “arıza” denilerek, Türk halkından gizlenen bu gerçek… “Hain” damgası yemeyi göze alan Yunan gazeteci Panos Koliopanos tarafından ortaya çıkarıldı. “Kanıt” fotoğraf yayınlandı. Türk F16’sını düşüren Yunan Mirage’ının burnuna “Türk bayrağı” çizilmişti.
*
İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan pilotlarının başlattığı gelenekti bu… Vuran, vurduğunun bayrağını “madalya” gibi uçağının burnuna kazıyordu. Pardon mardon hikâyeydi yani… Yunan pilot, bilerek, kasten vurmuştu. Türkiye gıkını bile çıkarmadı, sineye çekti.
*

Muavenet’i ve kafamızdaki çuval’ı bi kenara bırakıp, makarayı az daha geriye saralım…
*
Sene 1967.
Arap-İsrail savaşı başlamıştı. Birleşmiş Milletler 9 Haziran’da ateşkes ilan edilmesi için uğraşıyor… ABD bi yandan İsrail’e silah veriyor, beri yandan Arapları komple kaybetmemek için ateşkese destek çıkıyordu. Tavşana kaç, tazıya tut vaziyeti, İsrail’in canını sıkıyordu.
*
Amerikan istihbarat gemisi Liberty, ateşkese sadece 24 saat kala, Gazze açıklarına geldi. İsrail keşif uçakları, sabahla öğle arasında sekiz defa Liberty’nin üstünde turladı. Gemiyle pilotlar arasında iki defa irtibat kuruldu, Amerikan gemisi olduğu teyit edildi, ki, mevsim yaz, görüş açık, Amerikan bayrağı apaçıktı. Saat 14… Tık, Liberty’nin telsiz frekansları bloke edildi!
*
Önce iki Mirage göründü, daldılar, vurdular. Roketleri sürpriz kroşe gibi suratına yiyen Liberty, nerden geldiğini şaşırmıştı. N’oluyo demeye kalmadan, üç Super Mystere göründü, daldılar, peş peşe yangın bombalarını bıraktılar. Kaptan, bi umut, belki fark ederler diye, cayır cayır yanan gemiye beş metrelik tören bayrağını çektirdi. Nafile… Mirage’lar geri döndü, vurmaya devam etti. Hava saldırısı 22 dakika sürdü, 9 ölü, 60 yaralı, ağır hasar vardı.
*
Bitti sanılırken… İsrail hücumbotları geldi, portakal kasası gibi duran gemiyi torpilledi, üçü ıska, ikisi tam isabet, gövdede delik açıldı. Mirage’ların ilk vuruşunda savunma silahları darmadağın olan Liberty, çaresizdi. Amerikan bahriyelileri can havliyle botları indirmeye çalışıyordu, ki, hücumbotlar alenen savaş suçu olmasına rağmen, kurtarma botlarını da taradı.
*
Bir saat 15 dakika, aralıksız ateş altında kaldılar, cehennemden farksızdı. Neticede, kıyıya vuran balina gibi, Malta sahiline kapağı attı Liberty… 34 Amerikalı ölmüş, 171 Amerikalı yaralanmıştı. Gövdede 82 roket, üç binden fazla mermi izi vardı. Ve, ateşkes ilan edildi!
*
İsrail “pardon” dedi, “biz onu Al Kuseyr isimli Mısır gemisi sanmıştık, karıştırmışız!”
*
Halbuki, Liberty’le İsrailli pilotların karşılıklı konuşup, teyitleşmesini boşver… Al Kuseyr 80 metre, Liberty iki katı, 152 metreydi. Al Kuseyr kum kosterine benzerken, Liberty’nin her tarafı devasa radar-çanak antenleriyle doluydu. Al Kuseyr’i Liberty sanmak, ikinci el Lada’yı Cadillac’la karıştırmaya benziyordu. Üstelik, Al Kuseyr’in yüzemez halde olduğunu ve İskenderiye Limanı’nda iskeleye bağlı bulunduğunu, elbette herkes biliyordu.
*
Daha enteresanı… İsrailli pilotlar, geminin Liberty olduğunu belirtiyor, vur emri alıyor, bu telsiz konuşmaları ABD Beyrut Büyükelçiliği tarafından kaydediliyor, ABD eski Lübnan Büyükelçisi Dwight Porter tarafından 1991’de itiraf ediliyordu. Buna rağmen, soruşturulmadı iyi mi… ABD Kongresi tarafından soruşturması açılmayan tek olay olarak tarihe geçti.
*
Diyeceksiniz ki, e-ee?
E’si şu…
Akdeniz’e it dalaşı’na yolluyoruz, gemi filan gönderiyoruz ama, vururlarsa n’apacağız?
*
Hatırlayan hatırlar…
Geçen sene yazmıştım bu yazıyı.
*
İsrail’e niyet…
Suriye’ye kısmet!
*
Keşif uçağımızı vuran Suriye “hay Allah, vurduktan sonra Türk olduğunu anladık, pardon” filan deyince… Miting meydanı “kahramanları” okusun diye, gene yazayım bari dedim.
*
Ve, başladığım gibi bitireyim:
Höt zöt…
Atıp tutmak…
Esip gürlemek iyi de…
Bu işin vebali war!

Castiel_
26-06-2012, 04:20
Gereken yapılacak

Ahali merak ediyor:

“Ne yapılacak?”

*

Kardeşim...
Laftan anlamıyor musunuz!

*

Cumhurbaşkanımız ne dedi?
“Gereken yapılacak” dedi.
Başbakanımız...
“Gereken yapılacak” dedi.
Dışişleri Bakanımız...
“Gereken yapılacak” dedi.
TBMM Başkanımız...
“Gereken yapılacak” dedi.

*

Muhalefetin görüşünü sordular.
MHP “gerekeni yapalım” derken...
CHP “gereken yapılsın” dedi.

*

Ki...
Genelkurmay ve MİT’in de katıldığı güvenlik zirvesinden şu karar çıkmıştı:
“Gereken yapılacak.”

*

Kendi payıma ben de “gerekenin yapılması” taraftarıyım... Çünkü, google’a girip “gereken yapılacak” diye ararsan, 27 milyon kere gereken yapılacak çıkıyor. “Gereği yapılacak” diye ararsan, mevzu uzuyor, 149 milyon gereği yapılacak çıkıyor.

*

Dolayısıyla... “Gereken”in yapılmasını “gereği”nin yapılmasından daha faydalı bi çözüm olarak görüyorum.

*

Ha derseniz ki...
Gereken nedir?

*

Türk Dil Kurumu’nun internet sitesine girin, arama bölümüne “gereken” yazıp, bakın... Karşılığında şu yazıyor:
“Gereken sözü bulunamadı!”

Paranoyak Fare
27-06-2012, 14:46
Pilot

Her Türk evladı gibi pilot olmak isterdim çocukken…
İstemek yetmiyor tabii, zeka istiyor, yetenek istiyor. Bu yaşımda bile, henüz radyonun nasıl çalıştığını kavrayamadığım için, olamadım haliyle. Ama, rahmetli dedem öyle olsun istediği için, bir pilot’un adını taşıyorum. Maalesef sadece, F104 kokpitindeki siyah-beyaz fotoğrafıyla tanıştığım… Ben bebekken, motosiklet kazasında hayatını kaybeden komşumuz Yüzbaşı Yılmaz ağabeyin adıdır adım.
*
Sanırım, sırf bu kişisel sebeple, her
pilot hadisesinde paraşütsüz kalırım…
Çakılır moralim.
*
Ve, hâlâ merak ediliyor…
Füzeyle mi vurdu Suriye?
Uçaksavarla mı?
*
Ben size söyleyeyim…
Kahpelik’le vurdu.
*
Çocuklarımızın karşısına erkek gibi çıkıp, vuruşsalardı, vursalardı…
Silahsız bile olsak, amenna.
Sinsice hançer’lediler.
Ki, sırttan hançerleme uzmanıdırlar.
*
O yüzden, hissettiğim duygu, ne kin’dir, ne öfke… Ecdadımızın onca acı tecrübesine rağmen, müstahak olduğumuz gerçeğidir… Hâlâ bunlara sırtımızı dönmenin kahrı’dır hissettiğim.
*
Pilotlarımıza gelince…
Sıkı durun.
Biri pilot’tur.
Biri astronot adayı pilot’tur.
*
Evet, yanlış okumadınız.
Tahminim, memleketi bu badireye sürükleyen siyasiler bile şu anda öğreniyor ama… Yüzbaşı Gökhan Ertan, Türk Hava Kuvvetleri tarafından çok özel testler neticesinde seçilmiş, astronot adayı pilotlarımızdandır.
*
Yürek zaten mangal da…
Üstün zekalıdır.
Üstün eğitimlidir.
Üstün yeteneklidir.
Yeteneksizler coğrafyası’nın çıkardığı tek taş pırlanta’lardan biridir, o yüzbaşı.
*
Utanmadan…
“Tazminat isteyelim” filan deniyor.
Paha biçilmezdir.
*
11 yaşındayken, ailece bindikleri otomobille feci kaza geçiren, 4 ve 10 yaşındaki kardeşlerini oracıkta kaybeden, hurda yığınından sağ çıkan…
Allah’ın bu millete lütfudur, o yüzbaşı.
*
Kaç tane astronot adayımız var derseniz… Konunun otoritelerinden Profesör Mesut Caşın’a adeta yalvardım, anca, “bir grup olduğunu söyleyebilirim” dedi. “Bi avuç” yani… “Bazı ülkeler”le yürütülen çok gizli proje kapsamında seçildiler. Mekiğe ne zaman ve hangisi binecek bilemeyiz. Bildiğimiz şu, Yüzbaşı Ertan olabilirdi.
*
Özetle.
Sadece uçağımız düşürülmedi. Denizin dibinde aradığımız da, metal yığını değil.
*
Yuri Gagarin gibi, Neil Armstrong gibi, tarihe geçebilecek kahramanını… Düşmanlık ettiği rejimin topraklarına, turist gibi “fotoğraf makinesi”yle gönderen ilk ve tek ülkedir Türkiye!

aydinliklarprensi
27-06-2012, 15:04
Bi gün baktım pilot yaralanmış atladım F16’ya...


Kadınlarımız iyi bilir...

Adam 1 sene askerlik yapar.

50 sene anlatır.


*

Zannedersin Kore gazisidir.

*

Hiç kimsenin askerde patates soyarken fotoğrafı yoktur mesela... Kenef nöbeti tutarken hatırası olanı duyamazsın. İnanmıyorsan, sor bak, ağaca tekmil verdiğini anlatacak mı... (Verdi halbuki.)

*

Asker ocağındaki en büyük numarası mıntıka temizliği olanlar, hafta sonu çıkar çarşı iznine, girer stüdyoya, kafaya bandana bağlayıp komando bıçağı ısıran mı ararsın, maket roketatarla poz vereni mi... Ben alt tarafı 8 ay kısa dönem piyadelik yaptım, bölük arkadaşlarımın yarısı koluna paraşüt dövmesi yaptırdı! Bize şarjörü dolu G3 bile vermediler, Allah sizi inandırsın, tankla fotoğrafı olan var.

*

(Hiç unutmam, ilk hapis cezamı, nöbette olmam gereken saatte Bando bölüğünde tromboncuyla pinpon oynarken yakalandığım için almıştım... "Aç aç" mevzuuna hiç girmeyeyim!)

*

Güneydoğu’da harbi harbi vuruşan kahramanlarımızı tenzih ediyorum...

Gerisi hikáyedir.

*

Ama, bu hikáyelerin gün gelip başımıza iş açacağı da belliydi... Bakın, tiyatrocu arkadaş, gaza geldi, "Kıbrıs’ta elleri bağlı esir Rum askerini alnından vurdum, sonra 9 Yunan askerini daha öldürdüm" deyiverdi...

Sohbet uzasa, "Beşparmak Dağları’nı tek başıma ben aldım" da diyebilirdi... Veya, "Bizans tekfurunun kızını yatağa attım" filan.

*

Bakıyoruz...

Kıbrıs’ta 20 gün kalmış.

Kantinde.

*

Bu işin kitabını yazmış gibi, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim" diyen Başbakanımızın, aslında kantinde askerlik yapmış olması gibi.

*

Netice itibarıyla.

Biz birbirimizi biliyoruz da...

Yunan basınına nasıl anlatacağız?

*

Kampanya mı açsak, n’apsak...

"Rumlardan özür dileriz" falan.

Hayal ve gerçek bir araya gelince böyle hikaye oluyor. Gerçek kısmına yoğunlaşmak gerek. Savaş işi karışık bir iş neticede.

Castiel_
29-06-2012, 04:41
Peri masalının en güzel perisi

Neslihan...

Naz, Nilay, Eda

Ergül, Esra, Gözde
Güldeniz, Neriman
Selime, Polen, Gülden
Gizem, Büşra, Özge
Ve, Türk Bahar’ı...

*

Filenin Sultanları.
Tarihimizde ilk kez, takım halinde, olimpiyat’a katılacak olan Türk kızları.

*

Nevriye, Nilay
Yasemin, Esmeral
Birsel, Işıl, Tuğçe
Tuğba, Quanitra
Begüm, Şaziye
Ve, Türk Bahar’ı...

*

Potanın Perileri.
Kendi branşlarında...
Tarihimizde ilk kez, olimpiyat’a katılma fırsatı yaratan Türk kızları.

*

(Bugün, Ankara’da, saat 19’da, Arjantin’le karşılaşacaklar, ntv’de canlı yayın var. Yenerlerse, olimpiyattalar.)

*

Periler.
Sultanlar.
Güzel günlerin müjdecisi gibi...
İkisinde de “Bahar” var.

*

Çünkü, Arap özentiliğine...
Elâlemin baharına, hurmasına
ihtiyacı yok Atatürk Türkiye’sinin!
En zor anlarımızda açan...
Geleceğe umutla bakmamızı sağlayan rengarenk çiçeklerimiz var bizim.

http://4.bp.blogspot.com/-lgzcbmrl1tc/T-ztQOptb5I/AAAAAAABBnU/dSdm9K6N_Qo/s400/_a-k.jpg

*

Ve, yukardaki fotoğrafa...
Geleneksel başörtümüzü siyasi araç olarak kullanmaya çalışan bademlerle...
Bademleri araç olarak kullanan coni’lerin, iyi bakmasını öneririm.

*

Burası Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti... Ay-yıldızlı milli formamızı taşıyan kızımız, ABD’de dünyaya gelen, “ne mutlu Türküm diyene”yi tercih ederek, Türk vatandaşlığına geçen, kısaca “Q” diye çağırılan, Quanita...
İnsan anca öz anasına bakar böyle.

*

Geleneksel başörtüsü, kurban
olduğum basma entarisi, öpülesi yorgun elleriyle, şefkatle okşayan ise, Hatice teyze... Forvetimiz Şaziye’nin, kuzeninin, kayınvalidesi.

*

Spor yapıyor, şort giyiyor diye, magandaların belediye otobüsünde kızlarımızı yumruklayarak çirkinleştirdiği ülkemin, güzel yüzü, güzel kadını...
Gelmiş oraya, tribüne, alkışlamış, sarılıyor, gururla bağrına basıyor...
İnsan anca öz evladına bakar böyle.

*

Peri masalı kahramanıdır...
13’üncü peridir Hatice teyze.

*

Ve, Türkiye budur kardeşim.
Türkiye’nin “öz”ü budur.

*

Elâlemin baharına, hurmasına
ihtiyacı yok Atatürk Türkiyesi’nin...
En zor anlarımızda, Hatice
teyzelerimizin başörtüsünde, entarisinde açan, geleceğe umutla bakmamızı sağlayan çiçeklerimiz var bizim.

Paranoyak Fare
29-06-2012, 13:50
Türkiye'de doğduğu halde birde kendini Türk hissedemeyenler var ya insanın tükürüğünde boğası geliyor. forumda bile bir ton var ;)

Paranoyak Fare
01-07-2012, 14:44
$uriye

TC-DAP
Devletimizin viaypi uçağı.
60 milyon dolarcık.
*

TC-ATA
Devletimizin viaypi uçağı.
38 milyon dolarcık.

*

TC-ANA
Devletimizin viaypi uçağı.
77 milyon dolarcık.
*
TC-GAP
Devletimizin viaypi uçağı.
38 milyon dolarcık.
*
TC-KOP
Devletimizin viaypi uçağı.
52 milyon dolarcık.
*

TC-LAA
Devletimizin viaypi uçağı.
15 milyon dolarcık.
*
TC-LAB
Devletimizin viaypi uçağı.
15 milyon dolarcık.
*
Yetmedi heralde ki…
Bi tane de Airbus A330 alınacak deniyor.
Devletimize viaypi…
200 milyon dolarcık.
*

F4 Phantom
Devletimizin savaş uçağı.
2 milyon dolar.
*
TCG-Çeşme
Devletimizin, pilotlarımızı ve Phantom’umuzu bulması için gönderdiği deniz dibi arama gemisi… ABD’nindi. Envanterden çıkarıp, teee 13 sene önce, devletimizin deniz kuvvetlerine sattılar. Kaç paraya sattılar, bilmiyoruz. Ama, işe yaramadığını biliyoruz. İki bin metre derinliği tarayabildiği söyleniyordu, 1.300 metre derinliği tarayamadığı anlaşıldı.
*
Nautilus
Devletimizin, pilotlarımızı ve Phantom’umuzu bulması için yardım istediği gemi… Amerikan Deniz Araştırma Vakfı’na ait… Yüksek çözünürlüklü sonarları, dalgıç robotları ve mini denizaltısıyla, altı bin metre derinliği renkli-vesikalık netliğinde tarayabiliyor.
*
11 milyon dolarrrrr.
*
E çok para tabii.
Sokaktan toplamıyoruz.
Alınacak gibi değil yani.

Castiel_
03-07-2012, 18:47
Aziz Basın..

Maç başladı…

Aziz Yıldırım sahada.

*

Yayaya şaşaşa.
Türk futbolunun mimarı.
Ekonomik mucize yarattı.
Tarihe altın harflerle geçti.
Tesisleşme devrimi yaptı.
Gelmiş geçmiş en başarılı…
Dünyaya parmak ısırttı.
Ben zaten söylemiştim.

*

İkinci yarı…
Aziz Yıldırım oyundan çıkarıldı.
Kulübeye alındı.

*

Ben zaten söylemiştim.
Çetebaşı.
Futbolumuzun yüz karası.
Su testisi su yolunda kırıldı.
Bataklık kurutulmalı.
Başkanlığı elinden alınmalı.
Olacağı buydu.
Mafya bozuntusu.
Küstahlığın sonu.
Ah azize vah azize!
Orası Metris, ordan çıkış yok.
Düştüğü yeri hak etti.
Fenerbahçe Cumhuriyeti yoktur…
Beşiktaş Adliyesi vardır.
Nasıl bir kimliğe ve kişiliğe sahip
olduğu kamuoyu tarafından öğrenilmiş bulunan Aziz Bey… Sen gazetecilere ahlak, haysiyet dersi filan vermeyi
bırak da, önce kendi hesabını ver.

*

Doksan artı bir…
Aziz Yıldırım formayı giydi.
Sahaya geri döndü.

*

Ben zaten söylemiştim.
Başın öne eğilmesin.
Adalet yerini buldu.
En ufak bi şüphem yoktu.
İlk hedef Avrupa şampiyonluğu.
Onur abidesi.
Metris’te bayram.
İftiracılar utansın.
Haysiyet cellatlarına ders verdi.
Darağacında bile teslim olmadı.
Ne mutlu Fenerbahçeliyim diyene.
Hepimiz Aziz Yıldırımız.

*

Özetle, top bile bazen tartışılır ama…
Basın hep yuvarlaktır.

Castiel_
05-07-2012, 02:09
Zana’ks

Leyla’k rengindedir.

Yuttun mu…

Leyla gibi olursun.

*

Uyuşturur.

Kütük gibi uyutur.

Yanında mayın patlasa, duymazsın.

*

Sahte cennet hissi yaratır.

Şehitler gelir, sen sırıtırsın.

*

Bi deneyelim, n’olur ki dersin…

Bağımlılık yapar.

Elini verirsin, vücudu kaptırırsın.

*

Güya, huzura ermek için alırsın.

İyi geldi sanırsın…

Kriz olarak geri döner.

*

Etkisi geçince…

Yani, iş işten geçtikten sonra…

Derin bunalıma sürüklenirsin.

*

Çünkü, sorunu çözmek yerine…

Sorunu unutturmak için kullanılır.

*

Beynin helva gibi olur.

Düşünemezsin.

Unutkanlık yapar.

Başbakanımızın lafları mesela…

Dün bi şey söyler.

Bugün tam tersini söyler.

Zana’ks aldıysan, hatırlamazsın.

*

Reflekslerini zayıflatır.

Otomobil kullanacaksan, almamalısın.

Devletin direksiyonunda oturuyorsan…

Asla almamalısın.

*

Cinsel isteği bile azaltır.

En az üç istiyorsan…

Uzak durmalısın.

*

Özetle… Bünyeye sokmamalısın.

Zana’ksın neresinden dönülse, kârdır.

*

Hap gibi anayasayı yutan ahalinin…

Zana’ksı yutmaması önerilir.

Castiel_
05-07-2012, 02:09
Zana’ks

Leyla’k rengindedir.

Yuttun mu…

Leyla gibi olursun.

*

Uyuşturur.

Kütük gibi uyutur.

Yanında mayın patlasa, duymazsın.

*

Sahte cennet hissi yaratır.

Şehitler gelir, sen sırıtırsın.

*

Bi deneyelim, n’olur ki dersin…

Bağımlılık yapar.

Elini verirsin, vücudu kaptırırsın.

*

Güya, huzura ermek için alırsın.

İyi geldi sanırsın…

Kriz olarak geri döner.

*

Etkisi geçince…

Yani, iş işten geçtikten sonra…

Derin bunalıma sürüklenirsin.

*

Çünkü, sorunu çözmek yerine…

Sorunu unutturmak için kullanılır.

*

Beynin helva gibi olur.

Düşünemezsin.

Unutkanlık yapar.

Başbakanımızın lafları mesela…

Dün bi şey söyler.

Bugün tam tersini söyler.

Zana’ks aldıysan, hatırlamazsın.

*

Reflekslerini zayıflatır.

Otomobil kullanacaksan, almamalısın.

Devletin direksiyonunda oturuyorsan…

Asla almamalısın.

*

Cinsel isteği bile azaltır.

En az üç istiyorsan…

Uzak durmalısın.

*

Özetle… Bünyeye sokmamalısın.

Zana’ksın neresinden dönülse, kârdır.

*

Hap gibi anayasayı yutan ahalinin…

Zana’ksı yutmaması önerilir.

Paranoyak Fare
05-07-2012, 16:06
Üç oda bi şemsiye

Dere yatağına toki yapmışlar.
Yağmur yağdı.
9 insanımız boğuldu.
5’i çocuk.
*
Toki…
“Dere yatağına bina yaparsak, derenin intikamı ağır olur” diyen Başbakanımızın toki’si.
*
Belediye başkanı…
Girin belediyenin resmi internet sitesine, sanki mimar veya inşaat mühendisi’ymiş gibi “her zaman şantiyedeyiz, Karadeniz’in en büyük kentsel dönüşümünü yapıyoruz, modern binalarımızla çağdaş şehir örnekleri sunuyoruz, yaşam konforunu arttırıyoruz” şeklinde haberler koydurmuş ama, aslında mesleği imamlık…
Yüksek lisansı tefsir dalında.
*
Belediye ise, Canik.
*
Bu Canik Belediyesi… Bu sene, AKP Yerel Yönetimler Başkanlığı tarafından düzenlenen belediye projeleri yarışmasında Türkiye şampiyonu oldu. Şampiyonluk ödülünü, bakanların filan katıldığı törende “hayırlı çalışmalarınızı tebrik ederim” diyen Başbakanımız verdi.
*
Yağmurda boğulan Canik’in…
Türkiye şampiyonluğu kazanan projesinin adı neydi biliyor musunuz?
“Şemsiyemiz Altındasınız!”

************************************************** ************

https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/hphotos-ak-prn1/559361_334633999953398_433715661_n.jpg

Castiel_
07-07-2012, 04:06
vaaaiiiiİİİİİUUUuuuuv

İşine gidiyorsun.

Veya, evine dönüyorsun.

Direksiyondasın.
Canhıraş bi siren...
Dikiz aynana bakıyorsun.
Ambulans geliyor.
Kenara yanaşıyorsun hemen.
Yol veriyorsun.
vaaaiiiiİİİİİUUUuuuuv...

*

Ses azar azar yaklaşıyor.
Tam yanındayken en yüksek...
Azala azala uzaklaşıyor.
Duymuyorsun artık.
Gözden kayboluyor.

*

Halbuki, siren aynı siren.
İçindeysen.

*

Dışındaysan...
Yaklaşırken telaşlanıyorsun.
Tam yanındayken üzülüyorsun.
Gözucuyla, vah vah filan.
Uzaklaşınca unutuyorsun.
Bi saniye sonra hatırlamıyorsun.

*

Bi bakıyoruz mesela...
Ambulans geliyor.
Mahkûmlar diri diri yanmış.
Dün, duyuyoruz sireni.
Bugün, bağırıyor manşetlerde.
Yarın, gözden kayboluyor.

*

Bi bakıyoruz...
Karakol basılmış.
Önce 2 şehit var deniyor, telaşlanıyoruz, sonra 4’e yükseldiği söyleniyor, yavaş yavaş artıyor sirenin sesi, 5 mi 6 mı derken, tam yanımızdan geçerken 8 şehit olduğunu öğreniyoruz, o an kahroluyoruz... Yavaş yavaş uzaklaşırken, yaralılardan 1’inin daha şehit olduğu açıklanıyor ama, ilk şehit kadar etki yapmıyor,
görüş alanımızdan çıkıyor çünkü...
Duymuyoruz.

*

Bi bakıyoruz...
Ambulans geliyor.
İçinde sel kurbanları.
Tıpkı şehit ambulansı gibi, önce 1 ölü, 2 ölü’yle yaklaşıyor, 4 oluyor 5 oluyor, yükseliyor siren sesi, tam yanımızdan geçerken, 10 olduğunu öğrenip, hüzünleniyoruz... Yavaş yavaş gündemimizden uzaklaşırken bulunan 11’inci ölü pek sarsmıyor artık bizi, azalıyor sesi.

*

Ve, şehit pilotlarımızın cenaze törenini seyrederken, gene direksiyonda gibi hissettim kendimi... Radardan kayboldu’yla başlayan ince ince siren sesi, telaşlandık haliyle, botlar bulundu’yla yaklaştı, tam yanımızdan geçerken 1260 metrede cenaze, neticede musalla taşı, hakkınızı helal ediyor musunuz, helal olsun... Uğurla, unut.

*

Ambulanslar farklı ama...
Göz göre göre...
Bağıra bağıra gelen...
Herkesi içeri tıkıp, 20 kişilik koğuşlara 200 kişiyi dolduran, derme çatma karakolları hala çanağın içindeki armut gibi sunan, dere yatağına devlet eliyle ev yapan, düşmanlık ettiği ülkenin topraklarına fotoğraf makinesiyle savaş uçağı gönderen...
Siren, aynı siren.

*

Kenara yanaş.
Geçsin.
Bozma istifini...
Devam et.
Durmak yok yola devam...
Bu olsa gerek.

Castiel_
09-07-2012, 17:53
İzmir çetesi..

İzmir’de “çete” kurarak “asrın yolsuzluğu”nu gerçekleştiren belediyeciler tahliye edildi.

Çete’lesini yazayım bari.

İzmir Büyükşehir’in en büyük harcama kalemi, metro… 80 küsur müfettiş, aylarca inceledi. En küçük bi suiistimal bulundu mu? Bulunmadı. Suçlamalar arasında var mı metro? Yok.

Banliyo sistemi için 600 milyon lira harcandı. Tüneller, yeraltı istasyonları, geçitler filan… İhalelerinde yamuk
tespit edildi mi? Edilmedi. Yok mu
yani suçlamalar arasında? Yok.

Körfez trafiği için 15 adet katamaran tipi, hızlı vapur alınıyor, imzaları
atıldı, 115 milyon Euro… Komisyon momisyon, malı götürmek için iyi bi fırsat… Var mı iddianamede? Yok.

Kadifekale civarındaki kentsel dönüşümün maliyeti, 200 milyon lira… Akraba, eş, dost’u kollayıp, al takke
ver külah için, şahane imkân…
Var mı asrın çete davasında? Yok.

AB standartlarında biyolojik arıtma tesislerinin başkentidir, İzmir… Türkiye’deki her 4 biyolojik arıtma tesisinin 1’i orada… 70 milyon liranın üzerinde para harcandı. İhaleleri didik didik edildi, en küçük bi pürüz bulundu mu? Bulunmadı. Davada yok o halde? Yok.

Memleketin en önemli çevre projelerinden Çamur Çürütme ve Kurutma Tesisi’ne 62 milyon lira ödendi. Bir kuruşluk avanta tespit edildi mi? Edilmedi. Yok mu iddianamede? Yok.

2005’ten beri, her hafta, 207 bin öğrenciye 1.2’şer litre süt dağıtılıyor. Faturası sadece bu sene, 7 milyon lirayı geçti. Bırak hastanelik olmayı,
tek çocuğun bile karnı ağrımadığı gibi… Soruşturmalara rağmen, en ufak bi
akçeli iş bulundu mu? Bulunmadı.
Var mı davada? Yok.

8 senedir yönetiyor İzmir’i Aziz Kocaoğlu… Her sene 5 milyar lira bütçeden, 40 milyar lira eder. Sırf kamulaştırmaya 700 milyon lira
harcadı. Kendisine oy vermeyenler, AKP’nin İzmir’deki yöneticileri
dahil, “boğazından haram para
geçti” diyebilen var mı? Yok.

İyi de kardeşim…
Neyi soydu bunlar?

Mandalina’yı soydular!

Evet… Suçlamalar arasında
mandalina var. Üreticiden mandalina alıp, okullarda dağıtmışlar. Fahiş fiyatla mı almışlar? Yo-ooo, ucuza almışlar. Suç ne o zaman? Almasalar da olurmuş, niye almışlar! Üreticiyi kollayarak, kamuyu zarara uğratmışlar. Normalde, mandalinaların çöpe atılmasına, üreticinin batmasına göz yummaları gerekiyordu.
Suriyeli çünkü üreticiler!

Şal almışlar, kaşkol almışlar, öğretmenlere dağıtmışlar. Niye? Öğretmenler Günü için… Vakko’dan mı almışlar? Hayır, kooperatiflerden
almışlar, dükkân fiyatının 10’da 1’ine.

Başka? Şevval Sam’a konser verdirmişler. Şarkı da mı suç birader? Şarkı suç değil ama, Şevval Sam için
ihale açmamışlar! Belki, daha ucuza
başka Şevval Sam var, di mi?

Otopark meselesi var bi de… Belediyenin otoparkını, özel şirketin elinden alıp, belediye şirketine vermiş Aziz Kocaoğlu… Bak sen şunun yaptığına! Komünist misin Başkan? Bırak, parayı kim götürürse götürsün… Niye belediyenin malını belediyeye veriyorsun?

Ayrıca…
İhbarda bulunuyormuş gibi
olmayayım ama…

İstanbul metrosunun her kilometresi, 140 milyon lira… İzmir metrosunun her kilometresi, sadece 40 milyon lira… Kilometre başına 100 milyon lira daha az… Ayıp değil mi Aziz Bey?

Bir şehrimize arıtma tesisi yapıldı, yabancı krediyle, 40 milyon Euro… İzmir’e aynısı yapıldı, öz kaynaklarla,
3 milyon dolar… 15 kat ucuza! İflas mı ettircen sen bu şehri Aziz Bey?

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 200 mililitre sütü, kaç liraya alıp, çocuklarımıza içiriyor? 37 kuruşa… Hükümetimiz, aynı İzmir’de, aynı çocuklara, aynı ineklerin sütünü, kaç liraya içiriyor? 53 kuruşa…
2 katına yakın… Bu kafayla gidersen,
397 sene hapis, az bile Aziz Bey.

Ve, ayrıca…
Kendi kendimi ihbarda
bulunuyormuş gibi olmayayım ama…

O çetenin zeybeğiyim.
“Ak”lanmaya ihtiyacımız da yok, niyetimiz de yok bizim! Bir oyum
var… Bir milyon oyum olsa, bir
milyonunu da çetebaşı’na veririm.
İzmir Aziz’dir Aziz kalacak.

Castiel_
10-07-2012, 04:46
kapesese

İki sene önceki kapesese’de dümen yapıldığı, dini-imanı dilinden düşürmeyen arkadaşların soruları araklayarak, kul hakkı yemeye utanmadıkları ortaya çıkmışsa...

Öğretmenlik sınavında cevapların sızdırıldığı, iki kere ikiyi denk getiremeyen lavukların, imkânsız skora ulaşıp, 120’de 120 doğru yaptığı tespit edilmişse...

Üniversite sınavının şıklarına kabak gibi şifre konulmuşsa... Ve, o şifre, büyüsünler de “badem” olsunlar diye “çağla badem”lere ezberletilmişse...

Her üniversite sınavından sonra, şöyle şampiyonuz böyle birinciyiz filan diye, çarşaf çarşaf ilan veren takunyalı dershaneler, şifreli sınavdan sonra, gene çok başarılı olmalarına rağmen, her nedense, tek sütun bile ilan vermediyse...

Polis Akademisi’ne giriş sınavında, soruların zimmete geçirildiği, hırsızların polis olmaya çalıştığı anlaşılmışsa...

Daha bu ay, aynı Polis Akademisi’nde, bütünlemeye kalıp, çakmalarına rağmen, yönerge değişikliği katakullisiyle, 100 üzerinden 18 alanlar bile sınıfı geçtiyse...

Polis Akademisi’nde öğretim üyesi olan ve sınıfta bıraktıkları tiplerin sınıfı geçtiğini öğrenen hukuk profesörleri “insaf, ayıptır, utançtır, böyle rezalet görmedik” dediyse...

Kamu bankasına müfettişlik sınavı açıp, en az 80 puan gerektiği halde, 70’likler doldurulduysa...

Güya sahtekârları yakalayacak olan müfettişlerin sınavında sahtekârlık yapıldığı anlaşılınca, ay çok pardon, bilgisayar hata yapmış deniyorsa...

Soruları özel üniversite tarafından hazırlanan, bi başka kamu bankasının sınavı, daha önce, aynı özel üniversite tarafından, bi başka kamu sınavında, tıpatıp sorulmuşsa...

Sağlık Bakanlığı’nın unvan sınavında, 20 sorunun iptal edilmesine, 17 sorunun cevap şıklarının değiştirilmesine, zaten alt tarafı 50 soru sorulmasına rağmen, unvanı yükseltilmek istenen süper zekâ’ların gene de beceremediği görülüyorsa...

Bir üniversitenin yetenek sınavında, kazananlar açıklanıyor, sonra o liste indiriliyor, başka liste asılıyor, kazananlara siz kazanamadınız deniyor, namuslu bi savcı çıkıp, oha artık birader diyor ve sınavı iptal ettiriyorsa...

Eğitim Kurumu Müdürlüğü sınavındaki soruların, yandaş sendikanın çalıştayında belirlenen sorular olduğu ve tesadüfe bak, o sendikadan olanların kazandığı belirleniyorsa...

Diyanet İşleri’nde olmayacak duaya amin deniyor, müezzinlik-vaizlik sınavında başarılı olan adayların, sanırım uygun tarikattan olmadıkları için, başarısız ilan edildikleri ortaya çıkıyorsa...

Üniversite, hatta iki üniversite mezunu gençler, devlette odacı olmak için bile 150 tane sınava girerken, ataması yapılmayan öğretmenler pazarda limon satarken, Türkçe okuryazar oldukları şüpheli molla’lar, sözlüsüz-yazılısız, devlette kadrolu oluyorsa...

TRT’de sınav açıp, sonuçları internetten yayınlıyor, ancak, torpil taleplerini silmeyi unutuyorlar ve böylece, kazanan isimlerin yanında, şu müdür tanıyor, bu müdür kefil gibi notların düşüldüğü enseleniyorsa...

İtfaiyeye alınacak üç personel için sınav yapılıyor, yüzlerce aday, belgen eksik diye sınava sokulmuyor, sonuçlar açıklanınca, belediye başkanının oğlu ve kayınbiraderiyle, zabıta müdürünün oğlunun kazandığı ortaya çıkıyorsa...

4 artı 4 artı 4 ayağıyla, bu seneki üniversite sınavına son dakka kala, yerleştirme hesabı değiştiriliyor, okulların başarısı dikkate alınmıyor, okumak için maça isteyen Anadolu ve Fen liseleri cezalandırılıp, bol keseden not dağıtan dandik okullar ödüllendiriliyorsa...

*

Özetle...
“Namuslu yurttaş ol, kurallara uy” diye büyüttüğümüz çocuklarımızın geleceğiyle alakalı her sınav “düzgün”se... Sorularının çalındığı iddia edilen son kapesese “yamuk” mudur?

*

a, haşa
b, külliyen iftira
c, fitnecilerin yalanı
d, dedikodudan ibaret
e, yetmez ama evet

Paranoyak Fare
10-07-2012, 12:45
yetmez ama kul hakkı yemeye devam.

Castiel_
11-07-2012, 04:29
Ekmek bulamayan lahmacun yesin...

Bodrum’da...

Bi lahmacun 50 lira.

Kerizlikte nirvana.

*

Aslında...
Lahmacun 38 lira.
12 lirası ayran’a.

*

Ne o öyle ayran mayran, biz köylü müyüz şekerim dersen, limonata iç... 27 lira.

*

Antalya’ya da, ayakları yakmayan, yapışmayan plaj kumu getirmişler. İthal. İpek gibi. Bizim yerli kum kaba sabaymış, rahatsızlık yaratıyormuş... Parmak aralarını uf ediyormuş.

*

E canım sıkıldı tabii.
Çeşme’nin başı kel mi?

*

Aradım arkadaşlarımı...
Kardeşim, yok mu şöyle Alaçatı’da 75 liraya kumru, 20 liraya midye filan?
O-hoo, onlar da bi şey mi dediler.

*

- Burda odun satılıyor.
- Nası yani odun?
- Bildiğin odun, yontulmamış.
- Yeniyor mu?
- Yok, dekoratif.
- Kaç para?
- 380 lira.
- Tonu mu?
- Saçmalama, tanesi...

*

İndirimli fiyatıymış bu.
Sezon öncesi 475 liraymış.
Yarım metre boyunda, testereyle kesilmiş, üstü düz, sehpa görevi görüyor, alıp, villanın salonuna koyuyorsun... Böylece evinde, bi kereste sen, bi de odun’un olmuş oluyor.

*

Şeffaf jelatin ambalajlı taş da satılıyor, pek moda bu aralar, tanesi 120 ila 250 lira, Afrika’dan ithal, kırmızısı var, pembesi var, bahçendeki yerli taşları söküp, yerine
bunları takıyorsun.

*

Amerikan gazeteleri yazıyordu, iki üç sene evvel... Hampadan para kazanan arkadaşlar, Wall Street restoranlarında, kedi bokuyla filtre edilmiş kahvenin fincanına 100 dolar, bir burger’e 175 dolar ödüyorlardı. Köftesi kobe bifteğinden, trüf mantarı ve kaz ciğeri sosuyla, tepesinde altın yaprağıyla servis ediliyordu.
Kısa süre sonra, gördüler ebelerinin burgerini... Kriz patladı, bankaları battı, işsizlik tavana vurdu, emlak fiyatları çöktü, tarihlerinde ilk kez kredi notları düştü, dünyayı sarstı, bizi teğet geçti dendi ama, sırf Avrupa’da beş hükümet gitti.

*

Milyoner’le zilyoner arasındaki uçurumun iyice derinleştiği... Buzdağına çarpan Titanic’in güvertesinde keman çalmaya devam eden ülkelerde oluyor böyle.

*

Alamettir yani.
İşaret fişeğidir.

*

Ahali toki bodrum’larında selden boğulurken, Bodrum’da lahmacuna 50 lira ödeniyorsa... “Kahin” lakaplı ekonomi profesörü Roubini olmana gerek yok, hazır deniz kenarındayken, filikaları hazırlayın demektir.

Castiel_
04-08-2012, 16:27
Uçak n’ooldu, uçak?

Hani çıkarılacaktı?
Füze kanıtı filan…
Tık yok.

*

Balıkların yanına gitti diye, hepimizi balık hafızalı sanıyorlar heralde.

*

Helikopter düştü bu arada… Allah’tan karaya düştü, şehitleri toplamak için el âlemin Nautilus’una gerek kalmadı. Uçağı Suriye
düşürdü diyen Genelkurmay,
bu sefer kimin düşürdüğünü değil,
kimin düşürmediğini açıkladı, *** düşürmedi, asla düşüremez dedi. Suriye’nin düşürmesi makul, ***’nın düşürmesi rencide edici demek ki.

*

16 günde, 1, 2, 3, 4, 5, 6,
7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14,
15, 16 şehit var... Teee Batman filminde seyircileri tarayanı manşet yaptılar, Batmanlı şehidi lütfedip
tek sütun bile yapmadılar.

*

Metrobüs köprüsü henüz açılmadan çöktü. Muhallebici-mimar belediye başkanımız, taşeron müteahhidin suçu dedi. Taşerona ihaleyi ben verdiğim için, kendi payıma çok utandım!

*

Güya hapisteki mebusları çıkarmak için kanun çıkardılar, katiller çıktı, mebuslar hâlâ içerde… Aslında haklılar. Mebuslar “kuvvetli suç şüphesi” olduğu için bırakılmıyor, öbürlerinde şüphe müphe yok, bildiğin telle boğmuşlar. Üstelik, efendi gibi anlatıyorlar, evet boğduk, bugün olsa gene boğarız, pişman değiliz diyorlar, daha ne? Mebuslar ise, direniyor, bas bas suçsuzuz diye bağırıyorlar. Suçluların bırakıldığını, suçsuzların yakalandığını öğrenemediler bi türlü.

*

Keriz Feneri de ak’landı.
Dolandırıcılık yokmuş…
Fitrelerinizi bekliyorlar.

*

Danıştay töreninde “hak için, adalet için, devletim için, olmazsa olmazım, ah danıştay’ım, sevdalım, ah danıştay’ım” diye şiir okuyan Danıştay Başkanı “hayali” ihracatçıyla aynı otomobilde fotoğraflandı. E şiirin devamını da ben getireyim bari… “Hayal”di gerçek oldu, vah danıştay’ım vah danıştay’ım.

*

Türkiye’yi “gençliğini yaşamamış tipler” yönetiyor diyorum, inanmıyorsunuz… Gençlik festivalinde birayı yasakladılar. Öğrenci alkol alıp kafayı mı bulacak, ilmi alıp, kendini mi bulacak dediler. Memleketi kurtarıp, kuran Mustafa Kemal’e de “rakıcı, sarhoş” diyorlar ama…
Kendilerinin ayık kafayla
ne kadar yönettiğini görüyoruz.

*

CHP gene kurultay yaptı. Bu
iş kurultayla olsaydı, Kılıçdaroğlu
ABD Başkanı bile olurdu.

*

ABD Başkanı dedim, aklıma
geldi. Obama’nın bizim Başbakan’la telefonda konuşurken, beyzbol
sopası salladığı ortaya çıktı. Ha bire üç çocuk dersen, adam da, bunların karnından sıpayı, sırtından sopayı
eksik etmemek lazım der, haliyle.

*

Şükür ki, Başbakanımızın da “muska” taşıdığı ortaya çıktı…
Ki, sopaya karşı birebirdir.

*

Kükremiş sel gibiyiz dediler, hakikaten dediklerini yaptılar, Samsun’u sel bastı. Kapıcı çocukları okumasın diye bize karşı çıkıyorlar dediler, toki selinde kapıcı çocukları boğuldu.

*

Suriyeli sığınmacılar, Türkmen sığınmacılar getirildi diye isyan çıkardı. Ben de olsam, ben de isyan ederim. Türkiye’de Türkmenlerin ne işi var birader? Bayrağımızı indirdiler, polisimizi rehin aldılar, askerimizi dövdüler. Bulmuşlar böyle Şam’ar oğlanını… Az bile dövdüler.

*

Milletin polisi olun, iktidarın kapıkulu olmayın dedik, anlatamadık. Bizim anlatamadığımızı, AKP mebusunun oğlu anlattı. Polisleri menemen
bardağı gibi duvara dizdi, fırçasını kaydı. Helal olsun. Eli değmişken, bi de suratlarına biber gazı sıksaydı, daha şık olurdu. Malum, o polis arkadaşlar 12 senede 628 ton biber gazı sıkmışlar gözümüze… Men dakka dukka yani.

*

Her güvenlik zirvesinde papağan gibi, devletin beka’sı devlet beka’sı derlerdi. Kırk kere söylersen, olacağı bu… Bekaa Vadisi’nin devleti oldu!
***, Suriye’de devlet kurdu.

*

Londra Olimpiyatı başladı.
Bazı münafıklar, madalya bile
alamadık diyor. Cumhurbaşkanımızın İngiltere Kraliçesi’nden şövalye madalyası yok mu kardeşim, daha
ne madalyası istiyorsun? İngiliz
maliye bakanımızın taktığı zam madalyaları neyine yetmiyor?

*

Üstelik, camide karate kurslarının başladığından haberin yok galiba… Londra Olimpiyatı’na olmasa bile, Türkçe Olimpiyatı’na katılmaları bekleniyor. Çamlıca’daki camiye
kapalı havuz monte edip, olimpik
cami yaptın mıydı, tamamdır bu iş.

*

Ha diyeceksin ki, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethini 53 günde bitirdi, bunlar 53 gündür Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün alt tarafı
asfaltını bitiremiyor… Orası ayrı.

*

Yüksek Askeri Şûra’ya ramazan geldi. Generallere su yok. Herkes oruçlu. Teravih’e gidenin tuğgeneral, umre’ye gidenin kuvvet
komutanı olması bekleniyor.

*

Kasaptaki ete soğan doğramam, şarküterindeki sucuğa yumurta kırmam, denizdeki balığa limon sıkmam, sağılmamış süte şeker katmam
filan diyen Hilmi usta, nihayet tanık olarak dinlendi. Manisalıdır kendisi. Köftenin kralını yaparlar orda…
Ne diyeceğini bilmiyorum ama,
bu defa eveleyip gevelemeden,
soğansız “odun köftesi”nin
tarifini vereceğini sanıyorum.

*

Tahminim, badem’in biri
arıtma cihazı ithalatına başladı.
Çünkü, çeşmelerden lağım akarken, kafayı damacana su’lara taktılar.
İyisi mi, zemzem için.

*

Hamsi’yi kuruttuk, çipura’yı karada yetiştiriyoruz, barbun’u Senegal’den, kalamar’ı Hindistan’dan, karides’i Çin’den, ahtapot’u İspanya’dan, mezgit’i Norveç’ten ithal ediyoruz… Bizim Cumhurbaşkanı, Gabonlu balıkçının kayığına motor hediye etti.

*

Sezaryen’lik kadına zorla
normal doğum yaptırdılar,
kadıncağız öldü, normal olarak.

*

Atatürk’ün manevi kızı, trafik kazasında can verdi. Atatürk’ün yadigârının yaşadığından bile haberi olmayan bi toplumda… Suudi Kralı’nın manevi kızı ölseydi, belki üzülürdük.

*

Beri yandan… Ayıptır söylemesi, dünyada ilk kez günlük köşe yazılarından tiyatro yapıldığını, İsim Şehir Hayvan’ın kabare haline getirildiğini yazmıştım. Ayıptır söylemesi, kapalı gişe oynuyor.
Bugün Bodrum’da, yarın Alaçatı’da.

*

Netice itibariyle, üç gün izin yaptık, bunlar oldu, beş gün izin yapsak, sayfaya sığmayacaktı… Ve, maalesef işbaşı yaptık. Çevreye vereceğimiz zarar için şimdiden özür dileriz. Hoş bulduk.

Castiel_
04-08-2012, 18:15
Beyzbol sopası

Hiç beyzbol oynanmadığı halde, dünyada en çok beyzbol sopası satılan dördüncü ülke, Türkiye’dir. Buna mukabil, aynı Türkiye’de beyzbol topu ve beyzbol eldiveni satışı, sıfırdır.

Üstelik, resmi istatistiktir…
ABD’de bile beyzbol sopası pazarı her sene
yüzde 5 büyürken, Türkiye’de yüzde 15 büyür.

*

Dolayısıyla…
Beyzbol sopası’nın ne
anlama geldiğini diplomatlara sormanın âlemi yoktur.
Taksicilere sor…
Anlatsınlar.

*

(Bende var mesela…
Babamdan miras kaldı.
Alsancak Kısmet Taksi’ye beyzbol kültürünü getiren kişiydi, rahmetli… Obama’ya Çekiç Hank hediye etmiş, babam ise, Ceksın’dan satın almıştı. Ceksın, duraktaki taksileri yıkayan, bu arada, NATO’da görevli Amerikalılardan mal alışverişi yaparak yolunu bulan, şopardı.)

*

(O zamanların taksileri Şevrole, Buik, İmpala filan, geniş geniş, ferah… Şoför koltuğuyla, kapı arasına, değil beyzbol sopası, fırıncı küreği koysan, gene sığardı. Sonradan, bizim yerli otomobillere geçildi. Beyzbol sopasını koyuyorsun, kapı kapanmıyor, kapı kapansa, boydan kurtarmıyor, arka koltuğa binmeye çalışan yolcunun ayağına takılıyor. Duraktakiler levyeye geçti. Babam vazgeçmedi. Hırlaşma pozisyonunda, bi saniye deyip, bagajdan çıkarıyordu.)

*

Tarihçesine gelirsek…
Memleketin beyzbol sopası’yla ilk tanıştığı yer, İzmir ve Adana’dır. Çünkü, İzmir ve Adanalı taksiciler, henüz siyah-beyaz televizyon icat olmamışken, NATO ve İncirlik’teki Amerikalılar vesilesiyle, beyzbol diye bi sporun varlığından haberdar olmuş, kriko’dan bile önemli olan beyzbol sopası’nı keşfetmişlerdi. Buralardan yayıldı. Edirne’den Ardahan’a moda oldu.

*

Bakın Ardahan dedim, aklıma geldi… Ardahan’da hiç Amerikalı olmamasına rağmen, geçen ay, Ardahanlı bi taksici, arabayı yıkarken etrafa su sıçratıyorsun diye posta koymaya kalkan beş
sivil polisi, benim rahmetli gibi bagajdan çıkardığı beyzbol sopasıyla hastanelik etti.

*

Sıfırı, 75 lira.
Gir internete…
İkinci eli, 25 lira.

*

Öyle hale geldi ki…
Artık sadece taksicilerin aksesuvarı değil, öbür esnaf da kullanıyor. Bursalı kuyumcunun biri, maskeli, eli silahlı soyguncuyu, tezgâh altında tuttuğu beyzbol sopasıyla haşat etti geçenlerde… Ağzını yüzünü dağıttı. Nerden geldiğini şaşırıp, silahı milahı bırakarak kaçmaya çalışan herifi, parmak izine gerek kalmadan,
kan izinden takip ederek enselediler, düşün gari.

*

Demem o ki…
Beyzbol sopası’nın ne anlama geldiğini diplomatlara sormanın âlemi yoktur, mesaj açıktır.

*

İngilizce bilmeyenin…
Anladığı dildendir.
Durmak yok, yola devam da…
El frenini çekip inersem.
Kafanı kırarım demektir!

Paranoyak Fare
05-08-2012, 13:37
Casus filan…

Hani, pırıl pırıl subaylarımıza “casus” denildi de, aylarca hapis yatırılıp, kariyerleri, terfileri, hayatları kaydırıldıktan sonra “casus” olmadıkları anlaşıldı ya…

Basın camiasında bile tanınmayan, geçmişi meçhul “eleman”ın biri, “eleman gazete” tarafından “köşe yazarı” yapılır. “Kim bu lavuk?” diye merak etmeyen… Her köşe yazarını gazeteci zanneden ahalinin nazarında “önemli” hale getirilir.
Bilahare, bu “önemli” köşe yazarı bi makale döşenir, “Ay’da petrol var” der. Bu bilgiyi, çok güvenilir belgelere sahip ama, kimliğini açıklamayacağı “gizli bi tanık”tan aldığını belirtir. Eleman’ı köşe yazarı yapan gazete, makaleyi derhal manşete çeker: “Ay’da petrol bulundu!”
“Eleman televizyonlar” devreye girer. “Eleman gazete”ye atıfta bulunarak, ana haber bültenlerinde verir, flaş, flaş, flaş… Objektif habercilik ayaklarıyla, açık oturumlar tertiplenir, “saçmalamayın birader, petrol için bitki fosili lazım” diyenler, ekrana çıkarılır, “sen hiç Ay’a gittin mi, madem Ay’da petrol yok, iddianı kanıtla o zaman!” sorularıyla sıkıştırılır. Ertesi gün… Eleman gazetede şu manşet çıkar: “Ay’da petrol yok dediler ama, kanıtlayamadılar!”
İnternet siteleri tıklanma şehvetiyle üstüne atlar, hadise gündeme bomba gibi düşer.

Malum… İnternet sitelerinde çıkan haberlerin altında “okur” yorumları yer alır. “Sözde okur eleman”lar, aynı adreslerden, farklı isimlerle, bu haberin altına destek yorumları yağdırır.
Öbür eleman gazetelerdeki, öbür eleman köşe yazarları devreye girer. “Ay’da petrol olamaz” diyenlere karşı infazlar başlar. “Bunlar statükocu… Ay’da petrol yok diyenler, insanlığın ilerlemesini engellemeye çalışıyor. Alaska’da da yok diyorlardı ama, çıkmadı mı?” yazarlar.
Biri birine atıfta bulunur, öbürü öbürünü referans gösterir, birbirlerinin makalelerini işte belge diye ekranda sallarlar. Haysiyet cellatlığı öylesine şiddetlidir ki, Ay’da petrol olamaz diyenler, neme lazım diyerek, yavaş yavaş susmaya başlar. Bu sefer, “bak gördünüz mü, utandılar, tükürdüklerini yaladılar, seslerini kestiler” derler. Böylece, meydan bunlara kalır.
“Eleman sivil toplum kuruluşları” devreye girer. “Bizim ahali”nin Ay’daki petrol gerçeğini öğrenme hakkı için “ecnebi fonlar”dan “sevabına” paralar ödenir. Sipariş kitaplar yazılır. “Uzman yabancılar” peyda olur, eleman ekranlara çıkarlar, “bizim ülkede de inanmıyorlardı, derin güçler bu gerçeğin öğrenilmesini engellemeye çalışıyor”
diye şahitlik yaparlar.
Sanatçılar devşirilir. Cukkayı kapan “Yetmez ama evet… Mars’ta
bile vardır” der.
Hâlâ inanmamakta direnenler “yazıklar olsun, bu çağda bu kafa, gözleri var görmezler” diye aşağılanır. İnanmayanlar çoğunlukta olduğu halde “yalnızlaşma” başlar. “Galiba bi tek ben inanmıyorum” düşüncesi hâkim olur. Aklı başında insanlar, akıl tutulması yaşar, Ay’da petrol olduğuna inanmadığını, eşine, arkadaşlarına bile söyleyemez
hale gelir. Hatta, girdiği ortamlarda eleştiriye maruz kalmamak için, mecburen
“niye olmasın?” demeye başlar.
Linç edilmeyi göze alıp “madem Ay’da petrol var, çıkarsanıza o halde” deme cesaretini gösterenlere…
Bağırılır: “Demagoji
yapma! Ay’da petrol var mı
yok mu, sen onu söyle!”

İşte tam o sırada
“eleman anketçiler”
devreye girer. Anketin yapılıp yapılmadığı meçhuldür ama,
yüzde 99’un Ay’da petrol bulunmasını “gönülden desteklediği” açıklanır.
Böylece… Her seçim öncesinde memleketin dört bir yanından yüksek graviteli petrol fışkırdığına inanan ahali, Ay’da petrol bulunduğuna da ikna olur.
CIA’in eğitim kitabında var bu.

Paranoyak Fare
07-08-2012, 11:37
$ehit

Kafamıza çuval geçirdiler…
Teşekkür mahiyetinde, Kuzey Irak’taki Amerikan üssü’nü biz inşa ettik. Erbil Havalimanı’nı biz yaptık. Süleymaniye Havalimanı’nı da… Rahat gidip gelsinler diye, tarifeli uçak koyduk.
*
Şahane kampuslarıyla üniversiteler yaptık. Türkiye’nin güneydoğusu’nda dünyaya geldiysen, bu üniversitelere sınavsız kabul ediyorlar. Yurt ücretsiz.
200’er dolar harçlık veriyorlar.

*
İçişleri Bakanlığı binasını, Kültür Bakanlığı binasını, Merkez Bankası binasını, Kürdistan Başbakanlık Binası’nı biz yaptık. Kuzey Irak’taki Amerikan
Elçiliği binası da bizim eserimiz.
*
Elektriği kim veriyor? E biz tabii… Üstelik, kendi vatandaşımıza kilovatsaatini 20 kuruştan veren hükümetimiz, Kuzey Irak’a 10 kuruştan veriyor. Kullandıkları “ampul” de bizden.

*
İçme suyu şebekesini, kanalizasyonu, arıtma tesislerini, sulama kanallarını, enerji iletim hatlarını, otoyollarını, demiryollarını, köprülerini, tünellerini, viyadüklerini biz yaptık. Plazalar, iş kuleleri, 14’er katlı apartmanlar, bahçeli, havuzlu villalar yapıyoruz.
*

Petrol ve doğalgazı bize satsınlar diye, kendimize, kendi ellerimizle boru döşedik.
*
Sosyal yaşam gelişsin diye, spor salonlarını, alışveriş merkezlerini, sinemalarını, kültür merkezlerini inşa ediyoruz. Çocukları mutlu olsun diye,
sevabına oyun parkları kuruyoruz.
*
Yaralı ***’lıların tedavi gördüğü hastanelerini biz yaptık. Erbil’deki hastanede çalışan bi Türk doktorun röportajı vardı geçenlerde, “buraları İstanbul’dan güvenli” diyordu.
*
Erbil caddelerindeki okaliptüs ağaçları savaş sırasında kurumuştu, vah vah, derhal devreye girdik, sosyal sorumluluk projesi kapsamında, para almadan, palmiye ağaçları diktik.
*
Türk müteahhitlerle ortak iş tutan peşmerge işadamı Hacı Süleyman’a mikrofon uzattı bizim televizyonlardan biri, “geleceğin Dubai’si olacağız, açılımı destekliyoruz” dedi adam.
*
Çöpçülük de bizim… İnsanın koltukları kabarıyor. Belediye binalarıyla beraber, caddelerin, sokakların temizlik ve çöp toplama işini yapıyoruz, ne kadar gurur duysak azdır yani… Kamu hizmetlerindeki garsonluk ve “uşaklık” işine de talibiz, layık görülmemiz an meselesi.
*

2 bin 500 firmamız, 5 bin mühendisimiz, 100 bin işçimiz harıl harıl çalışıyor…
Ki, güzelleşsin Kuzey Irak.
Mesela, en son 7 yıldızlı bi otel yaptık Süleymaniye’de, ismi Güzellik Şehri!

*
Hal böyleyken…
Evlatlarımızı şehit edenler, elini kolunu sallaya sallaya nereden geliyor?
Oradan.
*

Karakollarımız nasıl?
Barakadan.
*
Bildiğin, briket.
Çatıları, teneke.
Gerek yok rokete…
Mermiyle süzgeç gibi oluyor tavan.
*
Bakın, iddia ediyorum…
Sınırdaki kampları, Kandil’deki mağaraları şöyle insanca yaşanır bi hale getirmek için ihaleye çıksın Murat Karayılan…
İşi Türkiye kapmazsa, yüzüme tükürün.

Castiel_
07-08-2012, 19:51
Doğru söze ne denir başka hangi ülke var sırf Akape'nin %15lik burjuvası para kazanacak diye fakir fukaranın evladını hedef tahtası gibi kullanan..

Paranoyak Fare
08-08-2012, 12:07
Askerlik gibi hükümet de… Olimpiyat’ma yeri değildir canım kardeşim

Olimpiyatı seyrediyorum…
Atletimiz takozda kaldı, yarışamadan elendi, çok iyi durumdaydım, kesin ilk üçe girerdim diyor. Çekiççimiz, idmanda fırlattığından anca 10 metre aşağısına fırlatabildi, halbuki müthiş hazırlanmıştım diyor. Yüzmede bırak finali, yarı finalimiz yok, Yüzme Federasyonu Başkanımız, çok başarılı olduğumuzu, en başarılı olimpiyatlarımızdan birini yaşadığımızı söyledi, ki, aslında haklı, en azından hiçbir yüzücümüz boğulmadı, sağ salim dönüyorlar. Beş bin metrecimiz sonuncu oldu, çok iyi çalışmıştım, madalyayı hak etmiştim, galiba yemekten zehirlendim dedi. Bi başka koşucumuz onuncu oldu, Türkçe bilmiyor, Kenyalıymış, ne dediğini anlamadım ama, elendiğine göre çok iyi hazırlanmıştım dediğini tahmin ediyorum. Yelkencilerimiz rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor, sanırsın, öbürleri yelkenleri vantilatörle şişirdi. Okçularımız ise, neredeyse hedef yerine hakemi vuracaklardı, karşı yönden esen rüzgârdan yakınıyorlar. Voleybolcularımıza göre, maçlar çok geç saatte oynandı, ondan… Gerçi, sabah oynadıkları maçı da kaybettiler ama, öğlen oynansaydı banko altın madalyaydı yani… Londra’nın serin ve yağışlı havasından etkilenen güreşçimiz bile var. Bilseydik romatizmalı güreşçi göndereceğimizi, bunu pas geçer,
Rio’daki olimpiyata gönderirdik. Haltercilerimiz desen, halter kaldırmayı boşver, pazar torbası taşıyamayacak vaziyette, kiminin beli ağrıyor, kiminin dirseği uf oldu, kimi enfeksiyon kaptı, talihsizlik işte, yoksa çok iyi hazırlanmışlardı.
*
Sonra bi başkası çıktı…
“Çok iyi mücadele ediyoruz.
Çok iyi gidiyoruz” dedi.
*
Aha bu da “milli atıcımız” herhalde diye düşündüm. Meğer, siyasi haberlere geçmişler, Milli Savunma Bakanımızmış…
Terörle mücadelede ne kadar başarılı olduğumuzu anlatıyormuş.
*
Sene 2000, şehit sayısı 29
Sene 2001, şehit sayısı 20
Sene 2002, şehit sayısı 7
AKP iktidar oldu…
2003, şehit sayısı 31
2004’te 75
2005’te 105
2006’da 111
2007’de 146
2008’de 171
2009’da 152
2010’da 141
2011’de 163
2012, şimdilik 148.
*
“İyi gidiyor” dediği bu.
*
Dolayısıyla, milli atıcı denmese bile, milli savunma bakanı da denemez.
Olsa olsa…
Milli “avunma” bakanı’dır.

************************************************** **************

ben sporcunun, aptal, hantal ve bir o kadarda "dindar"ını severim.

Paranoyak Fare
09-08-2012, 13:44
El âlemse viaypi bizimkiyse niyazi

Libyalı yaralı muhalifler, özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Özel ambulanslarla özel uçaktan indirilen Libyalılar, özel doktorlar ve özel eskortlar eşliğinde, özel hastanelere götürüldü.
Tunuslu yaralı muhalifler, özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Özel hastanelere götürülmek üzere, İstanbul Sağlık
Müdürlüğü tarafından özel olarak karşılandı. Ancak, çok ayıp edildi… Çünkü, aprona,
9 yaralı için sadece 8 özel ambulans
getirilmişti. 2 yaralı sıkış tepiş gitti.
Yemenli yaralı muhalifler, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı koordinasyonunda, özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Tunus rezaletinden ders alınmıştı… Bu sefer, 10 yaralı için 11 özel ambulans getirildi.
Mısır’da bulunan Filistinli yaralılar, Mısır’a gönderilen özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Filistinli yaralılar özel ambulanslara alınırken, refakatçilerine özel araçlar tahsis edildi.
Başbakan Yardımcımız Ali Babacan, Libyalı muhaliflere verdikleri 100 milyon doların 1.100 kilo geldiğini, maazallah özel uçak taşıyamaz, düşer müşer diye, 90 milyon dolarını elden, bavulla verdiklerini, 10 milyon dolarını özel uçakla gönderdiklerini açıkladı.
İsrailli onbaşı Şalid’e karşılık salıverilen
12 Hamas militanı, hükümetimizin
Mısır’a gönderdiği özel uçakla Türkiye’ye getirildi, özel otellere yerleştirildi.
Iraklı Şii lider El-Sadr, özel uçakla İran’dan Türkiye’ye getirildi, özel eve yerleştirildi.
Somalili yaralılar, özel uçakla
Türkiye’ye getirildi. Özel ambulanslarla, özel doktorlar ve özel hemşireler eşliğinde, özel eskortlarla, özel hastanelere götürülen Somalilileri, uçağın merdivenlerinde, Başbakan Yardımcımız, Sağlık Bakanımız, Dışişleri yetkililerimiz karşıladı.
Eski Genelkurmay Başkanımızın zırhlı makam audi’si, özel uçakla Türkiye’ye getirildi.
Cumhurbaşkanımıza Kazakistan tarafından hediye edilen beygir, özel uçakla Türkiye’ye getirildi. Özel uçağa, özel kafesiyle yüklenen beygir, özel veteriner ve özel seyisi eşliğinde seyahat etti, özel eskortla Veliefendi Hipodromu’na götürüldü. Ancak, özel uçakla onca yoldan gelen beygire büyük saygısızlık edildi… Çünkü, İstanbul’daki hipodromda değil, Cumhurbaşkanımızın arada bir okşaması için, Ankara’da bulunması gerekiyordu. Haaadi bakalım, özel kafesiyle, özel veterineri ve özel seyisiyle, özel beygir taşıma aracına yüklendi, özel eskortla,
Atlı Spor Kulübü’ne götürüldü. Sarsıldı
yani, yoruldu, business class beygir.
E hal böyleyken…
Dün, hurriyet.com.tr’de okuyorum.
Beygiri “viaypi” getiren arkadaşlar, Hakkâri’de 8 şehit, 16 gazi verdiğimiz baskında, beline şarapnel yiyen onbaşı Erhan’ı otobüsle göndermişler evine… Ankara-Bursa yolundaki benzin istasyonunda inmiş otobüsten, topallayarak, sabahın köründe, beşte… Ayağında terlikle.
Canlarını verdiler, karakolu vermediler, bunlar bırak uçak biletini, ayakkabı bile vermemişler çocuğa… Zaten, otobüs parasını da babası göndermiş, komşudan borç alarak.
Şehitleri kamyonet kasasında gönderdiklerini görmüştük, bunu ilk kez görüyoruz.
Ve, aslında şükrediyoruz… İstanbullu olsaydı, ak’bil bul, metrobüse bin git de diyebilirlerdi.

Castiel_
10-08-2012, 04:46
Foça

Şu an elinizde tuttuğunuz, gene bi kahpe pusunun manşet olduğu gazetenin birinci sayfasını göbekten komple yırtın, avucunuzda buruştura buruşta yuvarlayın, öfkenizi alırcasına sıkın…

Küçücük, yamru yumru tenis topu kadar bi şey haline gelecektir.
İşte o, Hakkâri’dir.

Şimdi o kâğıt topunu açın, yamru yumru dağlarını
elinizle ütüleyin, düzeltin, yayın. Küçücük bilinen Hakkâri yüzölçümü, girintili çıkıntılı, aslında o kadar devasadır…
En zor coğrafyadır.

Devlet büyüklerimizin üç dakkalığına uğrayıp, ilgileniyormuş ayaklarıyla siperdeki çocuğa hal hatır sorması değildir yani marifet… 365 gün, 24 saat orada yaşamaktır, maharet.

Ve, bi mektup gelmişti
bana oradan.
Yazmıştım iki sene önce.
Çember’den bahsediyordu.

Ya dışındasındır çemberin…
Ya da içinde yer alacaksın diyordu.

Adı bende saklı, komando üsteğmen göndermişti. Sekiz subay, aynı evde kalıyorlardı, bi şarkı indirmişlerdi internetten, dağlara çıkıp vuruşuyor,
sonra eve gelip, hep
birlikte dinliyorlardı.

Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın
Kendin içindeyken…
Kafan dışındaysa…
Çaresi yok kardeşim!
Her akşam böyle içip…
Kederlenip, mutsuz
olacaksın
Meyhane masalarında
kahrolacaksın
Şiirlerle şarkılarla
Kendini avutacaksın
Ya dışındasındır çemberin
Ya da içinde yer alacaksın

İçimizden geldi, paylaşmak istedik, belki bizim gibi,
sizin de şarkınız olur diye bitirmişti mektubunu…

Hissetmemiz için.

Aylarca çarpıştı oralarda.
Her pusudan sonra aradım, sesini duymak için, günlerce haber alamadığım zamanlar oldu, Hakkâri görevini tamamladı, yüzbaşı oldu, memleketin öbür ucuna, Foça’ya tayin oldu.

Ve, dün Foça’daki mayınla uyandık. Elim titreyerek aradım. Açtı. Ben iyiyim de, şehidimiz var maalesef, yaralılarımız var dedi, komandoları dağlara indirdik, teröristleri arıyoruz dedi.

Hakkâri dağları…
Oldu sana, İzmir dağları.

Hâlâ hissetmesek bile, bu defa artık kavramamız için yazıyorum… Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın, kendin içindeyken, kafan Myanmar’daysa,
çaresi yok kardeşim!

Castiel_
11-08-2012, 04:33
İzmir baharı..

Türkiye’den sıkıldığım zaman… İzmir’e giderim ben.

Simide gevrek deriz biz.
Çekirdeğe çiğdem.
Kordon elektrik aleti değildir.
Kumru da kuş değildir.
Yengen’i yeriz.
Sen sigorta dersin…
Biz asfalya deriz.
Uzatmayız…
Gidiyom geliyom deriz.
Domates dediğin…
Domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Kordon’suz evde oturabiliriz, konforsuz balkonda oturamayız; rahmetli babam klima taktırmaya kalkmıştı. Hıdrellez filan, mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta 80’er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız, gece 3-4 gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır. Kıdemli bilader’e cankuş deriz.

Denizi kız, kızı deniz, sokakları hem kız, hem deniz kokar. Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense, kupayı İzmirli kadınlar alır. Erkekleriyle kahveye giderler çünkü, kızlar kahvesi vardır. Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler. Asidirler. Askılı giyerler, şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan yersin… Gönül Yazar’dır, bir gül takıp da saçlarına, çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’dır onlar… Özgürdürler. Aşklarını yaşarlar, varoşta
bile el ele gezerler.

Erkeklerimiz de fena değildir. Detaya girmeyeyim, sırf Ayhan Işık bi fikir verir. E ayıptır söylemesi, sembolümüz de kuştur… Adı, Yalıçapkını!

Enginarın başkentidir. İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri. 78 çeşit köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği dünyadaki tek şehirdir. Zeytinyağı severiz, en boktan duruma düşsek bile, zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz. Hayata gülümseriz.

Sana ne birader! Keyfimizin kâhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık; Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili, Aliağa, Foça, çipurayız. Pak Bahadur’u özleriz. Durup dururken faytona bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız. Hava güzel, daralırız, okulu ekeriz. Öğretmenlerimizle
kadeh tokuştururuz.

Saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı bulamazsın. Altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz, birbirine
sorar saati… Rahatızdır. Çocukları Kemeraltı’da kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulur getirir, çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız. Ağlayıp zırlamak bi yana,
çoğu dondurmayı bitiremediği için ayrılmak istemez
karakoldan iyi mi.

Aceleye gelemeyiz. Bir sene önceden duyur, de ki, saat 20’de tiyatro başlıyor. 20.30’da geliriz. Sanatçılar da İzmirliyse, 21’de anca başlar. Uçak 6 saat rötar yapsın, istifimizi bozmayız, ekstra bira içme vesilesidir bu…
Hiç kuyruk olmaz. Kuyruk
varsa, İzmirli sıkılır, gider. Pratiktir. 201 sokağı
bulduysan, yanındaki 202’dir. Tek tek isim vermeye üşeniriz.

35’imiz var.
35 buçuğumuz var.
34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle, eskortlarıyla isterse Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına yol vermeyiz. Arızayız!

Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan yerdir orası… Zeybek duyduğumuzda, içimiz cızzz eder, kalkar oynarız.
Hasan Tahsin, Kubilay… Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız.

Alsancak, Lozan, Montrö, Hatay, Kıbrıs Şehitleri… Sokak sokak, bulvar bulvar, adres adres, Milli Mücadele Müzesi’dir. Birinci Ahmet Çeşmesi falan yoktur. Cinnah Caddesi, Arjantin Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif etmez hiç kimse.

Bak ne dedi, 300 senedir sülalece İzmir’de yaşayan Lucien Arkas, Expo’nun dünya tanıtımında, kulak ver dinle… “İzmir, bu kadar uygarlığa ev sahipliği yapmışsa, tesadüf değil. İzmirliler mutlu. İnsan başka
ne ister ki hayattan? Ege mutfağında, Osmanlı mutfağı var, Yunan mutfağı var, Levanten, Yahudi mutfağı var. 300 sene önce İzmir’e geldik. Anadilim Fransızcayı muhafaza ettim. Hâlâ Katolik’im. Evleniyoruz, ölüyoruz, mezarlıklar yan yana. Cami, kilise, sinagog, yan yana. Hoşgörü ender bulunan bir şey. İzmir, gerçekten hoşgörü şehridir. Gelecek nesillerin İzmirliler gibi, sağlıklı, mutlu olabilmesi için, bize destek olun.”

“Irkçı, faşist” dedikleri
İzmir, budur.

İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran, dünyadaki tek şehir… Mustafa Kemal’in, ilk ikametgâh adresidir. Eşini oradan almış sarışın kurt… Anacığını oraya emanet etmiş.

Ve, Meryemana…
Allah günah yazmasın ama, Allah’ın oğlu bile İzmir’e emanet etmiş anasını, düşün gari!

“Gâvur” dediler bize… Baktılar, iltifat olarak algılıyoruz, “ilkel” dediler, “sümüklü” dediler, “lağım” diyen bile oldu. Halbuki “prenses” demiş Victor Hugo… Kendi memleketine bakmış “sefiller”i yazmış, İzmir’e bakmış “prenses” demiş… Ki, hakikaten prenses’tir Smryna… Hitit Prensesi’dir. Dangalaklar Yunanca zanneder ama, özbeöz Anadolu’dur. Zahmet edip incelersen, Kültepe Höyüğü’ndeki çivi yazılı tabletlerde görürsün adını… Veya, şöyle bi derin nefes al istersen, imbat’ımızda vardır
o güzel tenin kokusu.

Özgür irademizle seçtiğimiz milletvekilimize “terörist”, belediye başkanımıza “çetebaşı” denmesi, gayet normal…
Çünkü, gıda kolisine değil, oy sandığına atarız oyumuzu!

81 vilayetin 81’inden de yurttaş yaşar İzmir’de… Kim olursa olsun gel’sin diye diktiğimiz, dünyanın en büyük Mevlânâ heykelimizle gurur duyarız. İzmir’de doğmayı, İzmir’de yaşamayı değil, hayata İzmirli gibi bakmayı, “zihniyet hemşeriliği”ni önemseriz.

Gerekirse, şahdamarımızı keser… Kan veririz.

Urfalı Ahmet’in Antepli Mehmet’in Trabzonlu Hüseyin’in Antalyalı İbrahim’in, Edirne’den Ardahan’a, bu memleketteki tüm yurtseverlerin “kan kardeşi”yiz.

Dedim ya…
Simide gevrek deriz biz.
Çekirdeğe çiğdem.
Domatese domat.

Ama, hıyar’a hıyar deriz!
Ve, üşeniriz, her “hıyarım” diyene, tuz yetiştiremeyiz.

Dolayısıyla, genel istek üzerine yinelediğim İzmir yazımı, “gâvur, ırkçı, darbeci, sümüklü, ilkel” diyenler için, Ayla Dikmen’in Kordon’da üstü açık otomobille gezerken söylediği şarkısıyla sonlandırıyorum: “Ben söylerken gülmedin mi? Anlamazdın, anlamazdın…”

Paranoyak Fare
14-08-2012, 13:06
Nedir kardeşim bu İsmet’ten çektiğimiz…

Hükümetimiz açılım ayaklarıyla Kandil’den gelenlere kırmızı halı serdiğinde… AKP’nin imdadına yetişen Kılıçdaroğlu, durup dururken, Dersim krizi çıkardı mı?
Çıkardı.
*
Habur rezaleti taptazeyken… Dersim isyanıyla *** kalkışması arasında benzerlik kuran kendi genel başkan yardımcısı Onur Öymen’i infaz edip, toplum nazarında “soykırımcı” durumuna düşürüp, derhal istifaya çağırıp, Habur rezaletini unutturdu mu? Unutturdu.
*
CHP Genel Başkanı olur olmaz, bismillah ilk iş, Onur Öymen’in üstünü çizip, onun yerine “Dersim soykırımdır” diyen Hüseyin Aygün’ü milletvekili yaptı mı? Yaptı.
*
Hüseyin Aygün, CHP milletvekili olur olmaz, bismillah ilk iş, “Dersim soykırımdır, insanlık suçudur, sorumlusu CHP’dir, İsmet İnönü’dür, Atatürk de haberdardır” dedi mi? Dedi.
*
Bebek katili teröristlere, şefkatle “terörişko” muamelesi yapan tetikçi gazteci tayfası “yeni CHP’yi” ayakta alkışlayıp, “tarihimizle yüzleşelim” kampanyası başlattı mı? Başlattı.
*
Tam o sırada… Başbakanımız, İngiliz kuklası Seyid Rıza’nın “yürek burkucu hikâyesi”ni anlatıp, aslında ne kadar millici, ne kadar dindar olduğunu söylerken, ağladı mı? Ağladı.
*
Hareket eden her canlıya havadan bomba yağdırıldığını… Kadınların, çocukların,
gaz bombalarıyla hunharca katledildiğini… Kara suratlı adamların, dere içinde
titreşe titreşe bekleyen masumların işini bitirdiğini belirterek… Devlet adına
özür diledi mi? Diledi.
*
Kameraya sallaya sallaya… Katliam belgesinin altında İsmet İnönü’nün imzasının bulunduğunu izah edip, “Sizin kahramanların buysa, bu ülke biter… Çok şükür ki, bizim kahramanlarımız arasında böyle yüzü kapkara olanlar yok”
diye bağırdı mı? Bağırdı.
*

İnönü’nün Hitler, Sabiha Gökçen’in gözü dönmüş ırkçı olduğu yazıldı mı? Yazıldı. AKP milletvekili, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın isminin değiştirilmesini istedi mi? İstedi.
*
Netice?
*
Dersim’de yol kesip…
Başbakanımızın bahsettiği o derenin kenarında, Hüseyin Aygün’ü kaldırdılar.

*
Bana sorarsanız…
Terörişkolar yapmış olamaz.
Olsa olsa…
İsmet’in işidir.
Sabiha’nın pırpırıyla kaçırmışlardır.

Paranoyak Fare
15-08-2012, 15:48
Bi kaç Mehmet…

Mehmet Yıldız
Mehmet Kılıç
Mehmet Ağgedik
Mehmet Çetin
Mehmet Tangüner
Mehmet Kaz
Mehmet Topraksüren
Mehmet Çakır
Mehmet Akdemir
Mehmet Kaya
Mehmet Kıran
Mehmet Bostanoğlu
Mehmet Soyuer
Mehmet Ali Ünal
Mehmet Akbaş
Mehmet Yerlikaya
Mehmet Ulusoy
Mehmet Bozkurt
Mehmet Boşnak
Mehmet Tosun
Mehmet Tez
Mehmet Birlik
Mehmet Çelik
*
Sadece son iki senede şehit olan “bi kaç Mehmet” bunlar.
*
Gerçi “bi kaç Mehmet” diyen Hüseyin bey haklı… Çok Mehmet var. Hatta, Mehmet’ten bol bi şey yok. TÜİK’in verilerine göre, 2 milyon 639 bin 891 Mehmet bulunuyor memlekette.

*
Kadınları, kızları çıkar…
13 kişiden 1’i Mehmet.
*
ABD’ye ihraç ediyoruz.
Mehmet Öz mesela…
Basketbolcu gönderdik, Mehmet Okur. Brezilyalıyı Türk yaptık, Mehmet Aureilo oldu. İngiltere’den maliye bakanı getirdik, adı Mehmet. Almanya’daki keriz feneri’nin elebaşısı olarak enselenen, Mehmet. Papa’yı vurdu, Mehmet Ali… Bakın, Mehmet Ali dedim aklıma geldi, Mehmet Ali Birand, Mehmet Altan, Mehmet
Barlas bile Mehmet, düşün gari.
*
Sarı çizmeli?
Mehmet ağa!
Kim olduğunu bilmiyorsan…
Kesin Mehmet’tir yani.
*
MİT’çi Mehmet Eymür, tanık, polis Mehmet Ağar, sanık, profesör Mehmet Haberal, tutuklu, Fenerbahçe Başkanı’nı içeri tıkan savcı, Mehmet Berk. Osmanlı başa çıkamamış birader, hangisi hangi Mehmet’ti aklında tutamamış, birinci Mehmet, ikinci Mehmet, beşinci Mehmet diye numara koymuş. İstanbul’u fetheden, Mehmet, İstiklal Marşı’nı yazan, Mehmet.
*
E bu kadar Mehmet dururken…
*
“Hüseyin” beyin bi kaç Mehmet
için Meclis’i toplayamayız dediği dakikalarda… Meclis’te 48 tane mebus Mehmet varken, mebus “Hüseyin”in kaçırılması, kaderin cilvesi olsa gerek!

Paranoyak Fare
16-08-2012, 14:04
Biber gazımız gdo’suzdur…

Wilbur Scoville diye Amerikalı bi arkadaş vardı, rahmetli oldu, farmakologdu… Hangi biberin, ne kadar acı olduğunu gösteren bi ölçüm sistemi geliştirdi.

*

Sıfır Scoville, dolmalık biber.
100 Scoville, sivribiber.
500 Scoville, kırmızı süs biberi.
2500 Scoville, Tabasco…
*
Dilini dokundurdun mu kabartan Meksika biberi, Serrano deniyor…
10 bin Scoville.
*
Jamaika’da yetişen Malagueta biberi var, bırak diline dokundurmayı, çatal kullanmazsan parmakların iki gün yanıyor… Hatta, dünyanın en hızlı koşan insanı Usain Bolt’un yarışlardan önce hafifçe poposuna sürdüğü bile
iddia ediliyor! 50 bin Scoville.
*

En fenası, Sri Lanka’daki Naga Jolokia biberiydi… Yenmiyor. Çünkü, yanlışlıkla yersen, öldürüyor. 800 bin Scoville… Zaten o nedenle, halk
arasındaki adı “kobra” biberi.

*
Ama bu kobra, Hindistan dağlarında tesadüfen bulunan, 1 milyon Scoville’lik, Bhut Jolokia biberinin yanında, adeta solucan gibi kaldı. Tatmak istersen…
Lakabı, şeytanın dili.
*

Bilahare… Geçen sene, Trinidad Moruga Akrebi biberi keşfedildi. 2 milyon Scoville’lik acısıyla Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Adı üstünde, ha bunu yemişsin, ha akrep sokmuş.
*
E vaziyet böyleyken… İçişleri Bakanımızın “yüzde 100 doğaldır, bitkiseldir, kalite belgelidir”
dediği, biber gazı kaç Scoville?
*

5 milyon!
2 buçuk akrepçik yani.
Gözüne gözüne.
*
Üstelik… Bu 5 milyon Scoville’lik biber, o sıkılan gazın sadece 10’da 1’i… Geriye kalanı, laboratuvar ortamında, kimyasal silahlardan seyreltilen, içeriği
sır olarak gizlenen bi karışım.
*
Gaz’aptır.
*
Ve, üniversitelilere “cebinde yumurta taşıyor, insanlara zararlı madde” diye bilmem kaç sene hapis istenmesine gıkını çıkarmayan ahaliye… Takla at da göreyim diyen, müstahaktır.
*

Deodorant demediğine…
Şükretmemiz lazımdır.

Castiel_
17-08-2012, 18:44
Çiğli’k yapayım biraz..

Önce bi özet geçeyim… Nato’ya girdik, coniler bize girdi.

İzmir “Çiğli”ye Toki apartmanı yapar gibi, betonarme iskeleler diktiler. Ahali merak etti, bu ne? Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz dediler. İskeleler bitti, getirip 18’er metre boyunda boru gibi bi şeyler kondurdular. Ahali gene merak etti, bu ne? Minare dediler. Evet, minare dediler. Gel gör ki, bu minarelerden ezan mezan okunmuyor, tel örgüyle çevrili, kapısında kurt köpekli Amerikan askerleri nöbet tutuyor. Ahali gene merak etti, hani minareydi? Minareden vazgeçtik, bunlar İbrahim dediler! IRBM yazıyordu kenarında, intermediate range ballistic missile kelimelerinin baş harfleri, orta menzilli balistik füze… Jüpiter füzesiydi, Sovyetler’i vurmak için… Üstüne, Türk bayrağı monte ettiler, IRBM canım, Ege şivesiyle İrbaam, İbrahim yani diye kakaladılar.

Ahaliye “Çiğli”de minare filan derken, iki bin TC vatandaşını ABD’ye götürdüler, Nasa’nın Cape Canaveral uzay üssünde eğittiler, bi Jüpiter’in deneme atışını yaptırdılar. Baktılar ki, bizimkiler iyi fırlatıyor, aferin dediler, “Çiğli”deki minareleri, güya Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrine verdiler. Minicik bi şartları vardı, füzelerin anahtarı Amerikalı subaylarda duracaktı! Minare’yi döşeyen, kılıfına da uydurmuştu. Tam o günlerde, ABD Senato Heyeti geldi “Çiğli”ye… Yalaka basınımız, ticari yardım için geldiler, zengin olucaz manşetleri attı. Halbuki, füzeleri denetlemeye gelmişlerdi. Raporları incelediler, rezalet ortaya çıktı; bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu gibi hedeflere zevk için ateş etme alışkanlığı olduğunu bilmiyorlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip füzeye, mermi sıkmıştı; motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı.
Rusya’ya fırlatacaksın, Hindistan’a gidecek, o hale gelmişti. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, başına Mehmetçik diktiler. Bilahare, Küba krizi bitti, Ruslara göstermek için, kabak gibi ortada durmasının âlemi kalmamıştı, uygun yeraltı tesislerine taşıdılar, “Çiğli”ye diktiğimiz İbrahimleri söküp ABD’ye götürdük dediler.

Gel zaman git zaman, Kıbrıs’a çıktık… “Çiğli”ye minare döşeyen ABD, ambargo uyguladı. Kolumuzu büküyorlardı. Kaddafi yetişti. Benzin, uçak lastiği, mühimmat verdi, depolarım emrinizde, istediğiniz kadar alın dedi, hatta yükleme sırasında hamal gibi cephane taşıdı. O gün… Ecevit “Çiğli” Havaalanı’na indi. Bir Türk polis memuru, Ecevit’e ateş etti! Mermi, Ecevit’i ıskaladı, kankası Mehmet İsvan’ın bacağına saplandı. Yara hafifti ama, komaya girdi. Doktorlar çaresizdi. Çünkü, o mermi, Türkiye’de kullanılmayan, içinde kimyasal barındıran, görülmemiş bi mermiydi. Tabanca Amerikan malıydı. Türk Emniyeti’ne üç adet hibe edildiği ortaya çıktı. Amerikan tabanca firması, pek mahcup oldu, Mehmet İsvan’ı İsviçre’ye götürdü, tedavi masraflarını üstlendi. Tetiği çeken, suikastçı polis, serbest bırakıldı. Sözde soruşturma açıldı, oradan tıkandı, buradan tıkandı, üstü örtüldü, ahali unuttu.

İzmir’e yeni havalimanı yapıldı, Türkiye’yi ABD’nin kucağına oturtan rahmetli Adnan Menderes’in adı verildi. “Çiğli” Havaalanı sivil uçuşlara kapatıldı, komple askeri oldu. Nato’ya girdiğimiz andan itibaren, Amerikan savaş uçakları “Çiğli”ye konuşlanmıştı zaten… AKP iktidar olunca, Nato’nun İtalya Napoli’deki hava unsurları karargâhı “Çiğli”ye yerleşti. ABD’nin 16’ncı filosu, Almanya Ramstein Üssü’nden tası tarağı topladı, “Çiğli”ye kondu.

İzmir Amerikan Konsolosluğu kapatılmıştı ama, İzmir’e ha bire Amerikalı subay taşınıyordu, lojmanlara sığmıyorlar, 2 bin 200’er dolarlık kira yardımıyla villalar kiralıyorlardı. N’ooluyo birader dememize kalmadı… Miting meydanlarında, Nato’nun Libya’da ne işi var diye kükreyen hükümetimiz, meğer, Nato’nun Libya karargâhı yapmıştı “Çiğli”yi… Minare füze dikilen “Çiğli”den, ambargoda yardımımıza koşan Kaddafi’yi vurdular.

Ve, şimdiiiii…

Aynı “Çiğli”ye…
Suriye kampı kuruyorlar!

60 dönüm, tel örgülerle çevirdiler, dozerlerle düzeltmeye başladılar, bugün yarın konduracaklar. Parayı Başbakanlık ödüyor, 100 trilyon liracık.

Ahali merak ediyor haliyle, bu ne? Avrupa Birliği’yle imzalanan geri kabul anlaşması kapsamında kuruyoruz diyorlar. Diyorlar da… AB üyesi olmadığımıza göre, AB’nin kampı niye bizde kardeşim? Suriyelileri Avrupa’ya biz mi gönderdik ki, biz geri kabul ediyoruz?

Yok eğer, Suriyeliler için değil, Afrikalı mülteciler içinse… İnsanlık ölmedi elbette ama, Afrikalılar bizim babamızın oğlu mu? Bu kampın 100 metre ilersinde, Harmandalı Köyü var, zırt pırt elektriği kesilir, suyu yok, kanalizasyonu yok. İzmir’in hangi mahallesine 1 kuruş verdi hükümetimiz de, bu kampa 100 trilyon veriyor?

Kamptakilere serbest dolaşım hakkı niye tanınıyor? Kemeraltı’nda dükkân mı açacaklar?

Ayrıca, madem gizli saklı bi şey yok, gariban Afrikalıları ağırlayacağız… O halde niye tel örgülere yaklaşamıyoruz? Sivil görevliler niye etrafta dolaşanlara müdahale edip, kimlik soruyor, uzaklaştırıyor? Fotoğraf çekmek isteyenleri niye engelliyorlar? Şantiyeyi görmek niye yasak? Alt tarafı inşaat yapılıyor, niye İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün nezaretinde yapılıyor? Çevre köylerin muhtarları, niye röportaj vermesin diye ince ince tehdit ediliyor?

Yaşanmış tecrübelerle, minare’yi döşeyenlerin, kılıfına uydurduğunu bilen vatandaş soruyor… Bu gizlilik niye? Suriye istihbaratı orada cirit atıyor, Hatay’dakiler mimlendi, gözden ırak olsunlar diye, Özgür Suriye Ordusu mu eğitilecek “Çiğli”de?

Paranoyak Fare
17-08-2012, 18:49
benim memleketimin 34.391 tane köyü var. en basitinden kendi köyümden örnek vereyim: ne doğru dürüst yolu var ne suyu. hatta kaç aydır telefon hatları bile bozuk. peki hökümetimiz ne yapıyor? elin teröristini, elin mültecisini "ne olursan ol yine gel" der gibi İzmir'in göbeğine 100 Trilyoncuk maliyetle kamp kurup besliyor. ulan sen daha kendi köyünün yolunu yapmıyorsun, kendi köylün, çiftçin mazot parası alamıyor, ırgat parası veremiyor sana ne başkasından!? Görüyoruz Hatay'da şefkat kollarımızı açtıklarımızı: polis dövüyorlar, kimlik göstermiyorlar, kısacası yedikleri kaba sı...yorlar. Yazık yemin ediyorum yazık. Benim "milletin efendisi olan köylü"m umarım oy zamanlarından bunları düşünür. Bu ülke bir somun ekmekle, bir kap hoşafla kazanıldı; ama bir torba kömüre satılmayacak.

Castiel_
18-08-2012, 04:22
Aşk..

Dedesi, Bağdat kadısı, babası, padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası’ydı.

Çamlıca’da, uşaklı bahçıvanlı, muhteşem bi köşkte yaşayan, oturmasını kalkmasını, ecnebi lisanları bilen, yakışıklı bi delikanlıydı. Yüksek tahsil için İskoçya’ya gönderildi. Ve, Londra’da bi partide gördü onu… Güzeller güzeli İngiliz genç kadın, şahane gülümsüyor, etrafına ışık saçıyordu. Vuruldu, âşık oldu. Gözler her şeyi anlatır derler ya, belli ki, hisleri karşılıksız değildi. Zaten, zarif bi kaç kısa cümleden oluşan sohbet sırasında işareti almış, genç kadının her gün Hyde Park’ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti. Sabahın köründe, soluğu Hyde Park’ta aldı.
Aaa ne tesadüf filan… Birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti ilerlettiler. Rüya gibiydi. Rüya gibiydi ama, uyanması da vardı… Tahsilini tamamlamıştı, yurda dönmesi gerekiyordu. Kalsa, olmaz, bıraksa, hiç olmaz. Pat diye, benimle evlenip Türkiye’ye
gelir misin dedi. Genç kadın sevinç çığlığı attı, coşkuyla boynuna atlayıverdi. Sonra… Az geri çekildi, oturdu, boynu büküldü, hayatta en çok istediğim şey bu ama, maalesef imkânsız, Jack var dedi.

Jack de kim yahu?

Genç kadının ailesi tiyatrocuydu, ordan oraya turneyle dolaşan kumpanyaları vardı. Babası ölünce, annesi
bi adamla Avustralya’ya kaçmış, kızını anneannesine bırakmıştı. Anneanne, n’aapsın, torununu acilen başgöz etmiş, talihsizlik işte, savaşa giden damat, kimbilir nerde mıhlanmış,
geri dönmemiş, ardında,
henüz 16 yaşında hamile bi
dul bırakmıştı. Jack, oğluydu.

Delikanlı dinledi, dinledi, önce sıkı sıkı sarıldı, sonra, hiç sorun değil, oğlumuzla gideriz dedi.

Orient Express…
Ver elini İstanbul.
Delikanlı hiç sorun değil demişti ama, sorun büyüktü. Esir şehrin insanlarıydı İstanbul… Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken,
İngiliz gelinin, İngiliz
işgalindeki kâbusu başlıyordu.

Dedim ya, işgal yıllarıydı, herkes herkese şüpheyle bakıp, memleketi satanları mimlerken… Faytona binip, köşke geldiler. Aman da efendim hoş gelmişiniz sefalar getirmişiniz diye kucaklaşma beklenirken, bismillah, nerden bulup getirdin bu gâvuru dedi, delikanlının ailesi! Memleket İngiliz süngüsü altında inim
inim inlerken, İngiliz gelin olacak iş değildi yani.

Aşklarına sığınıp, göğüs gerdiler. Sevdiği adam uğruna, kara çarşafa bile girdi İngiliz gelin, Müslüman oldu, Nadide adını aldı. Kaderin cilvesi mi desek, ne desek… Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken İstanbul’a inen bu genç kadının nüfus kâğıdına, doğum yeri olarak Bandırma yazıldı… Çünkü, nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu gördü, Londra Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma’dır diye kaydetti!

Memleket kurtuldu, cumhuriyet kuruldu. Hariciye’ye giren delikanlı, Lozan’da İsmet İnönü’nün özel kalem müdürü oldu. Şak, kanun çıktı, hariciyecilerin eşi ecnebi olamaz… İnönü, pek beğendiği delikanlıya kıyamadı, boşan, birlikte yaşa, mesleğine devam et dedi. Delikanlı, bu teklifi hakaret olarak kabul etti. Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam, mesleğimden vazgeçerim, aşkımdan asla dedi.

Bastı istifayı, ıvır zıvır işler yaparak, evini geçindirmeye çalıştı. O zamanlar memur değilsen, ayvayı yiyordun. Ayvayı yedi. Hayatları kaydı. Önce eldeki avuçtaki bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti… Dımdızlak kaldılar. Kiraya çıktılar. Tükene tükene, gecekonduya kadar düştüler. Çocukları olmuştu. Saracak bez yoktu. Çarşafları yırttılar. Bi eli yağda bi eli balda doğup büyüyen delikanlı, eşinin hiç sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe, yeniden yeniden âşık oluyordu ama, kahrından alkole dadanmıştı. Çalışamaz hale geliyor, daha çok sefalete sürükleniyorlardı. Hayatlarında eksilmeyen tek kavram, mutluluktu. Mutluydular.

İngiliz anne, adı gibi, hakikaten nadide’ydi… O kör kuruşa muhtaç hallerinde bile, hastaneden atılmış iki çocuklu bi kadına evini açtı, sokakta dilenen bi nineye kendi yatağını verdi, aylarca baktı, yıkadı, pakladı, komşuların fısır fısır dedikodusuna aldırmadan, kaçak olarak yaşayan, dara düşmüş bi Fransız’ı sofrasına oturttu, çocuklarına kuru
ekmeği paylaşmayı öğretti.

Bi gün… İngiltere Elçiliği’nden görevliler geldi, nasıl duydularsa duymuşlar, çocuklarını al, İngiltere’ye dön, eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun dediler Nadide’ye… Kapıdan kovdu! Eşim Türk, çocuklarım Türk, burada babalarının yanında yaşayacaklar, ben de onların yanında öleceğim, benim
için hayatını feda eden eşimi, paraya değişmem dedi.

İki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmuşlardı ama, aşkları sapasağlamdı.

Üstelik… Cumhuriyet de sapasağlamdı. O dönemin Cumhuriyet’i, şimdiki gibi sadece parası olanlara değil, gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyor, okumaya niyetleri varsa, okutuyor, üniversiteyse üniversite, konservatuvarsa konservatuvar, yeteneğin önünü açıyordu.

Delikanlı, delikanlı gibi yaşadı, öldü. Nadide zatürreeden vefat etti, hayatının en çetin günlerini yaşadığı İstanbul’da, kızının evinde… En çok kızına güvenir, en çok küçük oğlunu severdi.
Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı, Yıldız…
Oğlu, Müşfik Kenter’di.

Boşuna dememişler, işini yapacaksan aşk’la yap diye…

Ve, merak ederim,
tiyatroda sahneye koymak
için abuk sabuk senaryolar aranır hep niye?

Paranoyak Fare
22-08-2012, 15:08
Ne bayramdı be kardeşim!


Bu bayram trafik kazalarında ciddi azalma meydana geldi. Çünkü, ***’nın trafik kontrolleri sıklaştı! Ehliyete bakıp, evrakı uygun olmayanı şehirlerarası yollara çıkarmıyorlar.

*
Sanırım o nedenle, metro açılışı yapıldı. Malum… Karayolları denetlemesine yakalanmadan, yukardan, asfalttan gitmek imkânsızlaştı.
*
Türk Ceza Kanunu TCK’sını, yolgeçen hanına çevirirsen, Türkiye Cumhuriyeti Karayolları TCK’sını bu hale getirmeleri şaşırtıcı değildi… Ki, Gaziantep, Şehitantep oldu.
*
Bilanço itibariyle… CHP’li Hüseyin bey’in “kardeşleri”, üç günde, dördü çocuk, dokuzu sivil, biri polis, dördü asker, 14 insanımızı katletti. Ama, sakın endişelenmeyin. Listeyi tek tek inceledim, aralarında sadece “bi Mehmet” var. Gerisi, İsmail, Sercan, Süleyman, Sevgi, Duygu filan… AKP’li Hüseyin bey’in söylediği gibi “bi kaç Mehmet” bile değil yani.
*
(Meclisimiz hâlâ tatile devam edip… Fatih Terim, kan gövdeyi götürüyor, milletin evine ateş düşmüş, ayıptır beyler, futbolun nesini konuşayım derken… Allah’tan bi mebusumuz çalışıyor, televizyonda gol pozisyonlarını yorumluyor. “Şükür” bi nevi.)
*
(Meclis demişken… CHP lideri, rehinenin kendisini rehin alana âşık olmasından yola çıkarak, AKP’ye oy verenlerde Stockholm sendromu olduğunu söylemişti. CHP mebusu, kendisini kaçıranlara kardeşlerim dedi, aynı CHP lideri, Stockholm sendromunun feriştahından hiç bahsetmedi… Tıpkı, BDP mebuslarının ***’lılarla muhabbet etmesine isyan eden AKP’nin, aynı ***’lılarla muhabbet eden mit’çileri unutup, Oslo sendromundan hiç bahsetmemesi gibi.)
*
Bu arada… İstanbul’da bankayı, sinagogları, konsolosluğu havaya uçurarak, 67 insanımızı öldüren El Kaideci, Suriye’de Esad’a karşı savaşırken öldürüldü. Böylece, genelkurmay başkanı’nı terörist diye hapse tıkan Türkiye’nin, bu arkadaşı serbest bıraktığı ortaya çıktı.
*
Aynı Türkiye’nin, Suriye’den gelenlere, şimdilik 200 trilyon lira harcadığı, bronzlaşsınlar diye güneş kremi, mağdur olmasınlar diye viagra, prezervatif dağıttığı… Foça şehidinin gecekondusunda ise elektrik olmadığı, sokak lambasında da “ampul” bulunmadığı anlaşıldı.
*
Gazetelerimiz bayramda hangi şarkıcı nerde sahneye çıktı, hangi biiç’te kim kimi düdükledi haberlerini verirken… Resmi Gazete’de yayınlandı, kadeve’den muaf tutulan mal ve hizmetler listesine NATO da eklendi. Suriyeli muhaliflere Türkiye üzerinden gönderdikleri füze ve cephane için kadeve ödemeyecekler. Maalesef sırf transit silahlar için geçerli… Nato kafa nato mermer’sen alışverişlerinde yüzde 18 kadeve ödemeye devam edeceksin.
*
Beri yandan…
Bugüne kadar hep zayıflama tozu, mucize iğne, ayurveda salatası, detoks tarifleri filan veren sosyete diyetçisi Ender Saraç, sosyeteyle beraber hidayete erdi, ramazan programında, maneviyatı arttıran yemekleri açıkladı. Daha edepli ve dua dolu beslenmemiz gerekiyormuş.
*
Dua-beslenme ilişkisi deyince, aklıma geldi… TOBB yönetim kurulu, tobb’luca umreye gitti, tobb başkanı rehber imam oldu, yönetim kurulunu başlarından aşağı dökmek suretiyle, komple zemzem’le yıkadı, dönüşte viski’yi bırakacaklarını müjdelediler. Okurken benim bile maneviyatım arttı, helali hoş olsun, tobb başkanı’na özelleştirmeden ihale veresim geldi.
*
Yozgat müftü yardımcısı ise düğünlerde eşinin dans etmesine müsaade eden kocaların deyyus olduğunu vaaz etti. Komparsita deyyus, tango godoş, rumba pezo, halay grup seks, düğün salonları kerhane… Ve, aslında öbür tarafta, eşlerimizin dans etmesine izin verdiğimiz için değil, bu yobazların din adamı olmasına nasıl izin verdiğimizin hesabı sorulacak bize!
*
Gerçi “eski”den, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz’ken… “Yeni” cehepe, sanki laikler oruç tutmuyormuş gibi, cemaatçilere tarikatçilere iftar veriyorsa, müstahak bu memlekete.
*
Başbakanımız desen… Sözleri Faruk Nafiz Çamlıbel tarafından yazılan Onuncu Yıl Marşı’na kafayı taktı. Demir ağlarla ördük falan, neyi ördün, hiçbir şey örmüş değilsin dedi.
*
Aynı başbakanımız, Türk Dil Kurultayı’nda “Türk Dil Kurultayı’nın manasına uygun olarak, Türkçemizin abideleşmiş şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Sanat isimli şiirini okumak istiyorum” diyerek, okumuş, salon alkıştan yıkılmış, bakanlarımız ağlamıştı. Tek pürüz vardı, o şiirin adı Sanat’tı ama, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın değil, Faruk Nafiz Çamlıbel’indi!
*
Bi de belgesel yazılıyormuş, Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal’in annesi değil, halasıymış, babası da babası değil, eniştesiymiş, zaten Selanik’te de doğmamış, Malatya’da doğmuş.
*
Bana sorarsanız, Mustafa Kemal’i leylekler getirmiştir… Etrafında olan biten rezaletleri görmemek için kafayı kuma gömen onca devekuşu’nun arasında farklı durması ondan.
*
Malatyalı, Edirneli, Vanlı, Burdurlu, Artvinli, Muğlalı olmasında da sakınca yok, gurur verici… Ancak, yalanlarla dolanlarla, Türkiye doğumlu yaparsan, mevzunun nereye gideceği belli… Türk deme Türkiyeli de kampanyası kapsamında, Atatürk oldu sana, Atatürkiyeli!

Paranoyak Fare
23-08-2012, 13:29
2010 hurmalar 2012 tırmalar

Ağustos 2010.
Gaziantep mitingi.
*
“Sevgili kardeşlerim…
Zaman tünelinde geriye gidelim.
Ne yaptılar?
İçerde sanal tehditler…
Dışarıda düşman ürettiler.
Endişelere maruz bıraktılar.
Milleti korkuttular.
Ne dediler?
Türkiye’nin üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili dediler.
Biz ne yaptık?
Onlar gibi ufuksuz değiliz.
Vizyonsuz değiliz.
Biz geldik, bu anlayışı yıktık.
Esad kardeşimle oturduk…
İki dost, iki kardeş olduk.
Mayınları temizledik.
Vizeleri kaldırdık.
Kapılarımızı açtık.
Şimdi benim Gaziantepli kardeşim, cebine pasaportunu koyuyor, istediği gibi Halep’e gidiyor, Şam’a gidiyor. Halep’teki Şam’daki Lazkiye’deki Hama’daki Humus’taki kardeşim de, cebine pasaportunu koyuyor, istediği
gibi Gaziantep’e geliyor.
Ne oldu?
Bütün o tehditlerin, korkuların…
Ne kadar boş olduğu ortaya çıktı.
Kim kazandı?
Gaziantep kazandı.
Vizyonumuzun en canlı tanığı…
Gaziantep’tir.”
*
Ağustos 2012.
Öğle namazını müteakip…
Canlı yayında izledik tele’vizyonu.

Castiel_
24-08-2012, 04:31
Ay şekerim gına geldi oku oku hep şehit haberi... (Sıkılanlara kitap önerisi)

Nehir, acelesiz akıyordu. Suyun yüzeyi, rengarenk ördeklerle kaplanmıştı. Babamın yıllar önce avlanmam için yaptırdığı tekli kırma tüfeği, biraz da nostalji için istemiştim, o da göndermişti. Tek fişek almıştım yanıma... Amacım av değildi. Cansız hedef seçip, gelişigüzel ateş edecektim aslında... Ama, ördek sürüsünün cazibesine kapılmamak elde değildi.

*

Çalıları siper ederek, sürünmeye başladım. Ki, ördeklerin melodileri kesildi. Varlığımı hissetmişlerdi. Yüzlerce kanadın suya çarpma sesi, telaşlarını anlatan tiz ötüşleri, gökyüzünü çınlattı. Yattığım yerden, havaya dikey olarak yükselen ördekleri görüyordum.

*

Yapacak bir şey yoktu. Kalktım, yürüdüm. Kaçan sürü için hayıflanıyordum. Birden, kanat uğultuları duydum. İki dev kuş, geldi, önümdeki adacığa gürültüyle kondu. İki angut’tu. Ayaktayım, tüfek elimde, bana baktılar... Avcı burunlarının dibindeydi ve umurlarında değildi. Rahat, huzurlu, kaygısız... Tüfeği doğrulttum, kısa mesafeden, nişan bile almaya gerek duymadan, tetiği çektim. Patlamasıyla, angutun gövdesinden hışırtı gelmesi bir oldu.

*

Kıllarını bile kıpırdatmadılar!

*

Ne saçmaları yiyen ne de öbür angut tepki verdi. Bana mısın demiyorlardı. Elde tüfek, kalakaldım. Bu da nerden çıktı der gibi, şöyle bir baktılar bana, sonra diğer tarafa döndüler yüzlerini... Kafaları da gövdeleri gibi kalındı anlaşılan. Öylece izledim. Bir süre sonra, kendilerini taciz etmeye çalışan omurgalı başka cinsler olduğunu, her ne kadar angut da olsalar, anladılar. Ve istemeye istemeye, iri gövdelerini kaldırıp, gözden kayboldular.

*

Bana ait değil bu satırlar...

*

Hani, Başbakanımızın “seviyesiz” dediği, efsane komutan Osman Pamukoğlu var ya... Onun “Angut” isimli kitabından.

*

Peki, günlük hayatımızda çokça rastladığımız, algılama “seviyesi” düşük, vurdumduymaz, ahmak ahmak gezerken yavrularını kaybeden, angut’lar mı var bu kitapta sadece? Hayır...

*

Rüzgâr nereden eserse oraya savrulan, tık o yana, tık bu yana, havaya göre döne döne uçan “sümsük” de var; dalkavuk, yalaka karakterli “kuyruksallayan” da... Bulgur, mercimek ambarlarından kolay yollu, zahmetsiz beslenen, semiren, ürkek ve aciz olduğu için yırtıcılarla iyi geçinen “Amerikan balabanı” da anlatılıyor; taklitçi, yaygaracı “Arap bülbülü” de.

*

Tehlikeyi görmezden gelip, savuşturmak için kafasını kuma gömen devekuşu’nun ruh ikizi, kovuk gagalayan, karnını yağmacılıkla doyuran, gözü doymayan “Avrupa ötleğeni” de var; korktuğu için kaçan, kaçtığı için korkan “şakrakçı” da... Köşe bucak saklanarak yaşayan, bana ne birader, neme lazım’cı “bağırtlak”; etrafına keder ve karamsarlık yayarak, öbür kuşların heyecanını yok eden, böyle gelmiş böyle gider’ci “kukumav”; bozuk plak gibi, ha bire, başkalarından duyduğunu tekrar eden “mukallit”, hepsi bir arada.

*

Bu yaşıma geldim, “tabiatımızı” bu kadar iyi anlatan kitap okumadım... Çevre’mizde coğrafyamızda olan biteni, neden’ini, niçin’ini öğrenmek isteyenlere, tavsiye ederim.

*

Ancak, maalesef bulabilirseniz alırsınız. Çünkü, angut’lar darılmasın diye, kitabı da yazarı gibi, ne televizyonda gösteriliyor, ne gazetelerde yazılıyor, ne de kitapçı raflarına konuyor.

*

Angut’u arayıp bulamazsanız...
Başbakanımızın yazdığı “Küresel Barış Vizyonu”nu tavsiye ederim.

Castiel_
25-08-2012, 04:04
Ne ördün filan..

Demiryolları Almanlarındı.

İngilizler, Fransızlar işletiyordu.
İşletme lisanı, Fransızcaydı.
Meslek, Türklere kapalıydı.
Hatta, imtiyazlar, ödenen paralar kesmemiş, Alman demiryolu mühendisi, ray döşüyoruz ayaklarıyla Zeus sunağını araklamıştı;
memleketi söğüşlüyorlar,
inek gibi sağıyorlardı.

Mustafa Kemal geldi…
Demiryolları millileştirildi.
Milletin oldu.
Vagon fabrikası kuruldu.
Okul kuruldu.
Demiryolcu yetiştirildi.
Tek kuruş borç almadan, bunların yaptığının dört
katı demiryolu yapıldı.

Sonra, bunlar geldi.

Ankara-İstanbul hızlı treni…
Çinliler yapıyor.
Lokomotifler İspanya’dan.
Rayları bile İspanya’dan.
Makinistler desen…
Almanya’da eğitildi.

Konya-Ankara?
Raylar, İtalyan.
Vagonlar, İspanyol.

Marmaray, Japon.
Vagonları, Güney Kore.

Ankara metrosu…
Sistemi, Alman, İtalyan.
Vagonları, Çin’den.

İstanbul metrosu…
Sistemi, Fransız, Alman.
Vagonları, Güney Kore’den.

(Metrobüs, Hollanda’dan.
Deniz otobüsü, Avustralya’dan.
Fatih Sultan Mehmet
Köprüsü’nün asfaltı teee
Trinidad Tobago’dan.
Metro diye market var…
O bile Alman!
Neyse, konuyu dağıtmayalım.)

Ankara-Eskişehir
Aliağa-Menderes
Bandırma-Menemen
Bursa tramvayı, İspanyol.

Balıkesir-Eskişehir, Fransız.
Köseköy-Gebze, İtalyan.
Gebze-Halkalı, İspanyol
Ankara-Sivas, çekik gözlü.
Sivas-Erzincan, İtalyan.

Testleri, Çek Cumhuriyeti’nde yapılıyor iyi mi… Çek Cumhuriyeti müsait değilse, haaadi bakalım Almanya’ya Fransa’ya gönderiliyor; lokomotifleri zaten gemiyle Güney Kore’den geliyor.

Edirne’den Ardahan’a
hızlı tren için Çinlilerle
masaya oturuldu, Çinliler etap etap döşeyelim diyor, hükümetimiz komple boydan boya döşeyin diyor; kondüktör’ün düdüğü Çin’den.

Güzergâhlar üzerindeki…
Koyunlar Macaristan’dan.
İnekler Uruguay’dan.
Tek tesellimiz var…
Trene bakan öküzler yerli!

barış öztürk
25-08-2012, 18:10
Yılmaz Özdil Kendini ÖKÜZ Gibi Hissedebilir,Saygı Duyarım.
Hatta ÖKÜZOĞLU ÖKÜZde Hissedebilir,Onada Saygı Duyarım.
Nede Olsa ÖKÜZdür Derim..Anlatılan Cumhuriyet Masallarına ÖKÜZ Gibi İnanmış Bir Kişiden Daha Ne Beklenebilir ki..
Ama ÖKÜZOĞLU ÖKÜZ Özdil (YOZDİL),Şunu Bilki Biz Senin Gibi ÖKÜZ Değilizki Masallara ve O Masalların Devamcısı Olan Sanadahi İnanmıyoruz..
Sen Ancak Sana Tapan ÖKÜZlerini Kandırabilirsin..
Unutma,Tarih Cumhuriyet Masallarından İbaret Değildir...

barış öztürk
25-08-2012, 18:20
ota moka yazı yazan yozdil hüseyin aygün ile ilgili neden değerli yorumlarınızı bizimle paylaşmıyorsunuz

Paranoyak Fare
25-08-2012, 19:59
adam yerli beyler :)))

piskoptay
25-08-2012, 22:03
Yılmaz Özdil Kendini ÖKÜZ Gibi Hissedebilir,Saygı Duyarım.
Hatta ÖKÜZOĞLU ÖKÜZde Hissedebilir,Onada Saygı Duyarım.
Nede Olsa ÖKÜZdür Derim..Anlatılan Cumhuriyet Masallarına ÖKÜZ Gibi İnanmış Bir Kişiden Daha Ne Beklenebilir ki..
Ama ÖKÜZOĞLU ÖKÜZ Özdil (YOZDİL),Şunu Bilki Biz Senin Gibi ÖKÜZ Değilizki Masallara ve O Masalların Devamcısı Olan Sanadahi İnanmıyoruz..
Sen Ancak Sana Tapan ÖKÜZlerini Kandırabilirsin..
Unutma,Tarih Cumhuriyet Masallarından İbaret Değildir...

Unutma , din ; hocalarının anlattığı uyduruk hadislerden ibaret değildir.

Y.Özdil in yukarıda yazdıklarından bir kaç tanesini yalanlayan ya da yanlış olduğunu gösteren bişeyler zırvalasana , rica ediyorum.

Paranoyak Fare
26-08-2012, 13:38
cumhuriyet masalları :)))))
haa goçuma ha aslanıma.
tarihçi mv şakşakçınız varıdı.
yunanlılarla cikletine savaş yaptık diyen.
tohumlarınız belli değil ya allah ıslah etsin ;)

Paranoyak Fare
26-08-2012, 13:42
Adam olacak çocuk kornerden attığı kafa golünden belli olur

Beş yaşındaki bebelerin okula başlama kriterleri açıklandı, topu beş kere sektiren başlayabilirmiş.

*
Rövaşata atabiliyorsa…
Direkt üniversiteye.
*

- Bizim oğlan Anadolu lisesine girecekti ama ofsayta yakalandı.
- Sorma kardeş… Bizim kız da fen lisesini penaltılarla kaçırdı.

*
Bu mantığa göre, Maradona’nın Harvard’ı bitirmesi lazımdı.
*
Bir diğer kritere göre…
Sesleri ayırt etmesi, tanıması yeterliymiş.
- Hav hav.
- Köpek.
- Miyavvv.
- Eşek.
- Bu henüz küçük, seneye gelsin.
*
Kitaplara bakarak, okuyormuş gibi yapıyorsa, tamammış… Zaten ne demişti Milli Eğitim Bakanımız? “Kuran-ı Kerim öğreteceğiz, Arapça öğretmeyeceğiz, Türkçe okur gibi okutacağız, okuyanlar okurlar, anlamazlar, biz de öyle yapacağız” demişti… E daha ne yani?
*
Tek ayak üstünde durma kriteri de var. Tek ayak üstünde durabiliyorsa, okula başlamaması için sebep yokmuş… Bazı münafıklar, eğitime cezayla başlıyorlar filan diyor ama, bence en faydalı kriter bu… Çünkü, sınıflar 100’er kişi olacağı için, anca tek ayak üstünde durarak sığabilirler. Aslında, duvarda yürüme kriteri olsa, daha iyi, 200’er kişi bile okuyabilirler.
*
En bilimsel bulduğum kriter ise, öne doğru yuvarlanma, takla atma kriteri… Takla at bakiiim denince, takla atıyorsa, okula başlamak için yeterli vasıflara sahip olduğu anlaşılıyormuş.
*
Ki, takla at denince bunların önünde takla atıyorsa… Bırak öğrenci olmayı, İçişleri Bakanlığı kriterlerine göre “seçmen” bile olabilir bebeler!

************************************************** **************

bilimsel çalışmaya falan hiiiiç gerek yok.
zaten yıllardır kim takmış ki meb alanında bilimsel çalışmayı.
cumhuriyet tarihinde 70in üzerinde meb geldi bu ülkeye.
kaç tanesi gerçekten eğitim alanında ihtisas yapmış?
Bir Hasan Ali Yücel'i bilirim birde 1 isim daha vardı ama aklıma gelmedi.
gerisi ziraatçı, elektrik mühendisi vs.
alayı hukuçu.
her şey ortada.
her gelen kendi ideolojisine göre hareket ediyor.
o yüzden böyle kriterlerden ziyade
okut gitsin
3 elham
1 kulhuvallah

ohh missss. sonra direk ihl.
al sana ingilizce bilen cillop gibi imam.
tepe tepe kullan.
belli mi olur belki cenaze namazlarını uluslararası kılarlar da ingilizce dua ederler.

cinskopat
26-08-2012, 13:55
Laiklik kontörlü değildir bitti mi yerini dolduramazsın.

örümcek adam
26-08-2012, 18:41
TCDD'nin Yılmaz Özdil'e kapağı müthiş olmuş :)

zekiçen
26-08-2012, 18:56
TCDD'nin sitesinde verdiği haritada bile ülkeyi kimin ağlarla ördüğü görülüyor,yeşillere bakmak yeterli:D
Adamlar ortalama alırken iktidarınki yükselsin diye Akp'nin geldiği 2002'den değil 2004'ten başlatarak alıyorlar.Aynı zamanda 1940-45 arasındaki erkeklerin askere alınarak bekletildiği 2.Dünya Savaşı zamanında bir şey yapılmasını bekleyen bir moronluk var.
Bi de adamlar Hürriyet Gazetesi’nin foto muhabirleri hangi ülkenin fotoğraf makinelerini kullanıyor, baskı makineleri hangi ülkenin markasını taşıyor vs vs demişler.
Kendileri mi üretseydi lan adamlar sanki Türkiye teknoloji üreten ülke de.Herifler kendi üretmeleri gereken lokomotifi dışarıdan alıyor bunu da ayar sanıyor:D
Özetle Tcdd devlet ağzıyla değil hükümet ağzıyla yazmış.Kadrolaşma daha net kanıtlanamazdı.

piskoptay
27-08-2012, 02:06
Zekiçen e katılıyorum.
Adamlar kendi haritalarıyla doğrulamışlar zaten Yılmaz Özdil i ama halen zidik yarıştırmaya çalışıyorlar.
Haritanın büyütülmüş halinde , Kırmızı çizgiler AKP döneminin , yeşiller savaştan yeni çıkmış bir ülkenin ilk yıllarının.
Karar sizin , bakar görmemezlikten gelen arkadaşlar. :)

Biraz zorunuza gidecek ama izleyin.

http://www.youtube.com/watch?v=jdz8OMGcu7U

zekiçen
28-08-2012, 11:59
Yılmaz Özdil "ray"ı döşemiş zaten.


Sayın TCDD...
“Ne ördün filan” başlıklı yazımın “yanlış” olduğunu belirterek, düzeltme göndermişsiniz.
Adında “TC” bulunan kuruma saygı göstermek boynumuzun borcudur, düzelteyim.
*
Ben, Mustafa Kemal dönemini yazdım... Siz ise, “1923-1950 arasında 3764 kilometre demiryolu yapıldı, yılda 134 kilometreye tekabül eder, 2004-2011 arasında 1076 kilometre demiryolu yapıldı, yılda 135 kilometreye tekabül eder” diyorsunuz. Yok öyle! Tartışmanın kaynağı 10’uncu yıl marşı... 1923-1933 arasını esas alacaksınız. Hadi 5 sene de avans vereyim, 1938’e kadar hesaplamanız gerekir. 1940’dan 1950’den Mustafa Kemal’e ne?
*
Ayrıca... Niye 2004’ten başlıyorsunuz? 2003’te İsmet İnönü mü iktidardaydı? Mustafa Kemal’e ait olmayan dönemi Mustafa Kemal’e ekle, AKP’ye ait olan dönemi AKP’den çıkar, öyle mi? Tüik gibisiniz vallahi, işinize gelince azaltıyorsunuz, işinize gelince çoğaltıyorsunuz.
*
Üstelik, o dönemin imkânlarıyla bu dönemin imkânlarını kıyaslarsanız, Toki’nin Mimar Sinan’dan büyük olduğunu da söyleyebilirsiniz. Daha çok bina yapıyor. Kaldı ki, Atatürk’ün demirağ soyadını verdiği Nuri Demirağ bile, tek başına, sizden fazla demiryolu yaptı. İnanmıyorsanız, AKP mebusu Nursuna Memecan’a sorabilirsiniz, torunudur.
*
Ve 1076 kilometre yaptınız ama... Bazı münafık uzmanlar, aynı yöne giden çift hatlar’ı çift çift sayarak, rakamı şişirdiğinizi söylüyor. Bu mantığa göre... 6 şeritli 100 kilometre otoyol yaptığımızda, 600 kilometre otoyol yaptık mı dememiz gerekiyor?
*
“Bu yolları Türkler yapıyor sayın Özdil” demişsiniz... Halbuki, Çinlilerin yaptığını Başbakanımız söylüyor. “Bildiğiniz gibi Eskişehir-İstanbul hızlı tren hattını Çin’le birlikte yapıyoruz. Aynı şekilde, Ankara-Sivas hattı Çin’le yürüyor. Bundan sonraki süreçte 5 bin kilometrelik demiryolu ağımızı Çin’le yapmayı hedefliyoruz” diyor. Sabah Gazetesi “Demir ağları Çinlilerle örecek” başlığını atmıştı... Çünkü, 35 milyar dolarlık Edirne-Ardahan hattı için Çinlilerle masaya oturduğunu söyleyen, ben değilim, bizzat Ulaştırma Bakanımız.
*
“Ankara-Konya hattı, yerli yüklenicilerin emeğiyle inşa edildi” diyorsunuz. En büyük yükü, ray taşır... O hat’a, İskenderun’dan gemiyle getirilen İtalyan malı ray döşenmedi mi?
*
“İspanya’dan lokomotif alınmadı” diyorsunuz. TCDD’nin resmi internet sitesinde yayınlandı: “Ankara-Eskişehir hattında sefer yapacak son teknoloji ürünü ilk hızlı tren seti, İspanya’nın Beasain kasabasında genel müdürümüz Süleyman Karaman’ın katıldığı törenle teslim alındı.”
*
Vikipedi’nin “hızlı tren” maddesinde yazıyor: “Ankara-Eskişehir hattındaki HT65000 modelleri İspanyol Construcciones y Auxiliar de Ferrocarriles şirketi tarafından üretilmiştir.”
*
“Güney Kore’den vagon alındı” dedim, itiraz etmemişsiniz. “Yerli demiryolu endüstrisi için Adapazarı’nda tren fabrikası kuruldu” demişsiniz. Kuruldu da... Ortağı Güney Kore değil mi?
*
“Makinistler Almanya’da eğitildi” dedim, itiraz etmişsiniz. “Türkiye’de eğitildi, staj için yabancı ülkelere gönderildi” demişsiniz... Allah da sizi güldürsün, e mi.
*
“Balıkesir-Eskişehir Fransız, Köseköy-Gebze İtalyan, Gebze-Halkalı İspanyol, Ankara-Sivas çekik gözlü, Sivas-Erzincan İtalyan” dedim. Öbürlerini teğet geçip, “Sivas-Erzincan hattının yapımına başlanmadı, kimin yapacağını bilmiyoruz” deyip, cümlenin sonuna ünlem koymuşsunuz... O hat’tın etüt, proje, mühendislik, danışmanlık hizmetleri ihalesi sonuçlandı, SWS Engineering SpA firması kazandı. Nereli bu firma? İtalyan!
*
“Testleri, Çek Cumhuriyeti’nde yapılıyor, Almanya’ya Fransa’ya gönderiliyor” dedim, çıt çıkarmamışsınız... Zaten, bunu diyen ben değilim, Hacettepe Teknokent AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Profesör Murat Karaşen... “Türkiye’de kullanılan bütün vagonlar, raylı sistem araçları ithal ediliyor. Sadece ithalle kalmıyor, test için ya Çek Cumhuriyeti, ya Almanya, ya da Fransa’ya gönderiliyor. Yüz binlerce avro döviz yurt dışına gidiyor” diyor.
*
“Marmaray Japon” dedim, bi şey dememişsiniz. “Ankara ve İstanbul metrosunda Alman, İtalyan, Fransız, Çin, Güney Kore imzası var” dedim, hiç bahsetmemişsiniz. Buna mukabil, köprü asfaltının yurtdışından getirildiğini, deniz otobüslerinin ithal edildiğini kabul etmişsiniz. Teşekkürler. Ancak... Metrobüslerin Hollandalı olduğunu yazdım, tek satır bile söz etmemişsiniz, teessüf ederim. Şoför yokmuş gibi, şoförleri bile Hollanda’dan getirilmemiş miydi?
*
Son olarak...
*
“Hürriyet Gazetesi kağıdını hangi ülkeden alıyor, baskı makineleri hangi ülkenin markasını taşıyor?” demişsiniz. Hürriyet adına konuşmak bana düşmez ama... Resmi Gazete haricindeki gazeteler “şahıs”lara aittir, patronlarını ilgilendirir, para onların, ister Kanada’dan alırlar, ister Norveç’ten... Bizler de, ister okuruz, ister okumayız, tekel değildir. Üstelik, Seka’yı, gazete patronları mı kapatıp sattı? TCDD ise, adı üstünde “devlet”indir, kimsenin babasının malı değildir, oralarda ödenen paralar da, sokaktan toplanmıyor, milletin vergileridir. Vergilerimizin takibini yapmak devletin, hesabını sormak yurttaşların görevidir.
*
Amacım, elbette rencide etmek, ithal de olsa, çabaları küçümsemek değil, asla... Mustafa Kemal vizyonuyla, ülkemin kılcal damarlarında bile hızlı trenlerin dolaşmasını isterim.
*
Ha diyebilirsiniz ki, o halde neden kafayı taktın trene?
*
İsmi lazım değil, şu anda Hatay’da faaliyet gösteren Amerikalı arkadaşlardan biriyle, seneler evvel sohbet ediyorduk... “Tren yolcuları, vagonda seyahat ederken, farkında olmadan ideolojik karakterini ortaya koyar. Trenin gidiş yönünde oturmayı tercih ediyorsa, devrimcidir. Pencereden bakar, manzara çok hızlı akar, sürekli yeni, sürekli değişkendir. Eğer, trenin gidiş yönünün aksine oturuyorsa, muhafazakârdır. Pencereden bakar, manzara aheste aheste akar, sindire sindire seyahat eder” demişti... “Peki, sen hangi yönde oturuyorsun?” diye sormuştum. Gülümseyerek şu cevabı vermişti: “Ben rayları döşerim!”
*
Hayırlı yolculuklar dilerim. Yılmaz

Paranoyak Fare
28-08-2012, 12:14
yılmaz dedim,
yapma dedim,
etme dedim,
çizip durma şu adamların garizmasını dedim,
çoluk çocukları var dedim,
%50'leri var dedim,
çıkıp da demedi desin,
dedim de dedim; ama dinletemedim.
sokmuş çıkarmış resmen,
yerin dibine dibine.
çatala takıp bırakmış goçum.
helal olsun.
bakana kapağıyla mutlu geceler diliyoruz.

Paranoyak Fare
28-08-2012, 17:32
tcdd anlayınca 3/1ni :D basın açıklaması yapmış.

adama böyle koyarlar işte: http://kisalink.tk/f9c

Yılmaz Özdil'e de teşekkür etmişler. Eee doğruyu söyleyince tabi hakkını verecekler. Neredesiniz şakirler :)))) Laf sokuyordunuz ne ördün ne döşedin diye? Bak Yılmaz Özdil özet geçti ve kimin neyi döşediği ortaya çıkıverdi ;)

Milli Görüş
28-08-2012, 19:38
Yiğidi öldür hakkını ver süper bir yazı yazmış delillerini ortaya koymuş. Bakalım bakan bunun üzerine ne diyecek? Ki diyecek birşey de bırakmamış Yılmaz Özdil.

Paranoyak Fare
28-08-2012, 19:41
tcdd diyeceğini dedi zaten. bakana bir halt düşmez.
haaaa gelip de bakan lan o nasıl düşmez diyebilirler de, bakanı da bilgilendiren zati tcdd olduğu için bakan da imana gelecek, hizaya gelecek ;) gelmezse koskoca devlet kurumu bu seferde tükürdüğünü yalamak zorunda kalacak ve nasıl da iktidarın maşası olduğunu göstermiş olacak.

Milli Görüş
28-08-2012, 19:48
Kardeşim ben bakanın açıklamasını da okudum. Sanki kurumlar birbirinden habersiz gibi. Tcdd eğer bu bilgileri veriyorsa bakana kendi sitelerinde yazan şeyi nasıl söylemezler unutacak halleri yok ya. Kendileriyle çelişiyorlar halkın gözünde devletin itibarını sarsıyorlar. Bu hafif birşey değil aslında adamın kendisine bağlı kurumdan haberi yok. Ya da Tcdd'nin yöneticilerinin kendi kurumlarından haberi yok.

Paranoyak Fare
28-08-2012, 19:52
5 Ocak 2009 tarihli Hürriyet’te Ulaştırma Bakanı BinaliYıldırım’ın bir demeci göze ilişiyor:
- Hâlâ Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık, diyor Yıldırım...

bakan böyle bir şey demiş röportajında. ee o da emir kulu. rte'ye yaranmak için birbirlerinin yamuklarını doğrultacağız diye milleti kandırmaya çalışıyorlar işte.

alimertb
28-08-2012, 20:01
Yılmaz Özdil iyisin güzelsin de arada çok faşistçe yazıyorsun laflarına dikkat etmen lazım.

Blue Ocean
28-08-2012, 20:08
Yılmaz Özdil "ray"ı döşemiş zaten.


Sayın TCDD...
“Ne ördün filan” başlıklı yazımın “yanlış” olduğunu belirterek, düzeltme göndermişsiniz.
Adında “TC” bulunan kuruma saygı göstermek boynumuzun borcudur, düzelteyim.
*
Ben, Mustafa Kemal dönemini yazdım... Siz ise, “1923-1950 arasında 3764 kilometre demiryolu yapıldı, yılda 134 kilometreye tekabül eder, 2004-2011 arasında 1076 kilometre demiryolu yapıldı, yılda 135 kilometreye tekabül eder” diyorsunuz. Yok öyle! Tartışmanın kaynağı 10’uncu yıl marşı... 1923-1933 arasını esas alacaksınız. Hadi 5 sene de avans vereyim, 1938’e kadar hesaplamanız gerekir. 1940’dan 1950’den Mustafa Kemal’e ne?
*
Ayrıca... Niye 2004’ten başlıyorsunuz? 2003’te İsmet İnönü mü iktidardaydı? Mustafa Kemal’e ait olmayan dönemi Mustafa Kemal’e ekle, AKP’ye ait olan dönemi AKP’den çıkar, öyle mi? Tüik gibisiniz vallahi, işinize gelince azaltıyorsunuz, işinize gelince çoğaltıyorsunuz.
*
Üstelik, o dönemin imkânlarıyla bu dönemin imkânlarını kıyaslarsanız, Toki’nin Mimar Sinan’dan büyük olduğunu da söyleyebilirsiniz. Daha çok bina yapıyor. Kaldı ki, Atatürk’ün demirağ soyadını verdiği Nuri Demirağ bile, tek başına, sizden fazla demiryolu yaptı. İnanmıyorsanız, AKP mebusu Nursuna Memecan’a sorabilirsiniz, torunudur.
*
Ve 1076 kilometre yaptınız ama... Bazı münafık uzmanlar, aynı yöne giden çift hatlar’ı çift çift sayarak, rakamı şişirdiğinizi söylüyor. Bu mantığa göre... 6 şeritli 100 kilometre otoyol yaptığımızda, 600 kilometre otoyol yaptık mı dememiz gerekiyor?
*
“Bu yolları Türkler yapıyor sayın Özdil” demişsiniz... Halbuki, Çinlilerin yaptığını Başbakanımız söylüyor. “Bildiğiniz gibi Eskişehir-İstanbul hızlı tren hattını Çin’le birlikte yapıyoruz. Aynı şekilde, Ankara-Sivas hattı Çin’le yürüyor. Bundan sonraki süreçte 5 bin kilometrelik demiryolu ağımızı Çin’le yapmayı hedefliyoruz” diyor. Sabah Gazetesi “Demir ağları Çinlilerle örecek” başlığını atmıştı... Çünkü, 35 milyar dolarlık Edirne-Ardahan hattı için Çinlilerle masaya oturduğunu söyleyen, ben değilim, bizzat Ulaştırma Bakanımız.
*
“Ankara-Konya hattı, yerli yüklenicilerin emeğiyle inşa edildi” diyorsunuz. En büyük yükü, ray taşır... O hat’a, İskenderun’dan gemiyle getirilen İtalyan malı ray döşenmedi mi?
*
“İspanya’dan lokomotif alınmadı” diyorsunuz. TCDD’nin resmi internet sitesinde yayınlandı: “Ankara-Eskişehir hattında sefer yapacak son teknoloji ürünü ilk hızlı tren seti, İspanya’nın Beasain kasabasında genel müdürümüz Süleyman Karaman’ın katıldığı törenle teslim alındı.”
*
Vikipedi’nin “hızlı tren” maddesinde yazıyor: “Ankara-Eskişehir hattındaki HT65000 modelleri İspanyol Construcciones y Auxiliar de Ferrocarriles şirketi tarafından üretilmiştir.”
*
“Güney Kore’den vagon alındı” dedim, itiraz etmemişsiniz. “Yerli demiryolu endüstrisi için Adapazarı’nda tren fabrikası kuruldu” demişsiniz. Kuruldu da... Ortağı Güney Kore değil mi?
*
“Makinistler Almanya’da eğitildi” dedim, itiraz etmişsiniz. “Türkiye’de eğitildi, staj için yabancı ülkelere gönderildi” demişsiniz... Allah da sizi güldürsün, e mi.
*
“Balıkesir-Eskişehir Fransız, Köseköy-Gebze İtalyan, Gebze-Halkalı İspanyol, Ankara-Sivas çekik gözlü, Sivas-Erzincan İtalyan” dedim. Öbürlerini teğet geçip, “Sivas-Erzincan hattının yapımına başlanmadı, kimin yapacağını bilmiyoruz” deyip, cümlenin sonuna ünlem koymuşsunuz... O hat’tın etüt, proje, mühendislik, danışmanlık hizmetleri ihalesi sonuçlandı, SWS Engineering SpA firması kazandı. Nereli bu firma? İtalyan!
*
“Testleri, Çek Cumhuriyeti’nde yapılıyor, Almanya’ya Fransa’ya gönderiliyor” dedim, çıt çıkarmamışsınız... Zaten, bunu diyen ben değilim, Hacettepe Teknokent AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Profesör Murat Karaşen... “Türkiye’de kullanılan bütün vagonlar, raylı sistem araçları ithal ediliyor. Sadece ithalle kalmıyor, test için ya Çek Cumhuriyeti, ya Almanya, ya da Fransa’ya gönderiliyor. Yüz binlerce avro döviz yurt dışına gidiyor” diyor.
*
“Marmaray Japon” dedim, bi şey dememişsiniz. “Ankara ve İstanbul metrosunda Alman, İtalyan, Fransız, Çin, Güney Kore imzası var” dedim, hiç bahsetmemişsiniz. Buna mukabil, köprü asfaltının yurtdışından getirildiğini, deniz otobüslerinin ithal edildiğini kabul etmişsiniz. Teşekkürler. Ancak... Metrobüslerin Hollandalı olduğunu yazdım, tek satır bile söz etmemişsiniz, teessüf ederim. Şoför yokmuş gibi, şoförleri bile Hollanda’dan getirilmemiş miydi?
*
Son olarak...
*
“Hürriyet Gazetesi kağıdını hangi ülkeden alıyor, baskı makineleri hangi ülkenin markasını taşıyor?” demişsiniz. Hürriyet adına konuşmak bana düşmez ama... Resmi Gazete haricindeki gazeteler “şahıs”lara aittir, patronlarını ilgilendirir, para onların, ister Kanada’dan alırlar, ister Norveç’ten... Bizler de, ister okuruz, ister okumayız, tekel değildir. Üstelik, Seka’yı, gazete patronları mı kapatıp sattı? TCDD ise, adı üstünde “devlet”indir, kimsenin babasının malı değildir, oralarda ödenen paralar da, sokaktan toplanmıyor, milletin vergileridir. Vergilerimizin takibini yapmak devletin, hesabını sormak yurttaşların görevidir.
*
Amacım, elbette rencide etmek, ithal de olsa, çabaları küçümsemek değil, asla... Mustafa Kemal vizyonuyla, ülkemin kılcal damarlarında bile hızlı trenlerin dolaşmasını isterim.
*
Ha diyebilirsiniz ki, o halde neden kafayı taktın trene?
*
İsmi lazım değil, şu anda Hatay’da faaliyet gösteren Amerikalı arkadaşlardan biriyle, seneler evvel sohbet ediyorduk... “Tren yolcuları, vagonda seyahat ederken, farkında olmadan ideolojik karakterini ortaya koyar. Trenin gidiş yönünde oturmayı tercih ediyorsa, devrimcidir. Pencereden bakar, manzara çok hızlı akar, sürekli yeni, sürekli değişkendir. Eğer, trenin gidiş yönünün aksine oturuyorsa, muhafazakârdır. Pencereden bakar, manzara aheste aheste akar, sindire sindire seyahat eder” demişti... “Peki, sen hangi yönde oturuyorsun?” diye sormuştum. Gülümseyerek şu cevabı vermişti: “Ben rayları döşerim!”
*
Hayırlı yolculuklar dilerim. Yılmaz


İşlerimin yoğunluğundan fırsatım olmuyordu gazete okumak... Allah kalemini daim etsin...

Paranoyak Fare
30-08-2012, 13:04
Hata'y

Flaş, flaş, flaş…

Suratını güneş gözlüğü ve şapkayla kamufle edip, ben Ancelina Coli’yim diyerek, kampa girmeye çalışan kişinin, CHP mebusu Hurşit Güneş olduğu ortaya çıktı sayın seyirciler...
*
Ön kapıdaki arbede sırasında, arka kapıya gelip, ben Bıret Pit’im, yengenizi alıp çıkıcam diyen şüpheli şahsın ise, Muharrem İnce olduğu anlaşıldı. İçeri sokulmayınca sinirlenen İnce, kardeşim, Abdullah Gül Corc Kuluni’yse, ben haydi haydi Bıret’im diye bağırdı, azzz sonra…
*
Kendisine Halepli Kürt süsü vererek, Kilis’te ev kiralamaya çalışan CIA ajanı, mahalleli tarafından dövüldü. Beyzbol sopasıyla basın açıklaması yapan ev sahibi, görür görmez şüphelendim, bunca yıllık Kilisliyim, zenci Kürt’ü ilk kez görüyorum dedi, birazdan…
*

Şok, şok, şok… Lazkiye’de savaşması için Mit’in özel uçağıyla Libya’dan getirilen El Kaideciler, Bodrum’da güneşlenirken paparazzilere yakalandı. CHP mebuslarını biiç’e sokmayan maça kızı yetkilileri, valla bizde kaide belli, bi lahmacuna 50 lira ödeyecek kadar kerizse, ister Bin Ladin, ister kupa papazı gelsin, başımızın üstünde yeri var dedi, azzz sonra.
*
Flaş, flaş, flaş, son dakka… Çipriyani’de iki kaşık rizotto bi salata’ya 750 lira hesabı gören El Kaideciler, Katar emirinin ceplerine koyduğu harçlıklar çıkışmayınca, yan masada oturan üç siyo’yla, dört holding patronunu rehin aldı. Allah’tan Semiramis Pekkan oradaydı… Arabulucu olarak müdahale eden Semiramis’i Somali’den tanıdıkları Ajda zanneden El Kaideciler, ikna oldu. Bilyoner Kılap’a götürülerek, demirhindi şerbeti diye kakalanan roze’yle yumuşatılan El Kaideciler, rehine patronlardan birinin yatıyla Antalya’ya uğurlandı.
*
Şalvarlı-sakallı, Pakistanlı mücahit ayağıyla Hatay’da dolaşan Rus ajanının, yatsı namazına kilise’ye gitmesi üzerine patlak veren skandala bir yenisi eklendi sayın seyirciler… İçliköfte ve kaytaz böreği üstüne, künefe isteyeceğine tiramisu isteyen Afganlının, bölgeye apar topar atanan ve henüz Antakya mutfağını ezberleme fırsatı olmayan Mossad ajanı olduğu ortaya çıktı. Garson kılığındaki El Muhaberat ajanına enselenen Mossadçı, n’apayım abi, havra yerine cami’ye gideceğimi biliyorum ama, o da peynirli bu da peynirli, kafam karıştı dedi.
*
İngiltere elçiliği, iftiraya uğradıklarını, hadisenin yaşandığı gün garson’un vurulmasıyla bi ilgilerinin bulunmadığını, ancak, lokantadaki aşçı’nın Fransız istihbaratına mensup olduğunu Türk makamlarına bildirdiklerini açıkladı. İtalyan elçiliği, tiramisu’nun böyle bi olaya adının karışmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken… Fransız elçiliği, mutfağımız meşhur diye her aşçı’yı bize yıkmaya çalışıyorlar, asıl, bulaşıkçı İran istihbaratından dedi. Rezaletin dallanıp budaklandığını gören Türk dışişleri, elçiliklere birer kilo kaymaklı künefe göndererek, işi tatlıya bağladı, ABD elçiliğine iki kilo gönderildi iddiasını ise, yalanladı.
*
Kamptakilere güneş kremi, şezlong ve prezervatif dağıtıldı haberlerini reddeden Hatay Valisi, külliyen yalan, havyar dağıttığımız bile söyleniyor, ayıptır, öğle yemeğinde dana carpaccio verdik, hepsi o dedi… Burası ne biçim kamp, hepsi dışarda ev kiralıyor sorusu üzerine de, adı üstünde “Özgür” Suriye Ordusu, nereye isterlerse oraya giderler cevabını verdi, azzz sonra…
*
*** genel müdürlüğü trafik şubesi’nden yapılan yazılı açıklamada, bölgedeki yabancı plakalı araç trafiğinin yoğunlaştığı, dünyanın hiç bi ülkesinde böyle kepazelik görülmediği belirtilerek… Kandil’den rica ederseniz, trafik keşmekeşine çekidüzen vermek için karayolu denetimlerimizi, ehliyet, pasaport kontrollerimizi Hatay’a kaydırabiliriz denildi, birazdan…

*
Flaş, flaş, flaş… Polislerimizi yumruklaya yumruklaya kamptan dışarı atıp, bayrağımızı indiren Suriyeliler, burası dingonun ahırı mı arkadaş, yol geçen hanı mı, CHP mebusları tarafından taciz ediliyoruz diyerek, BM’ye nota verdi sayın seyirciler…
Eli kulağında!

************************************************** ********

adamlar "lan nasıl olsa 73 yıl önce bizden aldıydınız. taaa o zamandan beri tiltiz size. vermiyoruz hatay'ı hazır girmişken" derlerse şaşırmayın genşler.

Paranoyak Fare
30-08-2012, 16:11
http://1.bp.blogspot.com/-Y2qJ1oEkv5M/UD3_BJ7rf4I/AAAAAAAAHb4/vE07ysXiJRQ/s1600/cila30A%C4%9Fustos2012.gif

Castiel_
02-09-2012, 01:17
31 Ağustos

Mustafa Kemal, gizlice Akşehir’e gelmiş, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’la buluşup, büyük taarruz’un ayrıntılarını gözden geçirmiş, Yakup Şevki ve Nurettin paşalara harita üzerinde planını anlatmış; Şuhut yakınındaki Kocatepe’ye başkomutanlık çadırını kurdurmuştu.

*

Afyon’un güneyinden Dumlupınar yönüne baskın şeklinde başlayacak, cephe gerisini süvarilerle salam gibi dilim dilim keserek, göğüs göğüse, meydan savaşına zorlayacaktı.

*

Yunan ordusu, Afyon’u müstahkem hale getirmiş, tel örgüler, topçu mevzileri ve makineli tüfek yuvalarıyla takviye etmişti. İzmir-Eskişehir demiryolu, Mudanya iskelesi elindeydi, keşif uçaklarıyla istihbarat, 4 binden fazla kamyonla lojistik üstünlüğü vardı. Piyade sayısı katbekat fazlaydı, açık araziden gelecek taarruzu rahatlıkla def edebileceğini düşünüyordu.

*

Oysa… Vaziyet hesapladıkları gibi değildi. Nurettin paşa komutasındaki 1’inci Ordu, yarma harekâtı yapacaktı. İzzettin Çalışlar ve Kemalettin Sami Gökçen komutasındaki kolordular, nispeten zayıf görülen Çiğiltepe, Tınaztepe, Belentepe’ye taarruz edip, Afyon’a yüklenirken… Fahrettin Altay’ın süvari tümenleri, sarp olduğu için Yunanların savunmaya gerek görmediği Ahır Dağı üzerinden arkalarına sızıp, İzmir istikametini kesecekti.

*

Plan yürek istiyordu ama, dâhiceydi… Çünkü, yarma bölgesinde, 30 bin Yunan askerine karşılık, 100 bin Türk bulunacak, haliyle, 1’e 3, darmadağın olacaklardı. Cephe hattında bulunan 230 bin Yunan, karşıdan saldıran Yakup Şevki paşa komutasındaki 80 bin kişilik 2’nci Ordu’ya kıyasla, çok daha büyüktü ama, hem cephe gerisiyle irtibatları kesildiği için paniğe kapılacak, hem de, önden 80 bin, arkadan 100 bin’le mengeneye alınacaktı.

*

Kader ağlarını örüyor.
Türk milleti kurtuluşunu…
Topçu, ateş emrini bekliyordu.

*

Mustafa Kemal, uzuuun uzun incelediği haritadan başını kaldırdı, o keskin gözleriyle kurmaylarına bakarak… Beyler, benim kulağım ağrıyor, galiba yıkanırken su kaçtı, doktor tavsiyesiyle üç-beş gün hastanede yatayım da, memleketi sonra kurtarırız dedi!

*

Zaten kulak’tan mustarip olan İsmet İnönü, ha yaşa be paşa diyerek fırladı yerinden, üzerinize afiyet ben de biraz üşütmüşüm, kupa çektirip, iki-üç gün battaniyeye sarılarak dinleneyim bari… Fevzi Çakmak, ayıptır söylemesi, bağırsaklarını bozduğunu, Nurettin paşa, sinüzit yüzünden başının zonkladığını, Yakup Şevki paşa ise, bu mevsimde alerjisinin azdığını, hapşırmaktan dürbüne bile bakamadığını söyledi. Fahrettin Altay at’a binmekten basurlarının kanadığını, İzzettin Çalışlar bileğini burktuğunu, Sami Gökçen dizinde kıl döndüğünü anlattı. O sırada çadıra giren, 3’üncü Kafkas tümeni komutanı Kazım Orbay, fazla aspirin’i olan var mı diye sorarken… Kâğıt mendil olmadığı için mecburen haritaya hınkıran 61’nci tümen komutanı Salih Omurtak, tıkalı burnuyla genizden genizden konuşarak, benim 3’üncü taburda bi onbaşı var, şahane adaçayı kaynatıyor tavsiyesinde bulundu.

*

Neticede, son noktayı Mustafa Kemal koydu, canımızdan kıymetli mi birader, ölümlü dünya, çekin bütün mevzilere telgrafı, eylülde filan taarruz ederiz, bilemedin ekim yani… Valla öyle dedi İsmet, tutturmuşlar bi 30 Ağustos diye, Allah’ın günleri torbaya mı girdi.

Castiel_
02-09-2012, 01:18
İzmir, Hatay

81’lik delikanlı…

İzmir Fuarı açıldı.
Onur konuğumuz…
Hatay!

*

Televizyonun olmadığı dönemlerde, “coğrafya laboratuvarı”ydı Fuar… Hayatımda ilk Japon’u orda gördüm, ilk Afrikalıyı da… Soğuk Savaş yıllarında Sovyet pavyonuna girip, orak-çekiç’in altında fotoğraf çektirebildiğimiz “tek özgürlük alanı”ydı. İnsan için küçük, insanlık için büyük adım’ı atan ve geçenlerde rahmetli olan Neil Armstrong’u Ay’a indiren kapsülü getirmişti ABD, yanına da Ay’dan getirilen kaya parçasını koymuşlardı, sakal-ı şerif’in etrafında döner gibi kuyruğa giriyordu ahali… Filistin henüz devlet değilken, Arafat’ın kefiyesiyle biniyorduk çarpışan otolara, çünkü, avanta dağıtıyorlardı FKÖ pavyonunda… Küba, Malezya, Kenya, gidemiyorduk, geliyorlardı, tanışıyorduk; yaratılan’ı yaradan’dan ötürü sevmeyi illa seçmeli din dersinde öğrenmiyorduk! İthalat yasaktı, Marlboro’ya çember atıyorduk, lunaparkta… Düdük’ten başkası yoktu, ilk defa spagetti yemiştim, ilk ketçap’la… Sutyen’in porno muamelesi gördüğü, damalı taksi günleriydi, margarin üstüne tozşeker’li ekmek kemirdiğimiz, Anadol’un inekler tarafından yendiğine inandığımız, arapsabunu kokulu zamanlardı. Çamaşır makinelerinin merdaneli, cep telefonunu sadece Kaptan Körk’ün kullandığı, arkası yarın’a kulak kesildiğimiz, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvara tavşan yaptığımız elektrik kesintili gecelerdi. Saz heyetleri smokin’le çıkardı sahneye gazinolarda, İran’a özenip kravat’a savaş açılmamıştı. Barış Manço, Cem Karaca, Zeki Müren, mesut bahtiyar’dan şarkılar dinliyorduk Fuar’da.

*

Sonra?

*

Hayatın doğal akışı devreye girdi, kaçınılmaz olarak dünyaya entegre oldu Türkiye… Kabiliyetsiz yöneticiler yüzünden çağ’a ayak uyduramayan Fuar, nostalji’den ibaret haline geldi.

*

Taa ki, 2005’e kadar…
Yedi sene önce bakış açısı değiştirildi, yeni bi “vizyon” kondu. Türkiye’nin “dünyaya açılan pencere”si, Türkiye’yi “dünyaya tanıtan vitrin” haline getirildi.

*

“Onur konuğu şehir” uygulaması başlatıldı. “Uluslararası” özelliği kaybedilmeden “yerel” öne çıkarıldı. Mardin, Uşak, Çorum, Karabük, Çanakkale, Gaziantep ve Denizli onur konuğu oldu. Bu uygulama o kadar tuttu ki… Bu seneki Fuar’da, onur konuğu Hatay’ın yanı sıra, 35 şehrimiz pavyon açtı. Yazmaktan onur duyuyorum: Adıyaman, Afyon, Amasya, Ankara, Antalya, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Bolu, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzurum, Giresun, İstanbul, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Manisa, Mardin, Muğla, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Samsun, Tekirdağ, Tokat, Uşak, Van.

*

“Yerel vitrin” özelliği, uluslararası çekiciliği arttırdı… Fuar’a katılan ülke sayısı 20’li rakamlara düşmüştü, patladı, önceki sene 43, geçen sene 55, bu sene 64 ülke katıldı.

*

“Partner ülke” uygulaması başlatıldı. Bu seneki partner ülke, Latin Amerika… Çünkü, Fuar’ın yeniden parladığını gören, Küba, Meksika, Arjantin, Kolombiya, Ekvador, Venezuela, Şili ve Peru seçilmek için kıyasıya yarıştı, neticede “partner kıta” olarak katılmaya karar verdiler.

*

Vizyon değişikliği, ziyaretçi sayısını da roketledi… 2000’lerin başında 1 milyon’un altına kadar inmişti, geçen sene 1.5 milyon’u aştı, bu sene 2 milyon’u geçmesi bekleniyor. Özetle… Trajik yangınıyla küllerinden doğan İzmirimin, Fuar’ı da küllerinden doğuyor.

*

Hatay’ın onur konuğu olması meselesine gelince…

*

Ben mesela, Hataylıyım!
Hatay’da büyüdüm.
İzmir’de…
Yüz binlerce Hataylı var.

*

Çünkü… Fuar’ı kuran, Sağlık Bakanlığı da yapan, İzmir’in efsane belediye başkanı Doktor Behçet Uz, Hatay vilayetimiz henüz Türkiye topraklarına katılmadan taaa iki sene önce, İzmir’in en büyük semtlerinden birine Hatay adını verdi. Hatay şehrimiz, hem Mustafa Kemal’in ideali, hem de İzmirlilerin başının tacıdır. İzmir Hatay’dır, Hatay İzmir’dir.

*

Hatay’da bugün olan bitenlere hassas olmamız ondan… Hatay, biz İzmirliler için Mustafa Kemal’in emanetidir. İzmir gibi, ezan çan hazan’ın aynı semada huzur içinde yankılandığı hoşgörü’dür. Eli silahlı şeriatçı tiplerin cirit attığı, etnik kökenlerin, mezheplerin sorgulandığı, babanın malı gibi istediğine peşkeş çekebileceğin, dingonun ahırı değildir Hatay!

*

Ey ahali…
Güzellikleriyle tanıdığımız ve değişmesine asla izin vermeyeceğimiz Hatay, İzmir Fuarı’nda.
Hepinizi bekliyoruz.

Castiel_
05-09-2012, 18:58
Beytüşşebap Kaymakamı Beytüşşebap’ı anlatıyor

Beytüşşebap’a atandım…

Önce Diyarbakır’a geldim.

Şırnak’a gidebilmem için Cizre’ye, oradan başka bir araçla Şırnak’a gitmem gerektiğini öğrendim. Karayoluyla gitmekten vazgeçtim. Diyarbakır kolordu’da üç-dört gün helikopter bekledim. Sonunda Sikorsky’yle hareket ettim.

*

1.5 saat uçup, tümen’in pistine indim. Valilik binasına gittim. Vali beni kabul etti. Asla normal kaymakam gibi davranmamam gerektiğini, köy ziyaretleri yapmamamı, çünkü, devletin kırsalı tamamen terk ettiğini, il ve ilçe merkezinde tutunulmaya çalışıldığını söyledi. Kısacası, dost bilinen aşiretlerin dışındaki köyler, yollar ***’nın hâkimiyetine bırakılmıştı.

*

Beytüşşebap’a giden helikoptere bindim. 50 dakikalık uçuştan sonra, yüksek dağlarla çevrili askeri birliğe indim. Komutan beni karşıladı, çay kahve ikramından sonra, bugünlerde ilçeye baskın yapılacağını, duyum aldıklarını söyledi. Merak ediyorsam, dürbünle görebileceğimi anlattı. Gerçekten de, baktım, karşımızdaki dağlarda hareketli insan grupları görülüyordu. Komutan da, Vali gibi, ilçe’den kesinlikle ayrılmamamı, köylere gitmememi salık verdi.

*

Şırnak’tan gelirken, Besta denilen bölgeyi geçip, 30 kilometre sonra hayli bozuk asfalttan Uludere’ye varılır, asfalt biter, ham toprak yol başlar. Beytüşşebap’a kadar 60 kilometrenin bir tarafı sarp ve dik yamaçlı, öbür tarafı derin uçurumdur. Sürekli mayın döşeniyor. Aslında, bu yolu en az birkaç noktada her gün kesip, kimlik kontrolü yapıyorlar. Bu durum bilindiği için, hiçbir kamu görevlisi karayolunu kullanmıyor. Erzak kamyonları talan ediliyor.

*

Terör örgütü, korku salmış, halkın nazarında itibar kazanmış… Tanıştığım insanlar, aman kaymakam bey sakın şurdan aşağı inme, şurayı geçeyim deme gibi uyarılarda bulunuyor. Bunların bir kısmı samimi, bir kısmı kamu görevlilerinde korku, yılgınlık yaratmak için söyleniyor.

*

Buralarda ticaret yapmak isteyen, örgütten icazet almak zorunda… Vergi adı altında para toplanıyor. Eylemler, vatandaşa bire beş katılarak anlatıyor. Örgütün, istemediği adamı derhal görevden aldıracağına, istediği adamı vali, hatta bakan bile yapabileceğine, psikolojik olarak inandırılıyor.

*

İlçede, asaleten atanmış neredeyse bir memur bile yok. Buraya atananların hepsi, ya kurumları tarafından cezalandırılmak maksadıyla gönderilmiş ya da torpilleri olmayan sahipsiz insanlar… Kırgınlık, küskünlük, bezginliklerinden ötürü, yöre halkına verebilecekleri hiçbir şey yok. Bazı kamu görevlileri ise buralara hiç uğramazlar, onlar imtiyazlıdır.

*

Geçici köy korucularının mücadeleye büyük katkısı var. Ancak, devlet istemeden de olsa, feodal sistemi, aşiretleri güçlendirdi. Korucular, kendi meslekleri olan hayvancılığı tamamen bırakmış vaziyette… Unvanlarının önündeki ‘geçici’ kelimesinden rahatsız oluyorlar, durumumuz, geleceğimiz belirsiz diyorlar. Korucu yapılanların özenle seçilmesi gerekiyor.

*

***, küçük çocukları kaçırarak veya ikna ederek, intikam duygusu aşılayan, araziyi avucunun içi gibi bilen kişilerden oluşuyor. Örgüte katılan, çaresiz bırakılıyor, ne aile, ne arkadaş ilişkisi kalıyor, geri dönüş yolları kapatılıyor. Dağdaki ağır şartlarda yıllarca yaşamaktansa, çılgınca emirlere itaat edip, ölümün kurtuluş olduğunun farkındalar.

*

Bizimkiler ise sivil yaşamlarında iş veya meslek sahibiyken, zorunlu olarak askere alınan 18-20 yaşındaki gençler… Henüz askere alınmadan önce, televizyondaki şehit haberleriyle psikolojileri sarsılan, üstelik, ailelerinin endişelerini hisseden gencecik delikanlılar.

*

***, yıllardır aynı noktalarda üsleniyor. Operasyon yapacağımız zaman, birliklerimizde hareketlilik yaşanıyor, korucular toplanıyor. Sağır sultan bile duyuyor! Zirvelerden seyrediyorlar. Bizimkiler hedef bölgeye vardığında, orda kimse kalmıyor. Bizimkiler geri dönüp, daha birliğin kapısından bile girmeden, onlar eski mevzilerine yerleşiyor.

*

Bir seferinde, ele geçirilen örgüt mensubunun üstünden çıkan not defterinde okumuştum. Karakolumuz bir ay boyunca, 24 saat izlenmiş, giren çıkan araçların plakası, nöbetçi-devriye saatleri en ince ayrıntılarına kadar yazılmış, ne yaptığımızı, ne yapacağımızı ezbere biliyorlar.

*

Halbuki, ***’nın dağ kadrosu 3 bini geçmez, farz edelim 4 bin olsun, 11 bölgeye dağılmış durumdalar, kabaca her şehre 350 terörist düşer… Bunlara karşı, 22-25 yaşında, 5 bin veya 7 bin kişilik özel birlik oluşturulmalıdır. Gerilla harbi’yle eğitilmelidir. Eşlerine her türlü ekonomik güvence, çocuklarına en üst seviyede eğitim sağlanmalıdır. Operasyon yetkisine sahip, tek bir komutana bağlanmalıdır. Emirlerinde, helikopter, uçak olmalıdır. Her mangada doktor bulunmalıdır. Asla sabit durmayıp, gece gündüz hareket halinde olmalıdır. Ne zaman, nerede oldukları asla bilinmemelidir…

Av durumundan çıkıp, avcı konumuna geçmelidir.

*

Şehit cenazelerinde atılan nutukların, kanları yerde kalmayacak türünden anlamsız lafların, herhangi bi etkisi yok artık… Ne şehit sayısında azalma var, ne atılan nutuklarda!

*

Derken…

*

Saat 21 sularında, yoğun silah sesleriyle irkildim. Eşimi ve kızımı arka odalardan birine, mermi isabet etmeyecek şekilde yatırdım. Kapım çalındı… Elinde fener tutan polis, ilçeye saldırıldığını, en alt kattaki kalorifer dairesine inmemiz gerektiğini söyledi. Eşim sığınakta bulunanları teskin etmeye çalışırken, şahsıma verilen Kalaşnikof’la dışarı çıktım.

*

Lojman duvarında siper almış polislerin yanına gittim. Gecenin karanlığında kimin kime ateş ettiği belli değildi. Ben dahil herkes, bilinçsizce, içgüdüyle hareket ediyordu. Her insan korkar. İnsani duygudur. Ancak, yüreğimde hissettiğim korku değildi, derin bir sızıydı… Taa Çin sınırlarından Avrupa’nın içlerine ilerleyen millet, çapulcu karşısında acze mi düşmüştü?

*

Evet, Beytüşşebap Kaymakamı’nın sözleri bunlar…

*

Ancak, şu anki Beytüşşebap Kaymakamı’nın değil… 1993-95 arasında Beytüşşebap Kaymakamı olan Mesut Taner Genç’in, 2008’de piyasaya çıkardığı “Ateş Hattında-Beytüşşebap Kaymakamı’nın *** ile Mücadele Günlüğü” isimli kitabından!

*

Anlatmış kaymakam…

Daha ne anlatayım.

Castiel_
05-09-2012, 18:58
Kaçılım..

Beytüşşebap Kaymakamı’nın sözlerini yazdım, dün…

“Ateş Hattında-Beytüşşebap Kaymakamı’nın *** ile Mücadele Günlüğü” isimli kitabından alıntılar yaptım.

* * *

Mesut Taner Genç.
Beytüşşebap’ta kaymakamlık yapmış, durumun vahametini, yöre halkının psikolojisini, kamu görevlilerinin halini, operasyonlardan neden eli boş dönüldüğünü, mayın-pusu gibi yaşanmış tecrübelerini, hatta, lojmanının nasıl basıldığını, nelerin yanlış yapıldığını, nelerin yapılması gerektiğini, buna mukabil, ne şehit sayısında, ne de şehit cenazelerinde atılan nutuklarda azalma olduğunu… 2008’de piyasaya çıkardığı kitabında bütün çıplaklığıyla anlatmıştı.

* * *

Çok önemsedim.
Çünkü, görevdeyken koltuğunu, terfisini korumak için dut yemiş
bülbül gibi susan, emekli olduktan sonra papağan gibi konuşanlardan değildi. Aktif görevdeyken,
Ankara’da vali yardımcısı’yken yazmıştı. Şu anda da emekli değil. Samsun’da vali yardımcısı.

* * *

Telefon etti.

* * *

Kitabı 4 senedir raflarda.
Ne bir bakan…
Ne bir milletvekili…
Ne bir askeri yetkili…
Ne bir istihbarat yetkilisi…
Hiç kimse!
Devletten bir Allah’ın kulu
arayıp da, gel şu bildiklerini, gördüklerini bize de anlat dememiş.

* * *

TBMM’de komisyon kurup,
terör mağdurlarını, korucuları,
hatta teröristlerin ailelerini davet ederek, dinliyorlar, çok da iyi yapıyorlar… Kaymakam’ı -ki
en yakın tanık- çağıran olmamış.

* * *

Saygı Öztürk çağırmış…
Değerli gazeteci büyüğüm Saygı Öztürk, aramış, canlı yayına çıkın, şu bildiklerinizi televizyon programımda anlatın demiş. O sırada Ankara’da görevli olan kaymakam, Ankara Valisi’nden izin istemiş, üç ay tık yok,
üç ay sonra, içişleri bakanlığı izin vermiyor cevabı gelmiş. Samsun’da görevliyken, Saygı Öztürk gene aramış, gene ekrana davet etmiş. Kaymakam, bu sefer Samsun Valisi’nden izin istemiş, gene aynı cevabı almış.

* * *

Görme’yelim.
Duyma’yalım.
Konuşma!

* * *

Ne futbolcu bıraktılar kardeşim, ne artist, ne figüran, Nihat Doğan’a, Kiboş’a, Balık Ayhan’a danıştılar.
Polat Alemdar’a…
Recep İvedik’e bile sordular.
Kaymakam’ın fikrini soran yok.

* * *

E sordum kendisine…
Açılım’ken iyiydi de, Beytüşşebap Kaymakamı’na gelince niye kaçılım?

* * *

“Dilim varmıyor ama, gaflet değil bu… Millet kandırılıyor. Terörle mücadele edilmiyor. Terörle mücadele edenlerden intikam alınıyor. Millet bilsin diye kitap çıkardım, bildiklerimin yüzde 10’unu yazdım. Gerisini yazsaydım, şu anda hapistekiler gibi tutuklanmış olurdum!”

Castiel_
07-09-2012, 18:41
öseyeme

Adli yıl’ı beş yıldızlı otel’de açtıkları gün… Hâkim’lik savcı’lık sınavı sorularının araklandığı ortaya çıktı sayın seyirciler!

*

Yüksek yargı mensupları’na masaj yapan bali’li, tek kelime Türkçe bilmemesine rağmen 100 soruda 130 doğru çıkarırken… Resepsiyon’da çalışanlar tetkik hâkimliği’ne, havskiping’te görevli arkadaş, cumhuriyet başsavcılığı’na atandı. Mazbatalar açık büfe’den dağıtıldı.

*

Soruları sızdırılan kapesese’yi fotokopi gibi tıpatıp işaretleyen karı-koca’lar tesadüfüne yenileri eklendi sayın seyirciler… Kitapçıkları çalınan öğretmenlik sınavı’nda enişte-kayınço’lar birinciliği paylaşırken, şifre’li üniversite sınavında gelin-görümce’ler şampiyon oldu. Sonuçlara itiraz eden kaynana’lara, kamu bankalarına yerleşip dırdırı kesmeleri için, müfettişlik sınavı’nın cevapları servis edilirken… Büyüsün de badem olsun diye, şıkları önceden ezberletilerek anadolu lisesi sınavı’na sokulan çağla badem’in babası, sehven, emniyet müdürlüğü’nü kazandı.

*

Hâkim’lik sınavına giren avukat’ın genel cerrahi’yi kazanması üzerine, ha hâkim ha hekim, kitapçıklar karıştı heralde diyen öseyeme başkanı… Tıpta uzmanlık sınavı’na giren mübaşir’in merkez hakem komitesi’ni kazanmasının ise kendileri için bile sürpriz olduğunu söyledi.

*

Sınavları iptal edilen ortopedici’lerin geçici olarak kulak burun’a kaydırılacağını, zührevici’lerin kalp damar’a, gözcü’lerin kadın doğum’a, radyo’lojicilerin iletişim fakültelerine yerleştirileceğini ifade eden öseyeme başkanı… Küçük bi pürüz olduğunu, hâkim’lik sınavı iptal edildiği için, tıpta uzmanlık sınavı’nın akıbetine karar verecek olan hâkim’lerin yeniden avukat’lığa döndüğünü… Bu yüzden, tıpta uzmanlık sınavı’nın akıbetine kapesese’de sıfır çekmesine rağmen öğretmen olmaya hak kazananların karar vereceğini… Ancak, şaibeli kapesese’nin de iptal edilmesi an meselesi olduğu için, tıpta uzmanlık sınavı’nın iptalinden vazgeçilebileceğini… Böylece, geçici olarak kulak burun’a kaydırılan ortopedici’lerin zührevi’ye, kalp damarcı’ların estetik cerrahi’ye, kadın doğumcu’ların ortopedi’ye, radyo’lojicilerin spiker olarak terete’ye geçebileceğini… İlkokula beş yaşında başlamadığı tespit edilen proföser’lerin geri zekâlı oldukları için görevden alınacağını… Profesör’lerin ihanet içindeki anaları hakkında, laikçi oldukları için suç duyurusunda bulunulacağını, babaları hakkında da pekaka’lı oldukları gerekçesiyle gıyabi tutuklama kararı çıkarılacağını açıkladı.

*

Makara bi yana…

*

Eğitime dair rezaletlerin peşpeşe ayyuka çıktığı, ahlaksızlığın daniskasının yaşandığı ülkede, dört artı dört dört’lük müfredata “iffet dersi” koymuşlar iyi mi!

Castiel_
07-09-2012, 18:45
25 şehit…
Su işleri bakanımız “Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler” diyor.

*

E madem öyle, git oralarda bakanlık yap diyeceğim ama… Aşağıladığı Hindistan’la Pakistan’ın bırak el bombasını nükleer silahları var, böyle bi facia yaşamadılar.

*

Böyle şey’lere illa örnek göstereceksen…
Böyle şey’i yaşayan ülke başka!

*

Ocak 2009…
Beşar Esad’ın Bodrum’a ailece tatile geldiği, Başbakanımızla sarılıp kucaklaştığı, Cumhurbaşkanımızın tarihimizde ilk kez Suriye’yi ziyaret ettiği, iki ülke savunma bakanlarının işbirliği anlaşması imzaladığı, sınırda ortak tatbikat yaptığımız günlerdi.

*

İran tarafından kiralanan, İran’ın Bandar Abbas limanından demir alan, Suriye’nin Lazkiye limanına giden, Rusya’ya ait Rum bandıralı Monchegorsk isimli gemi, Kızıl Deniz’de ABD donanması tarafından durduruldu. Hayrola? Birleşmiş Milletler’in İran’a silah ticaretini yasaklayan ambargosu vardı, aranacak, ne taşıdığına bakılacaktı.

*

Bakıldı, iki ton patlayıcı bulundu. Rum Kesimi’ne baskı yapıldı, Limasol limanına kabul edeceksin, el konulan patlayıcılara bekçilik yapacaksın denildi. Nerden biliyoruz böyle denildiğini? Wikileaks belgelerinden biliyoruz… Rum Kesimi, gemiyi mecburen kabul etti, yükü indirdi, Egangelos Florakis deniz üssü’nün mühimmat depolarına taşıdı.

*

Rum basını isyan etti, kardeşim, İran bu, zurna değil, başımızı belaya mı sokacaksınız manşetleri attı. Rum Savunma Bakanı, n’apayım birader, gidin derdinizi Dışişleri Bakanı’na anlatın, onun başının altından çıkıyor demeye getirdi… Ki, aynı günlerde Rum Devlet Başkanı’nın Esad’ı yumuşatmaya çalışıp, bir-iki gün idare ediver, halledicem, ABD fena sıkıştırıyor dediği ortaya çıktı.

*

Temmuz 2011…
Bir-iki gün derken, iki sene geçmiş, coğrafyanın tansiyonu değişmiş, Suriye’de içsavaş başlamış, Rusya ve İran devreye girmiş, salağa yatarak Esad’ın patlayıcılarını hâlâ vermeyen Rum kesimi, güzel bi yaz sabahına uyanmıştı… Ki, hayalet el dokundu, deniz üssü’nün mühimmat deposu havaya uçtu! Donanma komutanı dahil, 13 kişi öldü.

*

Ocak 2012…
Saint Petersburg’tan demir alan, Suriye’ye giden, Saint Vincent bandıralı Rus gemisi, yakıt ikmali için Limasol’da demirledi. Rum makamları, sizi rahatsız etmek istemeyiz ama, kurallar gereği aramamız gerekiyor dedi. Geminin Rus kaptanı ise, hiç boşuna yorulmayın şekerim, buyrun belgelerimi, harbi harbi 60 ton mühimmat taşıyorum, müşterim de Suriye Savunma Bakanlığı dedi!

*

Batı basını, ki, en başta bizim muhterem basınımız, gemiye el konulduğunu, çünkü, AB üyesi olan Rum Kesimi’nin Suriye ambargosuna uymak zorunda olduğunu yazdı. Halbuki, kazın ayağı öyle değildi. AB gerçekten el konulmasını istemişti, ancak, mühimmat deposu’nu unutmayan Rumlar, bu sefer yemezler abi cevabını vermişti. Rus gemisi depoyu fulledi, püfür püfür gitti.

*

Ha unutmadan…

*

Mühimmat deposu patlayınca…
Rum Savunma Bakanı istifa etti.
Rum Dışişleri Bakanı istifa etti.
Rum Genelkurmay Başkanı istifa etti.
Televizyonlarda laylaylom sirtaki yapmaya devam etmediler, üç günlük yas ilan ettiler.
Bitmedi…
Yunanistan’a kaçıp, sırra kadem basan Genelkurmay Başkanı hakkında, Larnaka mahkemesinden tutuklama kararı çıkardılar. Herif, savcıya mektup yazdı, Yunanistan’da yargılanmak istiyorum diye yalvarıyor.
Bitmedi…
Dışişleri-Savunma bakanları yargılanıyor.
Devlet Başkanı yargılanıyor!
Soruşturma kurulu oluşturuldu, bu kurulun raporunda asıl sorumluluk devlet başkanı’na aittir denildi, tıpış tıpış gidip, ifade verdi.

*

Adı üstünde…
Mühim’mattır.

*

Bizde ise insan hayatı su’dan ucuz…
Sanırım o nedenle su işleri bakanı açıkladı!

Castiel_
08-09-2012, 22:40
Mast’er

Aslında… Her şey “Teksas”ta başladı.

Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olduğunu öğrendiğimiz günlerde, 2004’te… Irak’ta öldürülen Amerikalı er Casey’nin annesi Cindy Sheehan, tek başına gitti, oğlumun katili sensin diye bağırarak, başkan buş’un “Teksas”taki çiftliğinin kapısına çadır kurdu.

Öbür anneler, bana ne demedi, çadırı kapan koştu. “Teksas”taki çiftlik çadırkent’e döndü. E orası, burası değil tabii, dağılın lan diyerek biber gazı sıkamadılar. Tiviler canlı yayındaydı.

İyi de güzel ablacım, senin oğlunu zorla askere götürmediler ki, bedelini ödüyoruz, tıkır tıkır maaş almak için gitmedi mi, diye sordular… Şu hazin cevabı verdi: Oğlum üniversite okumak istiyordu. Üniversiteler çok pahalı, param yetmedi. Ordudan aldığı maaşı biriktirip, üniversiteye gidecekti.

Yani…
Askerlikten yırtmak için
üniversiteye değil, üniversiteye
gidebilmek için askere gitmişti!

Annenin bu feryadı, duymak
istemeyen kulaklarda bile çınladı. Bizim çocuklarımız niye bize ait olmayan savaşlarda ölüyor sorusu, gariban evlerin odalarından taştı, manşetlere çıktı.

Sembol olmuştu… Dünyayı dolaşıyor, Amerikan halkına anlattıklarını, herkese anlatıyordu. Türkiye’ye de geldi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde konferans verdi… Biz hata yaptık, bize ait olmayan savaşlara girdik, ben bu hatanın bedelini her gün ödüyorum, umarım siz böyle bir hata yapmazsınız, devlete yönetici seçerken dikkat edin, dedi.

Amerikan kamuoyunu öylesine derinden etkiledi ki, Cumhuriyetçiler onun yüzünden kaybetti, Demokratlar onun sayesinde kazandı yorumları bile yapıldı. Oysa… İsveç’teki konferansında çıktı, şöyle dedi: Demokratlar bizi kullandı, Obama’yı bi umut olarak, bi hediye olarak sundular ama, buş’tan farkı yok, haydutlar sınıfı tarafından yönetilmeye devam ediyoruz!

Bitirici vuruştu… Obama, baktı ki
böyle olmuyor, kendi çocukları yerine, el alemin çocuklarının ölmesinin daha mantıklı olduğuna karar verdi. Güya Irak’tan çekildi ama, Büyük Ortadoğu Projesi’ni revize ederek, en başta biz,
el alemin çocuklarını ateşe sürdü.

“Teksas”ta başlayan macera neticesinde… Bize ait olmayan savaşa burnumuzu soktuğumuz için, kendi topraklarımızda girilmesi yasak kampların kurulduğu, eli silahlı köktendincilerin, ajanların cirit attığı… Bunun karşılığında, apo’çilerin yol kestiği, mebus kaçırdığı, ilçe bastığı, şehit üstüne şehit verdirdiği, bayrağımızı indirdiği, vahşi batının “Teksas”ına döndü ülke!

Ve, 25 şehitten Emrah…
Amerikalı er’le yaşıttı.
“Teksas” üniversitesinde…
Mast’er yapmıştı.

Uzun lafın kısası…

Bedel’ini ödeyip üniversiteye gidemeyen Amerikalı garibanlar ölmesin, Amerikalı analar ağlamasın diye… Kendi garibanlarının yanı sıra, bedelli’yi ödeme imkânı ve hakkı varken, vatan borcunu ödemeye giden kahraman evlatlarını da kurban vermeye başladı Türkiye.

Castiel_
09-09-2012, 19:17
Kara Fatma

Çiçekler açıyordu…

İzmir’in dağlarında.

Boşaldılar aşağıya…
Dörtnala.

*

Yüzbaşı Şerafettin, Teğmen Ali Rıza ve Teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, Hasan Tahsin’in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler sancağı… Üsteğmen Selahattin Kordon’a dalarken, Teğmen Celil’le Asteğmen Besim, varmıştı bile Kadifekale’ye.

*

Ya Karşıyaka?
Kara Fatma!

*

Evet… Karşıyaka’ya giren süvarilerin başında, simsiyah atının üstünde, simsiyah elbiseleri, simsiyah çizmeleri, simsiyah tüfeğiyle, esmer güzeli bi kadın, bi anne, Kara Fatma vardı.

*

Ona bu sıfatı, Mustafa Kemal vermişti. Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmiş, Sivas kongresine gitmiş, yolunu gözleyip, sarışın kurt’un önüne dikilmiş, yüzündeki peçeyi açmış, at bindiğini, silah attığını belirtip, bana iş ver demişti. Gazi de, yanık tenli, gözü kara kadına, görev pusulası yazıp, imzalamış, tarihi sıfatını takmıştı: Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma!

*

(İstisnaları tenzih ederim, kadın düşmanı ülkemin, kadın düşmanı tarihçileri bu mevzuyu sevmez, yazmaz… Aralarında kendi kızının da bulunduğu, neredeyse tamamı kadınlardan oluşan, 300 kişilik çetesi vardı. İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da çarpıştı, yaralandı, bi ara esir bile düştü, kaçtı, Ege dağlarında vuruştu. İzmir’e girdiğinde 34 yaşındaydı.)

*

(İstiklal madalyası aldı. Onbaşı olarak başladı, üsteğmen olarak emekliye ayrıldı. Maaşını Kızılay’a bağışladı. Dara düştü, kimseye haber vermedi, Galata’daki Rus manastırına sığındı. Tesadüfen fark edildi, madalyam bana yeter demesine rağmen, yeniden, zorla maaş bağlandı, 1955’te, Darülaceze’de vefat etti, Kasımpaşa’daki Kulaksız Mezarlığı’na defnedildi.)

*

(Biz İzmirliler için yüreğimizde hicrandır, İzmir’de vefat etmediği için kahroluruz… Çünkü, Kara Fatma’nın kabri, hoyrat bi yol inşaatı sırasında darmadağın edildi, kayboldu maalesef.)

*

(Offf, of…
Parantezi kapatalım.
Devam edelim.)

*

En başta Kara Fatma, İzmir’e giren kahramanlarımız çok şaşırmış, gözlerine inanamamışlardı. Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmış, âdeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü’yle el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

*

Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. Yokluk, sefalet içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, kırmızı perdelerini, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, beyaz perdeler, beyaz masa örtüleriyle değiş tokuş etmiş, sabırla o gece’yi beklemişti…
O gece, 8 Eylül 1922’ydi.
Çıkardılar sandıklardan…
Kırmızı’nın üstüne beyaz ay-yıldız’ı diktiler. Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir’in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

*

(Kutsal emanet’tir… Bir tanesi, değerli gazeteci-yazar ağabeyim Yaşar Aksoy’da mesela… Namazgâhlı Sırrıye teyze’nin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayrak.)

*

Ve, neymiş efendim, genelge filan varmış, bayrak töreni yapılmayacakmış falan.

*

Bak arkadaş…
Necdet bey’e kilim hediye etmeye, lokum ikram etmeye benzemez bu iş…. Görürsün bugün Kara Fatma’nın İzmir’ini, ak mı kara mı!

Castiel_
11-09-2012, 04:18
Satranç şah mühim-mat!

Şehitler için cenaze marşı çalan bando, sanki kasap havası çalıyormuş gibi fırçalanırken… Garnizon komutanının, zafer bayramı pastasını AKP marşı eşliğinde kesmesi normaldir.

*

9 Eylül’de askerin bayrak çekip çekmeyeceğine turizm bakanı karar veriyorsa… Genelkurmay karargâhının direğine turistik tanıtım için sucuk asılması normaldir.

*

Çanakkale şehitlerini anma töreninde halay çekiliyor, Sarıkamış Şehitlerini Anma “Şenliği” düzenleniyor, hatta, bu ülkede “Şehitlik Düğün Salonu” bulunuyorsa… “Anormallik görmüyorum, yadırgatıcı değildir, lokum bile dağıtılır” denmesi normaldir.

*

Genelkurmay’ın resmi internet sitesinde “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vazifesi, ani gelişen krizlere uygun şekilde reaksiyon göstermektir” yazarken… Eline ani şekilde kilim tutuşturulan Necdet bey’in “ani gelişen davranış karşısında reaksiyon gösteremedim” demesi de gayet normaldir.

*

Çünkü…
“Vezir”le “şah” çektiğinde, Necdet bey’in mühim“mat” olması normaldir!

*

(Tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye satranç hediye edildiği dakikalarda… Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı Satranç Olimpiyatı’nda Ermenistan’ın şampiyon
olması normaldir.)

*

(Güya Türkiye’nin tanıtımı için Türkiye’de Satranç Olimpiyatı düzenleyip… Alt tarafı üç kuruşluk elektronik satranç tahtalarının, ricayla minnetle, Yunanistan’dan getirtilmesi normaldir.)

*

(E boşuna demediler.
Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler diye…
Hindistan satranç takımının, hem erkeklerde, hem kadınlarda, bizim takımlara fark atmış olması, dama’cı muamelesi yapması normaldir.)

*

(“Hedef 2023” kapsamında “Türkiye 2023” adıyla satranç olimpiyatına katılan bi takımımız daha vardı… “Türkiye 2023”ün Pakistan’ın gerisinde kalması bekleniyordu, ki, sürpriz olmadı, zaten normaldir.)

*

(2023 hamlesi’ne hazırlanan Türkiye’nin, 2023 adını taşıyan satranç milli takımı, Allah sizi inandırsın, Myanmar’ın bile gerisinde kalmayı başarırken…)

*

Afyon Valiliği’nin Myanmar’a yardım için 750 bin lira toplaması… Buna mukabil, mağdur olanlar için Başbakanlık’tan Afyon Valiliği’ne 500 bin lira yardım gönderilmesi normaldir!

Castiel_
13-09-2012, 23:04
Fantom düştü.. Yolcu uçağı kadar şehit!

52 gün önce…

Suriye’ye burnumuzu soktuk.
Fantomumuz düşürüldü.

*

Yüzbaşı Gökhan Ertan, Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy, bilahare, Atanur Bal, Hakan Koçer, Mesut Günay, Mehmet Kıran, Mehmet Yıldız, Mustafa Aydın, Ahmet Dağlı, Hasan Erzi, Cevdet Özdemir, İbrahim Dal, Üsteğmen Muraz Hasırcıoğlu, Sikorksy düştü, Teğmen Nuri Akman, Regaip Şahin, Muharrem Saygün, Muhammed Şahin, Ahmet Çağlar… Çatışma, mayın, Ali Bozkurt, Ümit Akbaş, Selman Aksu, Kadir Kayıkçı, Yasin Bayraktar, Enis Yücel, Mehmet Kaya, Adnan Öztürk, Ahmet Ünler, Nuri Akdemir, Enes Çakırdoğan, Kamil Çelikkaya, Metin Çevik, Ahmet Kurak, Burak Mevlüt Tütüncüoğlu, Hakan Oktay, Yaşar Karadağ, Yıldırım Kuzucular, Özkan Ateşli, Hasan Furkan Özmen, Yusuf Seyhan, Mehmet Can, Mustafa Çiftçi, Mutlu Yıldırım… Sivillerimiz, 1 yaşındaki Melisa, 3 yaşındaki Süleyman, 11 yaşındaki Gülperi, 12 yaşındaki Sena, Fikret Aker, Duygu Aker, Mehmet Büber, Davut Adak, Safi Canbaş, İsmail Daler, Yaşar Bayram… Polislerimiz, Murat Dilmaç, Yasin Kaya, Salman Polat, Abdurrahman Doğan… Korucularımız, Mehmet Emin Yabalak, Medeni Taylak, Ferik Çiftçi, Cabbar Duman, Yunus Cin, Ömer Salık, Mehdi Çelik, Ali Apaydın, Reşat Gök, Kenan Taşel… Gene askerlerimiz, Süleyman Topal, Aziz Orman, Recep Göç, Gökhan Dokur, Altan Ceyhan, Ali Doğan, Murat Ustaoğlu, Osman Çelik, Atakan Çiller, Mehmet Suay, İbrahim Yıldız, Soner Özdemir, Hüseyin Çetin, İsmail Zengin, Bekir Yeşilyurt, Yüzbaşı Barış Kırıcı, Üsteğmen Sami Çiftçi, Asteğmen Burak Erdi Uysal, Ahmet Bozkurt, Erdoğan Sönmez, Ramazan Emre Ala, Süleyman Güleç, Serdar Küpeli, Osman Yıldız, Uğur Sağdıç, Emrah Karataban, Tanju Çolak, İlhan Akkoç, Çetin Doğan, Gökhan Öz, Güner Erdem… Dna’sına bakılanlar, Bedri Naim, Murat Döğer, Hüseyin Apaydın, Cüneyt Akkuş, Ayhan Kurtçu, Kadir Aydın, Fatih Şalgam, Bayram Uluer, Burak Kaplan, Emrah Aral, Emrah Kartal, Hayri Kaya, Emre Yıldırım, Emrah Sandalcı, Mehmet Özer, Gökhan Eriç, Tolga Taşdan, Ahmet Tosun, Umut Gedik, Fikret Gülger, Macit Coşkun, Barış Öztürk, Emin Çuğun, Abdullah Tokgöz, Faruk Ergeç… Dün, polisimiz Bülent Özkan.

*

52 gün…
124 şehit.

*

Hâlâ…
Nedir bu böyle şekerim.
“Her gün bir şehit” deniyor!

Castiel_
13-09-2012, 23:05
Helal bisiklet..

Hapisteyken, Amerikan Cerrahlar Koleji tarafından “seçkin cerrah-onursal üye” seçilen ve bu unvana sahip tek Türk olan Profesör Haberal…

Uluslararası Yanık Derneği tarafından “ömür boyu onur üyeliği”ne layık görüldü. Harvard Üniversitesi’nden Profesör Ronald Tompkins, onur üyeliği plaketini, Haberal’ın rektörlüğünü yaptığı Başkent Üniversitesi’ne takdim etti.

*

Unesco’nun “yüksek öğrenime dünya çapında katkı yapanlar listesi”ne, Obama, Tony Blair, Kofi Annan gibi isimlerle birlikte girmeyi başaran Profesör Kemal Gürüz, hapisteyken… Harvard Üniversitesi’nin seçkin bilim insanlarına ev sahipliği yapan Uluslararası İlişkiler Merkezi’ne resmi yazıyla öğretim üyesi olarak davet edildi.

*

ABD’de Teksas Üniversitesi’nde, İtalya’da Cagliari Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan, uluslararası saygın ödüllere sahip olan… Şizofreni tedavisinde çığır açarak, geliştirdiği ilaç formülüne patent alan… Milyar dolarlarla ölçülen formülü “milli kalsın” diye, yabancı şirketlerin astronomik tekliflerini elinin tersiyle iten, parayı Türkiye kazansın diye, Tübitak’la sözleşme imzalayan… Gülhane Askeri Tıp Akademisi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Profesör Eczacı Albay Tayfun Uzbay… “Casus” diye doooğru içeri!

*

Ki, aynı memlekette… “Teknoloji” konulu “beyin fırtınası”nın açılış konuşmasını yapan “sosyal bilimler” Profesörü Alparslan Açıkgenç “İslami bisiklet” üretilebileceğini izah etti.

*

E beş yaşında okula…
Sömestrde umre’ye gönderdiğimiz çocukların karne hediyesi hazır gari.

Paranoyak Fare
14-09-2012, 11:24
The film

Ancelina Coli, Corç Kuluni’yle buluşacak. Böylece, Holivut tarihinde bi ilk yaşanacak.

*
(Malum, Corç Kuluni’dir cumhurbaşkanımız… İlk kez, 2003’te İtalyan Panorama dergisi tarafından benzetilmiş, “Boğaz’ın Corç Kuluni’si” başlığıyla tanıtılmıştı. Bizim basın derhal orijinal Corç Kuluni’ye koşmuş, fikrini sormuş, “şu kâğıda adını yazın, internetten fotoğrafına bakayım” cevabıyla karşılaşmıştı. Halbuki, internete filan gerek yoktu, 30 kilo alıp, bıyık da bıraktı mıydı, hık demiş burnundan düşmüştü.)
*
Peki niye Holivut tarihinde bi ilk derseniz…. Ancelina Coli alayını sıraya dizmiş, Şan Koneri, Denzıl Vaşingtın, Nikılıs Keyç, Antonyo Banderas, Denyıl Kıreyk, Cud Lav, Met Deymın, Rabırt Deniro, Cerard Batlır, Bıret Pit, Morgın Firimın, Coni Dip’le film çevirmiş, Corç Kuluni’yle hiç çevirmemişti.
*
Corç Kuluni de, Mişel Fayfır’la oynamış, Culya Rabırts’la oynamış, Sandıra Bulok’la, Düru Berimor’la, Ketrin Zeta Cons’la, Merili Sitrip’le, hatta Cenifır Lopez’le oynamış, Angelina Coli’yle kısmet olmamıştı.
*
Holivut’un başaramadığını…
Türkiye başardı.
*
Gerçi, Holivut’ta ilk demek yerine, Holivut’ta bi ilk daha demek daha doğru…
Çünkü, Holivut’ta bi başka ilk’i başarmış, daha önce hiç bir araya gelmeyen Corç Kuluni’yle Kevın Kostnır’ı buluşturmuştuk.
*
(Beş sene önce, Cumhuriyet Bayramı’nda… Kevın konsere gelmiş, e gelmişken Çankaya Köşkü’ndeki 29 Ekim resepsiyonuna davet edilmişti. Devlet erkânı 1 numaralı protokol kapısında yığıldığı için, Kevın beklemesin diye, 5 numaralı kapı açılmış, Kevın girmiş, devlet erkânı da Kevın’la hatıra fotoğrafı çektirmek için kuyruğa girmişti. Kevın’a Corç Kuluni’yi göstermişler, gidip elini sıkmıştı, öbür eli cebindeydi… Mebuslarımıza göz kırparak dolaşırken, kolundan tutup, Başbakanımızın yanına götürmüşler, Başbakanımız “Atatürk filminde oynayacak mısınız?” diye sormuş, Kevın da “herkes aynı soruyu soruyor ama, böyle bi filmden haberim yok” demişti. Baktılar ki hava bulutlanıyor, Kevın’ı kapıp, Genelkurmay Başkanımızın yanına götürmüşler, Genelkurmay Başkanımız “sizin gibi yakışıklı birinin burda olmasından ötürü, kendimi çok şanssız hissediyorum” diye espri yapmış, Kevın gülmemişti. O sırada biri yanaşmış, “Ben Deniz Kuvvetleri Komutanıyım” demiş, Kevın da “zaten kıyafetinizden belli” cevabını vermiş, Deniz Kuvvetleri Komutanımız Saratoga tarafından vurulan Muavenet gibi olmuştu! Kafa göz yara yara, dan dun konuşan Kevın’ı Ali Babacan’ın yanına sürüklemişler, Babacan mavi tur’a çıkmasını tavsiye etmiş, Kevın bu sefer de “Mavi tur ne?” diye sormuştu iyi mi!)
*
(Kevın’ı kazasız belasız Çankaya’dan çıkarıp, Anıtkabir’e götürmüşler, eline bayrak tutuşturup, sallatmışlardı. Sen misin sallayan… Bi teyze koşup göğsüne yaslanarak ağlamış, “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağıranlar, aniden, “ay lav yu Kevıınnn, ay lav yu Kevııınn” tezahüratına başlamıştı. Kevın, mozoleye beyaz zambaklar bırakmış, Melih Gökçek’in Zenger Paşa Konağı’nda onuruna verdiği yemeğe katılmıştı.

************************************************** *************

bu yazı üzerine aklıma "Başkan'ın Adamları" filmi geliverdi. İzlenilesi bir filmdir.

Castiel_
15-09-2012, 21:30
Testi..

ABD Elçisi katledildi.
Pandora’nın kutusu açıldı deniyor.

*

Halbuki…

Pandora’nın kutusu yoktu.
Testi’si vardı.
Bildiğin, topraktan testi.

*

Rönesans bilgini Erasmus, gelecek kuşaklar da okusun öğrensin diye, Pandora mitolojisini kitaplaştırırken, tercüme hatası yapmış, Yunanca pithos kelimesiyle pyxis kelimesini karıştırıp, testi’yi kutu haline getirmişti. Tarihe böyle geçti. Ve, tarih hep böyle kaş yapayım derken göz çıkaran hatalarla dolu.

*

Eroin mesela…

*

İngilizler morfin’i icat etmiş, yaralı askerlerin ağrılarını dindirmek için kullanmaya başlamıştı. Sakız gibi çiğnenen afyon’un bağımlılık yaptığı, morfin’in yapmadığı zannediliyordu. Bilahare, morfin’in de bağımlılık yaptığı anlaşıldı, ancak, ahalinin kullanmasını yasaklamak yerine, eczanelerde satışına izin verildi. Kaş yapılmıştı… Çünkü, güzel kafa yaptığını keşfeden zenginler, şakır şakır morfin kullanıyor, devlete güzel güzel vergi getiriyordu. Tam o günlerde, Fransız bi arkadaş, filit pompasıyla tahtakurularını fısfıslayan hizmetçisinden ilham alarak, şırınga’yı icat etti. Göz çıktı… Dönemin sosyetesi, altın günü yapar gibi, morfin günleri düzenliyor, mücevher kutuları içinde altın kaplama şırıngalar satılıyordu.

*

Morfin’in Avrupa’da salgına dönüştüğünü gören Almanlar, kaş yapmaya niyetlendi… Eroin’i icat etti. Hem ilk dozda morfin bağımlılığından kurtarıyor, hem de bağımlılık yapmıyor, sanılıyordu! Göz çıktı… Şişenin üstüne, adıyla sanıyla eroin yazarak piyasaya sürdüler. Baş ağrısına, romatizmaya birebir geldiği, nefes açtığı söyleniyor, hatta, çocuklara öksürük şurubu olarak tavsiye ediliyor, eczanelere geldiği gün tükeniyordu. Öylesine kapışılıyordu ki, reklam vermeyi bile kestiler, kulaktan kulağa zaten yeterince yayılıyordu. Amerikalılar, tarihin bu en büyük tıbbi utancının bırak bağımlılık yapmasını, öldürdüğünü fark edip, ilk yasaklayan ülke oldu ama, iş işten geçmiş, derhal yeraltına inmiş, çoktan karaborsaya düşmüştü.

*

Tıpkı…

*

Bir hata’yı bir başka hata’yla düzeltmeye çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu ilk fark eden ABD’nin… Şiddet mağduru ülkelerin sancılarını, daha fazla şiddet’le dindirebileceğini zannetmesi gibi.

*

Özetle.
Pandora’nın kutusu olsaydı, en azından kapağını kapatmak filan mümkündü…
Maalesef, testi kırıldı.

i o r i
15-09-2012, 21:52
@1152 çok iyi.

Paranoyak Fare
16-09-2012, 14:53
Müsterih olun!

Faciaya 24 saat kala…
Trablus Büyükelçiliğimizin resmi internet sitesinde şu duyuru yayınlanmıştı: “Büyükelçiliğimiz ile temasa geçen vatandaşlarımız, Libya’daki asayiş hakkında sorular yöneltmektedir. Libya’da güvenlik ve istikrar bakımından sıkıntı yaşanmamaktadır. Libya’da iş yapan şirketlerimizin endişe duymalarını gerektirecek herhangi bir durum yoktur. Vatandaşlarımızın da müsterih olmaları tavsiye olunur.”
*

Vatandaş diyordu ki:
Kaçalım mı?
Elçiliğimiz diyordu ki:
Müsterih olun.
*
24 saat sonra…
Libya’da iç savaş çıktı!
Kan gövdeyi götürdü.
İnsanlarımız feribotlarla, savaş gemileriyle zor kaçtı.
Elçiliğimiz kapatıldı.
Bizim elçi Tunus’a kaçtı.
NATO, Libya’yı bombaladı.
Kaddafi katledildi.
Bizim elçi değiştirildi.
ABD elçisi katledildi.
Libya hava sahası kapatıldı.
Neredeyse…
Dünya savaşı çıkmak üzere.
*
(Elçiliğimizin “müsterih olun” şeklindeki duyurusunu yazmıştım, aynı gün, Trablus Büyükelçiliğimizin resmi internet sitesinden kaldırmışlar, böyle bir duyuru yapılmadı demeye getirmişlerdi. Ertesi gün… Elçiliğin sitesinden sildiler ama Başbakanlığa ait müşavirlikler.gov.tr adresinden silmeyi unuttular diye yazmıştım, aynı gün, oradan da silmişler, hangi duyurudan bahsediyorsun demeye getirmişlerdi. Ertesi gün… Oradan da sildiler ama bu sefer de Trablus Elçiliğimizin resmi internet sitesindeki ticaret müşavirliği bölümünden silmeyi unuttular, orada hâlâ kabak gibi duruyor diye yazmıştım!)
*
E aklıma geliverdi gene…
Duyurular nasıl gidiyor diye?
*
Trablus Büyükelçiliğimizin resmi internet sitesine girdim, bugün silmezlerse, şu duyuru var: Büyükelçiliğimize bağlı “ilköğretim” okulu, 2012-2013 yılı için öğrenci kayıtlarına başlamıştır. Kayıtlarla ilgili olarak okul müdürü veya “din öğretmeni”yle irtibata geçilmesi mümkündür!

Paranoyak Fare
19-09-2012, 11:57
Hababam’a güvenin

Kel Mahmut

Hafize Ana

İnek Şaban
Güdük Necmi
Damat Ferit
Tulum Hayri
Domdom Ali
Hayta İsmail
Badi Ekrem
Akil Hoca
Külyutmaz Necmi
*
Ne ekipti be kardeşim…
Fırlaması avanağı, şehirlisi köylüsü, zengini fakiri, doğulusu batılısıyla, Türkiye’nin özetiydi.
*
Bi kim yoktu?
Badem.
*
Peki, insanımızın kodlarını bu kadar iyi çözen, bu kadar iyi gözlemleyen büyük usta’nın hepimizi tek tek oraya monte ederken, bazılarımızı ıskalaması mümkün müydü?
Niye Hababam’da din unsuru yok?
*
Çünkü, sağcı-solcu, dinci-laikçi falan değildir aslında mesele… Hani, lise yıllarında aynı sıraları paylaşmanıza rağmen, suratını hayal meyal hatırladığınız, varlığıyla yokluğu bir, hafızanızı zorlasanız bile ismini çıkaramadığınız “gençliğini yaşamayan” tipler vardır ya…
İşte onları koymamıştı.
*
Elbette onlar da 17 yaşında, 22 yaşında oldular ama, hiç genç olmadılar. Vazgeçtik okulu kırıp kafelerde yan yana, el ele oturmayı, otobüs duraklarında bile kızlı-erkekli duramadılar. Mesela, gençliğin adeta uzvudur gitar, ne kadar uzak onlara… Plajda yakılan romantik bi ateşin etrafı, kantinde şamata, mezuniyet şenliğinde mırıldanan aşk şarkıları, belki alt tarafı bi bira… Ne kadar uzak.
*
Mahalle baskılarının, dar çevrelerinin bilinçaltlarına ördüğü Çin seddi gibi duvarlara esir büyüdüler maalesef… Kanları kaynamıştır, aşmak istemişlerdir mutlaka, aşamadılar. O duvarları aşanlara öfkelenmeleri ondan! Halbuki, ömründe bi kere olsun dağıtmadan, nasıl toparlanır ki insan? Hangi sınırdan bahsedebilirsin, özgürlüğü tatmadan?
*
Açın özgeçmişlerini… Hayat baharının en güzel yılları, şu okulları bitirdi diye geçiştirilen, kupkuru üç-beş kelimeden ibarettir. Sonra zart diye atlar, siyaset sahnesindeki binlerce fotoğraf… Arası boştur. Gençlik yıllarına dair hatıra fotoğrafları olabilmesi için, yaşanmış hatıralar olması lazım öncelikle… Yoktur.
*
Bana sorsalar, king çevirmeyeni mebus bile yapmam, ki, briç’i kumar zannedip, zekâ sporu olduğunu kavrayamadan mezun oldular. Spor ayakkabı, şort giymeden emekli oldu çoğu… Vals beklemiyoruz ama, güya kültür dersi veriyorlar, hangisinin halkoyunu oynarken fotoğrafı var? Tiyatro’da rol alırken? Mayoyu boşverdik, Allah’ın bize lütfu bu memlekette, şezlonga uzanıp güneşlenemediler, şezlonga.
*
İyi yönetilen devlet, iyi yönetilen üniversite, iyi yönetilen holding, iyi yönetilen banka, iyi yönetilen gazete, hepsini inceleyin… Hepsinin başında, gençliğinin hakkını vermiş yöneticiler görürsünüz. Efsane siyo’ların ortak özelliği, telefon rehberi gibi kalın akademik kariyerleri değildir, hergele olmalarıdır. Onur duyduğumuz kadın yöneticilerimizin tamamı ise, fikri hür vicdanı hür babaların, özgür kızlarıdır.
*
Gençlik…
İnsanın başına hayatta bi kere gelir.
En vahim gençlik hatası…
Gençliğini yaşamamaktır.
*
Ve, neymiş efendim, Mustafa Kemal’in ilkeleri ders kitaplarından çıkarılacakmış filan… Hikâyedir. Mustafa Kemal dediğin, okul bahçesinden söker gibi, yüreğimizden söküp, depoya kaldırabileceğin büst değildir. Sırtına çaktırmadan Atatürk posteri yapıştırırlar, feysbuk’a düşmen an meselesidir!
*
Hayat okulunda sınıfta kalmış tipler, hayata gülümseyerek bakan çocuklara ders veremez, anca karne verir. Deneme-yanılma’yla olmasa bile, deneme-yamulma’yla öğrenilecektir.
*
Üstelik…
Kadınlı-erkekli, on binlerce.
Kel Mahmutları…
Akil Hocaları…
Badi Ekremleri var bu ülkenin.
Hababam’a güvenin.

Paranoyak Fare
20-09-2012, 20:46
<*><*><*><*><*><*> <*><*><*><*><*><*>

Deniyor ki…

Şehitleri niye yazmıyorsun?
*
<*><*><*><*><*><*>
<*><*><*><*><*><*>
Bak sırf senin güzel hatırın için kilim motifi bile koydum başlığa…
Daha ne yapayım?
*
fantom’u savaş bölgesine fotoğraf makinesiyle, silahsız göndermelerine şaşmadın da, askerlerimizi terör bölgesine silahsız göndermelerine mi şaşıyorsun… Bandajlar içindeki gazi’yi yolcu otobüsüyle gönderiyorlarsa, polislerimizi yolcu otobüsüyle göndermelerine niye hayret ediyorsun mu diyeyim?
*
Şehit cenazesinde “teröristleri Habur’da karşılayanlar nerde” diye bağıran kadın, vay sen bizim hükümetimize nasıl laf söylersin ulannn diye, şehit yakınları tarafından bayıltana kadar dövülüyorsa… Gaziler Cemiyeti, Başbakanımıza teşekkür mahiyetinde kalpak hediye ediyorsa… Nesini yazayım?
*
Karargâh’tan yapılan açıklamada, Necdet bey’in ayakkabısının altının delik olmadığı, delik sanılanın, zift lekesi olduğu izah ediliyor ve teessüf ediliyorsa… Magazin servisini acilen toplayıp, güvenlik zirvesi mi yapayım?
*
Sekiz polis şehit, ertesi gün aynı yerde dokuz asker şehit, çok ani oldu reaksiyon gösteremedim, o nedenle yazamadım, okurları refüze etmek istemedim mi diyeyim? Yoksa, ben de devlet büyüklerimiz gibi terörü kınıyorum diyeyim de, belki terörü kınayarak bitiren tarihteki ilk ülke oluruz mu diyeyim?
*
Oslo’da james bond’un hakemliğinde ***’yla masaya oturan mit’çimiz “gözünüzü seveyim” diyorsa… Uyarıda bulunan emekli generaller, seviyesizse, ihanet içindeyse… Diyarbakır AKP teşkilatı “demokrasi mahkemesi” kurup, başbakanımızın posterleri altında, şeref madalyalı şehit binbaşıyı ömür boyu hapis cezasına çarptırıyorsa… Başkomutan’ımız gibi “güzel şeyler olacak” mı diyeyim?
*
Modifiye edilmiş chp’nin mebusu, kendisini kaçıran terörişko’lara “kardeşim” diyorsa, Gandi bey de “arkasındayım” diyorsa… Kalaşnikof heyetiyle kucaklaşan bdp’nin beceremediğini, yeni chp becerdi, Mustafa Kemal’in kurduğu partide alenen “özerk bölge” ilan edildi mi diyeyim?
*
Suriye’ye burnumuzu soktuğumuzdan beri, fantom’dan itibaren, 60 günde 149 şehidimiz varken… Bi kaç Mehmet mi diyeyim, Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler mi diyeyim, çok iyi gidiyor mu diyeyim, şehitlik de gazilik de nasip işi mi diyeyim, güzel öldüler mi diyeyim, anormallik görmüyorum, lokum dağıtın mı diyeyim? Veya, şehit mehit yok, takmayın kafanıza, psikolojik’tir mi diyeyim?
*
Tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye sucuk ikram edin, hazır amerikan paşası gelmişken yumurta kırıp yesinler… İki kangal da sarıverin, obama beyaz saray’da mangal yapsın mı diyeyim?
*
Şehidin babasına haciz gönderilirken, myanmar’a bağış yapılıyorsa… Sevindiğini göstermek için takla atıyorsun, üzüldüğünü göstermek için parende at mı diyeyim?
*
Sayın ahalimiz, alt tarafı çiti geçti, kabak tarlasına komşunun ineği girdi diye, çifteyi kapıp, çoluk çocuk ayırmadan, birbirine ateş ederken… Sınırımızın kalbura dönmesine, memleket topraklarına girilmesi yasak kampların kondurulmasına ses çıkarılmıyorsa… Türkiye ancelina’yla gurur duyuyor, bıret pit enişteyi de bekleriz mi diyeyim?
*
Hatay’da vatandaşın üstüne plastik mermiyle ateş açıldığını Çin basını bile yazarken, bizim ana haber bültenleri künefe tarifi veriyorsa… Çok meraklıysan git Çin gazetelerini oku mu diyeyim?
*
“Öğrenmek hakkımız falan, kimin hakkı nedir, nereye kadardır, onun ölçüsünü sen belirlemeyeceksin, sen işine bak” diye fırçalayıp… Avanta kömürünü bulgurunu al, gerisine karışma mı diyeyim?
*
Varlığıyla onur duyduğum İlker Başbuğ “Türkiye Cumhuriyeti’nin 26’ncı Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurup, yönetmekten tutuklandı, takdir yüce Türk milletinindir” diyorsa…
Ben sana daha ne diyeyim?
*
İyisi mi…
Bi kilim daha koyayım bari.
//=//=//=//=//=//
//=//=//=//=//=//
*
Evlatlarımızı…
Onurumuzu yerlere seriyorlar.
Sen de birini oturma odana…
Birini mutfağa serersin gari.

************************************************** ***

Üstad bu sefer birden fazla kesime dokundurmuş.

Paranoyak Fare
21-09-2012, 11:35
Şam’piyon

Ancelina Coli’nin “böylesini görmedim, Türk hükümetine minnettarım” dediği Suriye kamplarında… Ücretsiz telefon kulübeleri var, ister Halep’le konuş, ister New York’la, internet bedava, maazallah elektrik kesilirse televizyonda dizi seyredemezler, jeneratör var. Toprağa basmasınlar, ayakkabıcıkları toz olur, çamur olur diye, komple parke taş döşendi. Villa sitelerinden bile güvenli, 24 saat nöbetçiler var, gözetleme kuleleri var, mobese kameraları var. Kadın-erkek din görevlileri var, merkezi ezan sistemi var. Tam teşekküllü ambulansları zaten var da, ambulans uçak var! Banka var.


http://4.bp.blogspot.com/-CHL8uXCIhoY/UFuqssAoW0I/AAAAAAABM30/EY0mNuaqAR8/s400/_a-k.jpg


Banka demişken, Suriye’yle ticaretimiz ayvayı yedi ama, Suriyeli mültecilerin ticareti cillop gibi, İstanbul’da kurulan Suriyeli şirket sayısında patlama var, altı ayda yüzde 250 arttı, geçenlerde sordular Suriyeli bi mülteci patrona, Türkiye cennet azizim, bir günde şirket kuruyoruz, ertesi gün ticaret sicil numarasını veriyorlar dedi. Neyse… İtfaiye var, aşçıları var, çöpçüleri var, hastane var, gece-gündüz dahiliye, çocuk, kadın doğum, doktorları var. Kamptan kampa eskort eşliğinde, komşu ziyareti servisleri var. Kreş var. Kuaför var. Biçki dikiş’i anlarım da, kapesese’ye girecekler herhalde, İngilizce kursu var! Fitness salonu, basketbol, voleybol sahaları var. Ve, futbol turnuvası düzenlediler…
Hani şu, canlı yayında çatışmalarını seyrettiğimiz Akçakale sınır kapısı var ya… Girin, Akçakale Kaymakamlığı’nın resmi internet sitesine, orda yazıyor. Suriyelilerin kampında, bizim 25 şehit verdiğimiz son bir haftadır devam eden futbol turnuvası, final maçıyla son buldu. Taraftarlar “Suriye Beşar’a mezar olacak, canımız kanımız sana feda olsun Tayyip Erdoğan” sloganları attı. Şampiyon olan takıma, ikinciye, üçüncüye ve en centilmen takıma, kupa verildi. Şampiyon takıma kupasını takdim eden Akçakale Kaymakamı “Suriyeli gençlerimizin sıkıntılarını, streslerini atmalarına yardımcı olabildiysek, ne mutlu bize, turnuvalarımız devam edecek” dedi. Üstteki iki kare, kupa töreninin fotoğrafları.
En alttaki ise…
Bizim gençlerin “toplama” kampı.
Kabul toplama merkezlerinden karakollarına… Silahsız, adeta boş bavul gibi nakledilmeyi bu halde bekliyorlar. Yerlerde yatıyorlar. Balık istifi, metrekarede dört kişi. Üstüne titrediğimiz, üşümesin diye gece kalkıp örttüğümüz çocuklarımız bunlar. Oturarak uyumaya çalışan var. Hani, şu futbol turnuvası başladığından beri… Bir haftadır cenazesi bulunamayan şehidimizin annesi “beni götürün oraya, kokusundan tanırım” diyor ya… Yaklaşın lütfen en alttaki fotoğrafa, çekin içinize, işte o koku, bu, evlat kokusu.
Tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye strateji oyunu satranç hediye edilirken…
Sahada kim kazanıyor, masada kim kaybediyor, hangisi şampiyon, hangisi piyon, siz karar verin artık.

Paranoyak Fare
22-09-2012, 10:38
Şerorist

Sayın ahalimiz evet dedi.
HSYK reformu yapıldı.
Bismillah…
20 makam aracı alındı.
Yeni bina verildi.
24 saat korumalı.
Güvenlik kameralı.
Gerçi sıkış tepiş oldu…
20 üye çalışacaktı.
Bina sadece 17 katlıydı.
Odalar tefriş edildi.
Hepsine sekreter verildi.
Hepsine şoför verildi.
2’şer bin lira zam yapıldı.
Anıtkabir’e gittiler, önde Adalet Bakanı’nın mersedesi, arkasında konvoy halinde renolar, bahçeye park ettiler yan yana, bi saydılar ki, 20 tane reno var, panik çıktı, bakan ve müsteşar dahil 22 üyeyiz, mercedes burda, 20 tane reno da burda, 22’nci nerde diye telaşlandılar, meğer, müsteşar audisiyle gelmişti, HSYK’ya yeni atandıkları için tecrübesizdiler, bilmiyorlardı, bizim adalet bakanlığı müsteşarları hep audiye binerdi, emekli olduklarında da götürürlerdi, yeni gelene yeni audi alınırdı, neyse, çelenk bıraktılar, hep beraber geri döndüler, önde mercedes, arkasında audi, onun arkasında 20 tane reno, camlar füme, oturup güzel güzel çalıştılar, Murat’ı Ovacık’a gönderdiler.
*
Gitti, işbaşı yaptı.
Bismillah…
Suikast ihbarı vardı.
Koruma istedi.
Verilmedi.
Kapıya polis kulübesi dikelim…
Hedef olur denildi.
Hiç olmazsa kamera koyun…
Konulmadı.
Bari kendi kendimi koruyayım…
Bir aydır tabanca bekliyordu.
Hâkim’lerin de yok.
Öbür savcı’nın da yok.
İlk geleni indireceklerdi…
Murat geldi.
*
Hal böyleyken…
Şero enselendi!
*
Kadeve hariç 55 trilyon liracığa mal olan, 63 dönümcüklük yeni binasına taşınan Anayasa Mahkemesi, CHP mensubu Şero’ya 15 lira 44 kuruş’luk kedi kumu ve süt alınmak suretiyle devletin zarara uğratıldığını tespit etti… Ki, daha önce, bi başka başsavcı meselesinde, Garfield gözaltına alınmıştı.
*
Ve, bu satırların yazıldığı dakikalarda, siz hâlâ, adalet sarayı’ndan çıkacak Balyoz kararını merak ediyordunuz…
Neyi merak ediyorsunuz kardeşim?
Hepsi “şerorist” işte.

Paranoyak Fare
23-09-2012, 11:25
Baba yarısı…

Şunlara 20 sene Bunlara 18 sene Gerisine 16 sene filan.
330 kişiye ceza verildi deniyor.
Yanlış.
330 kişiye ceza verilmedi.
Ne kadar evlatları varsa…
Ne kadar torunları varsa…
330 aileye ceza verildi.
Çünkü…
Baba’lıktan men edildiler.
Evet, doğru okudunuz.
Baba’lıktan men edildiler.
Mahkeme kararıyla…
Baba sıfatları ellerinden alındı.
Bu senin kızın değil artık.
Bu da senin oğlun değil.
Hukuken…
Üzerlerinde hak iddia edemezsin.
Veli’si bile olamazsın.
Ahkâm kesenlerin haritadaki yerini gösteremeyeceği ücra adreslerde bizzat yaşamaktır, asker çocuğu olmak… Zorunlu göç’tür. Pılını pırtını toplayıp Hakkâri’ye, bavulunu toplayıp Erzincan’a, kolileri toplayıp Sivas’a taşınmak, bazen sahil’den dağ’a, bazen pırıl pırıl güneş’ten iki metre kar’a savrulmaktır. Her soluduğun şehirden, her dolaştığın mahalleden, her tanıdığın arkadaştan mecburen ayrılmak, her ayrıldığın yere ruhundan bir parça bırakıp, hatıraları yarım yamalak, çocuk yaşta hüzün biriktirmektir. Üniversiteye kadar en az sekiz okul değiştirmek, tam bulmuşken kaybetmek, ilkokulda âşık olduğun komşunun oğluna allahaısmarladık bile diyememek, ortaokulda elini tuttuğun kızı, gözyaşlarıyla geride bırakmaktır. Herkesin birbirini tanıdığı sınıflara, kelaynak gibi girmek, bi merhaba alana kadar çırpınmak, arkadaşlıklara her sene başında sıfırdan başlamaktır. Bi türlü ait olamamak, her gittiğin yerde geldiğin yerle çağırılmak, İzmir’de Malatyalı çocuk, Kars’ta Muğlalı çocuk, Diyarbakır’da Balıkesirli çocuk olmaktır. Vatan-millet aşkıyla, kurallara uyan yurttaş bilinciyle büyütülmek, baban emekli olana kadar, demirbaş badanaya zarar vermemek için, duvarına tuttuğun takımın posterini bile yapıştıramamaktır. Sen uyu demelerine rağmen, gece yarısı kör karanlıkta kalkıp, operasyona uğurlamak, annenin koynuna kıvrılıp, sağ salim dönsün diye, sabaha kadar dua etmektir. Lojmanda meşe oynadığın Hakan’ın babası üsteğmen Tarık ağabey şehit düştüğünde, saklambaç oynadığın Ceyda’nın pilot yüzbaşı babası Birol ağabey çakıldığında, bi yandan ağlayıp, bi yandan kendini şanslı hissettiğine utanmak, üniformasıyla, heykel gibi sessiz sedasız oturan babana sarılamamaktır.
Ve, şimdi diyorlar ki onlara…
Bu artık senin baban değil.
Hukuken yasakladık.
Veli’n bile olamaz.
Bence, hemen notere gitsinler, kasaptaki ete soğan doğramayan amca’larını vasi tayin etsinler.
Böylece, kardeşlerine şahit olmayıp, yeğenlerine kefil olan amca’ya ilk kez şahit olmuş olur Türkiye.

Paranoyak Fare
25-09-2012, 11:17
Darbenin ‘ana’ fikri


Hava Kuvvetleri Komutanı, Deniz Kuvvetleri Komutanı, 1’inci Ordu Komutanı, MGK Genel Sekreteri, Harp Akademileri Komutanı, Kuzey Deniz Saha Komutanı, Güney Deniz Saha Komutanı…

Bi de Güllü.

*
Balyoz’un…
“Ana” fikri!
*
İki çocuk annesi.
Dünya tarihinin, ilk kadın sivil darbecisi.
*
Oğlu bu sene İTÜ’den mezun oldu, kızı İTÜ’de okuyor, eşi, işçi emeklisi… Aslında, kendisinin de günü doldu, 1985’ten beri Hava Harp Okulu’nun öğrenci işlerinde memur olarak çalışıyor, emekli olabilir ama, kızı okulu bitirene kadar gayret ediyordu. O sabah erkenden kalktı, kahvaltı hazırladı, kızını oğlunu öpüp uğurladı, sonra eşinin koluna girerek, Silivri’ye gitti, tribünlere, sanık yakınlarının arasına oturdu.
*
Karar okundu… “Ege Denizi’nde hır çıkarıp, Yunanistan vurmuş ayaklarıyla kendi F-16’ımızı düşürüp, bilahare, camilerimizi bombalamak suretiyle darbe yapmak” suçundan 16 sene verdiler Güllü’ye!
*
Halbuki, sanık sandalyesinde bile değildi… Çünkü, daha önce söz konusu darbe planını yazdığı iddiasıyla gözaltına alınmış, kadın daktilo memurunun uçakla-tankla ne alakası var kardeşim denilerek, derhal serbest bırakılmış, hatta, duruşmalardan vareste tutulmuştu.
*
Gel gör ki…
Adaletimizin terazisinde, orgenerallerle, kuvvet komutanlarıyla aynı kefeye konuldu.
Korgenerallerden, tuğamirallerden daha fazla hapis yedi.
*
16 sene kesmedi…
Darbenin “ana” fikri, anne’likten men edildi.
*
Böylece… Demokrasimiz, Güllü’k gülistanlık olmuş oldu.

Castiel_
27-09-2012, 04:20
Neşet Ertaş

Hep dinledik onu…

Ama, türkülerini dinledik.

Ne dediğine kulak vermedik.
Söz’lerini dinlemedik.

*

Senelerce “kendim ettim kendim buldum, gül gibi sarardım soldum, eyvahh” diye haykırdı… İktidar tercihlerimizin nakaratını bundan daha güzel özetleyen var mıydı?

*

“Dane dane benleri var yüzünde, dünyada yârden datlı var m’ola”yı bilirsin… Buram buram Anadolu kokar ve şöyle devam eder: “Küpeleri ağır düşer kulaktan, zülüfleri tel tel etmiş yanaktan…” E hani türban?

*

Rakı’ya bira’ya karşıysan…
“Aman yârim gez de gel, sarhoşum ben çözemem, düğmelerin çöz de gel”i nerenle dinledin birader?
“Atım araptır benim, yüküm şaraptır benim”i Fransızlara mı söyledi?

*

“Doyulur mu doyulur mu, canana kıyılır mı, cananına kıyanlar, hak’kın kulu sayılır mı”yı anlasaydı bu memleket, kadın cinayetleri olur muydu?

*

“Seviştiğimde mutlu olurum, sevgisiz imanı nasıl bulurum, böyle inandım böyle bilirim, sevişmek ibadettir sevgi imandır” diyordu mesela… El ele tutuşup, parkta oturan gençlere bile fuhuş diyorsun hâlâ.

*

“Nedeceksin bu kadar malı…
İşte görünüyor dünyanın halı.”
Kime diyordu bunu sence?

*

“Aman, kader kader derler de…
Bu nasıl kader?”
Kime soruyordu?

*

Alt kültürüz, üst kültürüz, etnik kökeniz, aynı sazın teliyiz filan da… “Türkü söyler dillerimiz, ne güzeldir ellerimiz, bağlamada tellerimiz, türkü sever, türkü söyler, Türk’üm diyen” demiyor muydu?

*

“Atı olan el atına biner mi…
Yigid olan ikrarından döner mi?”
A liboş.

*

“Zeki Müren, halk müziğimizi nakış nakış işlemişti, telifini ödeyip, Aşık Ali İzzet’in Mühür Gözlüm şiirini satın almış, aranjman olarak okumuştu, şarkıyı Zeki Müren’in filminde seyrettim, sazı alıp, köylü yüreğimle ezgiledim, köy düğünlerinde söyledim, bi zaman geçti, son model bi araba geldi, Zeki Müren seni İzmir Fuarı’na çağırıyor dedi, gittim, bir ay çaldım, telif hakları bana ait olan şarkıyı nasıl çalarsın diye tek kelime etmedi, bi gün biri geldi, Zeki Müren seni çağırıyor dedi, gittim, gazino patronuyla aynı masada oturuyor, ayağa kalkıp, ağabey hoş geldin dedi, önünde viski var, ne içersin dedi, rakı dedim, türküye başladı, tarif etmem imkânsız, ikinci dörtlüğü yakaladım, devam ettim, gene ayağa kalktı, olamaz böyle ses diyerek, başını duvarlara vurdu, rahmetliye çok şey borçluyum…”

*

Biri “yüreğim köylü” diyen, mahcup bozkır çocuğu… Öbürü, sözde erkeklerin kıvır kıvır kıvırdığı ülkemde, cinsel kimliğini saklamadan, sahneye apartman topuk, mini etekle çıkma cesaretini gösteren “mangal yürek” şehirli… Türkülerini dinlediğinizden eminim de, emin misiniz Neşet Ertaş’ı kavradığınızdan?

*

Açılım maçılım ayaklarıyla, kendilerine destek veren halk ozanı gibi göstermeye çalıştılar onu, kendilerine oy vermeyenlerin panzehiri olarak sunmaya çalıştılar. Rahatsız edilmesin, polemiklere maruz kalmasın diye, rahmetli olana kadar, bugüne dek, satır yazmadım…
İzmirli olmuştu.

*

Ömrünün 30 senesini yurtdışında geçirip, neden 16 sene önce İzmir’den ev aldığını, neden 3 sene önce İzmir’e yerleştiğini… Çoğunuzun ilk kez okuyacağı, şu şiirinde anlatmıştı.

*

Gezdim tüm dünyayı gördüm
Güzel İzmir sana geldim
Benim şirin güzel yurdum
Güzel İzmir sana geldim

Güzelsin asil duruşlu
Medenisin hoşgörülü
Olduğun gibi içli dışlı
Güzel İzmir sana geldim

Gönüllere ışık saçan
Unutamaz görüp geçen
Gariplere kucak açan
Güzel İzmir sana geldim

Kimdir necidir sormayan
Kimseyi hakir görmeyen
İnsanlıktan ödün vermeyen
Güzel İzmir sana geldim

Nice yıllar çok uzağım
Seni seviyor yüreğim
Güzel yurdum, son durağım…
Güzel İzmir sana geldim

*

Dedim ya…
Anlamazdın.

Castiel_
27-09-2012, 04:22
Çiçekdağı

Neşet Ertaş, Kırşehirliydi.
Bi ara Yozgatlı oldu.

*

Çünkü, Osman Bölükbaşı 1954 seçimlerinde Kırşehir’den tulum çıkarıp, mebus olunca… Ahaliye demokrasi feriştahı olarak kakalanan Demokrat Parti pek sinirlendi, Kırşehir’i zart diye ilçe yaptı, zurt diye Nevşehir’e bağladı. Diyeceksiniz ki, Yozgat bunun neresinde? Neşet Ertaş, Kırşehir’e bağlı Çiçekdağı ilçesinde dünyaya gelmişti. Kırşehir’i Nevşehir’e bağlarken, Çiçekdağı’nı Yozgat’a bağladılar.

*

Üç sene sonra…
Kırşehir’i hallettik sandılar, gene il yaptılar, her ihtimale karşılık Osman Bölükbaşı’nı tutukladılar. Osman Bölükbaşı’nın doğduğu Hasanlar Köyü’nü Nevşehir’e bağlı bırakırken, Neşet Ertaş’ın doğduğu Çiçekdağı’nı gene Kırşehir’e bağladılar. Gel gör ki, hapiste bulunan Osman Bölükbaşı, gene Kırşehir’den aday oldu, gene mebus seçildi, iyi mi! Milli irade, milli irade diyorlardı, aha sana milli irade… Koğuşta, inadına pijamasıyla mebus yemini etti, çıktı, TBMM’ye gitti.

*

Komplolarla tasfiye edilmeye çalışılan Osman Bölükbaşı’nın… Seneler sonra mebus seçilen oğlu Deniz Bölükbaşı, gene bi seçim arifesinde, faili meçhul kaset komplosuyla tasfiye edildi.

*

“Senden-benden” kavgası yüzünden, bi ara mecburen Yozgatlı olan Neşet Ertaş’ın, yakınlarıyla akrabaları arasında “senden-benden” kavgası yapılıp, cenaze töreni cemevinde mi olsun, camide mi olsun tartışması yaşanırken… Neticede, Ahi Evran Camisi’nde karar kılındı. Ahi Evran, kendisi gibi Kırşehir’de yaşayan Hacı Bektaş Veli’nin tavsiyesiyle Ahilik sistemini kurmuştu. Ancak, Ahi Evran’ın türbesi Kırşehir’deyken, Hacı Bektaş Veli’nin Kırşehir’deki kabri, Nevşehir’de.

*

Nası yahu dersen?

*

Osman Bölükbaşı’nın doğduğu Hasanlar Köyü’nü Kırşehir’den Nevşehir’e bağlamışlardı ya… İşte o Hasanlar Köyü, Hacıbektaş ilçesine bağlı… Kırşehir’i ilçe yapıp, Hacıbektaş’ı Nevşehir’e bağlamışlar, Kırşehir’i yeniden il yaparken, Osman Bölükbaşı’na kıllık olsun diye, Hacıbektaş’ı Nevşehir’de bırakmışlardı.

*

Neyse…
Yaşarken devlet sanatçısı unvanını reddeden Neşet Ertaş’a, metazori devlet töreni yapıldı. Minareli-süngülü şiiriyle ünlü olan ve her mitingte “biliyorsunuz, Kılıçdaroğlu alevidir” diyerek yuhlatan başbakanımızla, Adnan Menderes açılımı yapan Kılıçdaroğlu katıldı. Kültür bakanımız da oradaydı. Ki, AKP’li kültür bakanımız, “cibilliyetini biliyoruz” dedikleri CHP kültüründendi.

*

Tıpkı, Kırşehirli Osman Bölükbaşı gibi, hapisteyken aday olup seçilen mebuslarımız, Demokrat Parti dönemini bile mumla aratıp, serbest bırakılmazlarken… Liseleri zorla imam hatip’e çevirip, sonra da, liselerde yer kalmadı diye, çocuklarımızı zorla imam hatip’e kaydettikleri ortaya çıktı.

*

Ve, sanırım bu tür ayak oyunları nedeniyle, şöyle sesleniyordu Kırşehir’den Yozgat’a Yozgat’tan Kırşehir’e kaydedilen “Çiçekdağı” türküsünde Neşet Ertaş…

*

Vardım zilin sesine
Sarfetsem cilvesine
Seni gidi oyunbaz
Cilvesine doyulmaz!

Castiel_
28-09-2012, 07:58
Yol haritası..

“Güzel şeyler olacak…”

Hayırdır inşallah?

“Analar ağlamasın.”
İnşallah.
“Açılım başlatıyoruz.”
Bismillah.
“Bedeli ne olursa olsunnn!”
Ya Allah!
“Habur.”
Allahh Allahh Allahh…
“Değerli kardeşlerim, hayır cephesinde kimler var, cehape var, mehape var, Kandil var, Kandil!”
Allah Allah?
“Yetmez ama evet.”
Maaşallah.
“Genelkurmay başkanı terörist.”
Elhamdüllillah.
“Her kürtaj Uludere’dir.”
Hafazanallah.
“Zana: Bu işi başbakan çözer.”
Evelallah.
“Bi Obama’ya danışıp geleyim.”
Eyvallah.
“Ramazana hürmeten sabrediyoruz, bıçak kemiğe dayandı, kükremiş sel olur, bendimizi çiğner aşarız.”
Alimallah.
“Gazabımız şiddetli ve kahredicidir.”
Maazallah.
“Reaksiyon gösteremedim.”
Hasbinallah.
“Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler, tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye kilim hediye edilmesi, sucuk ikram edilmesi normaldir, lokum bile dağıtılır, halay çekseydi yadırgardık.”
Fesuphanallah.
“Şehitlik nasip işidir.”
İllallah.

*

“Biz, terör örgütüyle hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da masaya oturmayacağız, biz buyuz.”
Vallah billah.
“Bunlarla masaya oturduğumuzu söyleyenler, bu alçakça iftirada bulunanlar, müfteridir, şerefsizdir.”
Estağfurullah.
“Evet, görüştük, gene görüşeceğiz.”
Hay Allah!

*

E güzergâhı öğrendiğinize göre…
Beraber yürüyün bu yollarda.
Yallah.

Paranoyak Fare
28-09-2012, 11:22
giydirmiş yine çatır çutur.

cascade
28-09-2012, 18:52
yok olm ben sana hç bişey dememe kararı aldım sonra küsüp "engellerim haaa" diyosun geceleri uyku uyuyamıyorum :(

Paranoyak Fare
29-09-2012, 10:37
‘***’yı bizim AKP kayırıyor’

Durun hemen celallenmeyin öyle…
Anlatalım hele.
*
Her şey Oslo’da başlamıştı, 2005’te.
*
Başbakan Erdoğan, ilk kez Oslo’ya gitmiş, parlamento binasından çıkarken, kapıda Apo posterleriyle bekleyen ***’lıların yumurtalı saldırısına uğramıştı. Haliyle, bu güvenlik rezaletine çok sinirlenmiş, çirkin hadiseyi armut gibi seyreden Norveçli yetkililere bağırarak “Türkiye’ye gelseniz biz sizi böyle mi koruruz” demişti.
*
Halbuki, Norveçli yetkililerin Türkiye’de korunmasına hiç ihtiyaç yoktu. Bizzat *** koruyordu. Pek sevişiyorlardı. Mesela… Başbakan’ın Oslo’da yumurtalı saldırıya uğramasından sadece bir ay önce, Norveç’in Ankara Büyükelçisi Hans Wilhelm Longva, Diyarbakır’da Nevruz’a katılmış, *** bayrakları altında halay çekmiş, biji sloganları eşliğinde zafer işareti yapmış, “bunları, Türkiye’nin demokratikleşme yolunda ilerlemesi, aynası olarak görüyorum, çok pozitif bi hava aldım” demişti.
*
Bugün, Oslo’da masaya oturmamızı ayakta alkışlayan gazteci kılıklı liboş arkadaşlar, büyükelçiyi yerden yere vurmuş, “***’nın hamisi” ilan etmişti. Hatta, belden aşağı inilmiş, 65 yaşındaki diplomatın, göbeği itibariyle fıçıya benzediği, saçlarının peruğu andırdığı, Ankara’daki kokteyllerde güzel gazeteci kadınlara sulandığı yazılmıştı. İsmi lazım değil, hükümetimize çok yakın bi gaztenin genel yayın yönetmeni ise, köşesinde şunları döşenmişti: “Norveç’e dikkat… Ankara, dost ve müttefik görünüp, aslında ikili oynayan Norveç’in, *** konusunda ne dolaplar çevirdiğinin farkında!”
*
Breh breh breh.
*
Büyükelçi baktı ki, ha bire arkasından atıp tutuyorlar, Akşam gazetesine röportaj verdi. Ne dedi biliyor musunuz? Başlıktaki cümleyi söyledi… “Norveç hükümeti, ***’ya asla destek vermiyor. Bizim Norveç’te AKP diye marjinal bi parti var, sizin ***’yı bizim AKP kayırıyor” dedi!
*
Norveç’te hakikaten AKP diye bi parti vardı. Arbeidernes Kommunist Parti… Türkçe değil, Norveççe kısaltılmışı AKP’ydi. Bizim gazteciler derhal internete koştu, tıklayıp baktı ki, kabak gibi AKP yazıyordu.
*
Büyükelçi…
Hem, Türk basınıyla alay ediyor, hem de bizim AKP’ye gönderme yapıyordu.
*
O gün, milat oldu.
Adeta sihirli değnek değdi, büyükelçiyle ilgili haberler, yorumlar bıçak gibi kesildi.
*
İyi de birader…
Kimdi bu büyükelçi?
*
Saçının stili, göbeğinin şekli bile yazılmıştı ama, kim olduğu yazılmamıştı. Ya hiç kimse merak etmiyordu, ya da cızzz’dı.
*
Çünkü… O büyükelçi, Filistin’le İsrail’i Oslo’da masaya oturtan adamdı!
*
Evet… Rahmetli Arafat, kendi halkıma çaktırmadan, kapalı kapılar ardında İsrail’le nasıl görüşebilirim diye, İsrail’in petrol kankası Norveç’ten yardım istemiş, Norveç de Hans Wilhelm Longva’yı görevlendirmişti. Uzun yıllar Kahire’de çalışan, Kuveyt Büyükelçiliği, Ankara Büyükelçiliği, bizden sonra da tesadüfe bak, Şam ve Beyrut Büyükelçiliği yapan, Ortadoğu uzmanı diplomat… Filistin’le İsrail arasındaki “sen ateşkeş ilan et, sen de toprak ver” anlaşmasının, “Oslo süreci”nin mimarıydı.
*
Gene bi tesadüf işte, geçenlerde televizyona çıkan bi istihbarat uzmanı, ahalimizin yeni öğrendiğini, ***’yla ilk temasın 2006’da kurulduğunu söylüyordu…
Yumurtalı saldırıdan bikaç ay sonra.
*
2005’te Oslo’da yumurta.
2006’da buluşma.
2012’de Oslo’da masada.
*
Derseniz ki…
Nasıl oluyor da oluyor?
E, söylemişti büyükelçi…
Bizimle hiç alakası yok, Norveç’teki AKP’nin başının altından çıkıyor!

Paranoyak Fare
02-10-2012, 12:36
Barzani sizinle gurur duyuyor

Gene böyle bi ekimde…

2007’de.

*
Kuzey Irak’tan sızan teröristler Şırnak’ta pusu kurdu, 13 şehit verdik. Biri, Şanlıurfalı onbaşı Kasım Aksoy’du. Ekmeğini koza’dan çıkarıyor, pamuk toplama işinde ırgatlık yapıyordu. Davul-zurnayla gitti, ağıtla döndü. Cenaze töreni, Türk halkının zihnine mıh gibi çakıldı. Çünkü, iki kızı vardı, iki yaşında Zeliha, çorabı yırtıktı, öbürü üç yaşında Güneş, ayakkabısı bile yoktu, parmakları morarmış, yalınayaktı. Şehitleri adeta kanıksayan Türkiye, bu yavruların fotoğrafıyla, Türkiye’nin utancıyla sarsıldı.
*
Kuzey Irak’a girmek için tezkere çıkaralım mı çıkarmayalım mı, en güzeli ABD’ye soralım filan diye savsaklanırken… Kuzey Irak’tan girip Dağlıca’yı bastılar, 12 şehit daha verdik. Tezkere çıkarıldı.
*
Barzani resmen tehdit etti, “sınırı geçerseniz, savaş anlamına gelir, karşılık veririz” dedi. Başbakanımız esti gürledi, “Barzani haddini aştı, muhatabımız değil, terör örgütüne yataklık yapıyor” dedi. Basınımız ayağa kalktı… Hürriyet gazetesi, Barzani’yle Talabani’nin fotoğrafını koyup “Ortadoğu’nun dansözleri” manşetini attı. Öbür gazetelerimiz “Barzani kin kustu, Barzani kudurdu, küstah Barzani, Barzani kaşınıyor, günah bizden gitti, kukla Barzani” başlıkları attı. Hatta “Borazani” diyen bile oldu.
*
Kuzey Irak’a girdik. Avrupa Birliği’nden Birleşmiş Milletler’e kadar hepsi itiraz etti, hatta Avustralya bile Türkiye’yi kınadı. Harekâtın adı Güneş’ti… Şehit Kasım’ın yalınayak kızı’nın adı verilmişti.
*
27 şehit daha verdik Irak’ta… Biri, Binbaşı Zafer Kılıç’tı. Siirt Tugay Komutanlığı’nın subayıydı. Bordo bereliydi. Judoda, kayakta madalyaları vardı. 18 Mart’ta… Çanakkale Şehitleri Günü’nde dünyaya gelmişti, Ankara Cebeci Şehitliği’nde toprağa verildi.
*
Kuzey Irak öksüzü Güneş’in adı, terörle mücadele tarihine geçerken… Kuzey Irak şehidi Zafer Kılıç’ın adı da, Siirt’te yaşatıldı. Galatasaray ikinci başkanı, işadamı Adnan Öztürk tarafından yaptırılan ve milli eğitim bakanlığı’na bağışlanan, Türkiye’nin ilk spor lisesine, Şehit Zafer Kılıç adı verildi.
*
Şehit Zafer Kılıç Spor Lisesi, yatılı… Bölgede yaşayan, spora yetenekli çocuklar seçiliyor, eğitiliyor. Okulun, tuvaletlerine kadar temizliği, her sabah, binbaşı Zafer Kılıç’ın Siirt Komando Tugayı tarafından yapılıyor. Çocukların tatlıları, pasta-baklava, her öğlen, her akşam, tugaydan geliyor.
*
Bu okulun öğrencileri, voleyboldan basketbola, hentboldan judoya, aklınıza gelen her spor dalında madalya topluyor.
Biri, Evin Demirhan.
Hangi branşta milli formayı giyip, Türkiye tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonu ve Dünya Üçüncüsü oldu biliyor musunuz?
Güreş’te!
*
Evet… Şehit Zafer Kılıç Spor Lisesi öğrencisi, dokuz çocuklu bir ailenin kızı, 17 yaşındaki Evin… Kadınların yok sayıldığı ülkemin ata sporunda, eşi benzeri görülmemiş bir başarıya imza attı.
*
Üstelik… Evin’in başarısı, İnan Temelkuran ve Kristen Stevens tarafından “Siirt’in Sırrı” adıyla belgesel haline getirildi. Geçen hafta, Adana Altın Koza Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. İzleyenleri öylesine etkiledi ki, sırf onun için bi ödül daha yaratıldı ve Evin’e Jüri Özendirme Ödülü verildi.
*
Böylece.
Ekmeğini koza’dan çıkaran onbaşı Kasım’ın, yalınayak kızı Güneş’in, binbaşı Zafer’in Türkiye’yi var etme çabası… Dönüp dolaşıp, bi başka koza’da, Evin’de çiçek açtı.
*
Ve, kanla sulanan bu topraklarda, sadece bir evladı yeşertebilmek bile… İşte bu kadar cana, bu kadar acıya, bu kadar seneye mal olurken… “Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahüratı yapıldı Barzani’ye!

************************************************** *************

açıkçası sürpriz olmadı böyle bir yazı yazması. recep kürsüden pöykürüyordu, şöyle ederüg, böyle ederüg, haddini aştı barzani diye ama yine her zaman ki gibi fııısssssssssssss....


aynı israil mavi marmara olayında olduğu gibi... bizi şaşırtmıyorsun recep reyizzz..

Paranoyak Fare
03-10-2012, 13:45
Samanyolu

“Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek, dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek” filan ama… Hiç merak ettiniz mi, şehirde değil, kerpiç haneli köyde dünyaya gelen Berkant, ortaokuldayken, piyano çalmayı nerden biliyordu?

*
74 yaşında rahmetli oldu… Teee 65 sene evvel, ilkokuldayken, memleketin yüzde 90’ında radyo bile yokken, mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti? Henüz 14 yaşındayken, Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti? Dedim ya, 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk… 18 yaşındayken orkestra kurmayı, hangi vizyonla akıl etmişti? Saksafon çalmayı?
Hürriyet
*
Çünkü…
*
Babası Hasan Akgürgen’in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başlamış, babasının tayini gereği, Bilecik’e Denizli’ye gitmiş ama, ailesi tarafından hep “köy enstitüsü ruhu”yla büyütülmüştü.
*
Berkant’ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde… Tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal, zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu, ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete, kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu, ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü, coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki ya müzik derslerini? Âşık Veysel ve Ruhi Su!
*
Ankara Konservatuvarı’nın saygın ustaları, klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşı şöyleydi: 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom, 1 pikap… “Harika çocuk”lar Suna Kan ve İdil Biret, enstitüye misafir getiriliyor, köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Benim canım Veyselim, enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş, seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış, nasıl boy verdiğini hissetmişti.
*
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı. Sinema salonu vardı. Tiyatro salonu vardı.
*
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.”
*
Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Moliere’in Kibarlık Budalası’nı, Sofokles’in Kral Oedipus’unu, Gogol’un Müfettiş’ini sahneliyorlardı. Mesela, bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi: İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov’un Bir Evlenme Teklifi, diploma takdimi, topluca zeybek…
*
Tüm zamanların, gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı Samanyolu’nu ölümsüzleştiren, dede’den torun’a nesiller boyu âdeta marş gibi ezberleten Berkant, işte bu ruh’un Türkiye’ye armağanıydı.
*
İşin ekstra enteresan tarafı…
Romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı Samanyolu ama, şarkının içinde tek kelime Samanyolu geçmiyor.
Tıpkı, eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası Köy Enstitüleri’nin, dörtdört’lük olduğu söylenen imamlı-tarikatlı eğitim sistemimizin içinde geçmemesi gibi.
*
Özetle.
Samanyolu dediğin…
Görmek isteyene.
Görmek istemeyene…
Teleskop versen, hikâye.

Castiel_
04-10-2012, 21:41
150 sene evvel…

İki Osmanlı kadırgası, Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na çıkacak, Afrika’yı dolaşıp, Basra Körfezi’ne gidecektir. Abdurrahman Efendi, bu kadırgaların “kadı”sıdır. Alex de Souza’nın memleketi Brezilya’ya uğrarlar. Rio limanına demir atarlar. Görürler ki, Afrika’dan getirilmiş köle Müslümanlar var; namazı doğru kılmıyorlar, orucu yanlış mevsimde tutuyorlar. Abdurrahman Efendi, büyük bi fedakârlıkta bulunur, ulema’ya ihtiyaçları var diyerek, Brezilya’da kalır, hepsine dinimizi öğretir, dört sene filan sonra İstanbul’a döner, hatıralarını yazdığı “Brezilya Seyahatnamesi”ni kaleme alır. Abdurrahman Efendi’yi Abdurrahman Efendi’nin kaleminden okuyanlar, Abdurrahman Efendi’yi sevgiyle yâd eder.

*

Ancak… Hatıralarını kaleme alan biri daha vardır. Kadırgaların mühendisi Faik.

*

“Türk Denizcilerin İlk Amerika Seferi” isimli kitabında şunları anlatır.

*

İki Osmanlı kadırgası, Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na çıkacak, Afrika’yı dolaşıp, Basra Körfezi’ne gidecektir. Bağdat Kadısı Abdurrahman Efendi, Bahriye Kadısı tayin edilir ve bu kadırgalara atanır. Akdeniz’i geçerler, Cebelitarık’tan çıkarlar, ki, gökyüzü kararır, bi fırtına bi hortum kardeşim, rotayı kaybederler. Git babam git, aha Afrika sahilleri diye, yanlışlıkla taaa Brezilya’ya çıkarlar iyi mi… Rio limanına demir atarlar. Davetsiz misafir, giriş izinleri yok. Brezilyalılar “siz kimsiniz azizim?” diye sorar. “Pardon muhterem, iki-üç gün idare ediverin, hava düzelsin kaçıcaz” cevabını verirler. Mecburen “peki” denir ama, karaya inmeleri yasaklanır, bastırın parayı, yiyeceğinizi içeceğinizi sandallardan satın alın… Öyle yaparlar. Rio limanında, sandalla getir götür işlerine bakan köle Müslümanlar vardır. Kadırgalara et’tir ekmek’tir su’dur taşırken, bizim levendlerin namaz kıldığını görürler. Bakarlar ki, başlarında kılık kıyafet itibariyle “ulema” var, Abdurrahman Efendi… “Şeyh” demeye başlarlar, küçük küçük hediyeler getirirler. Hatta, şeyh’in ne dediğini anlamak için mağripli tercüman bile ayarlarlar. Gel zaman git zaman, hava güzelleşir, kadırgalar yola çıkmak üzeredir. Abdurrahman Efendi’nin zaten Bağdat’ta hayatı kaymış, Basra gözünde büyüyor, e burda da el üstünde tutuluyor, kızlar fıstık, “ben kalıyorum abi” der… Kriz çıkar. Çünkü, Brezilya yasalarına karşı sorumlu tutulacak olan kaptan, “karaya ayak basmamız yasak, senin yüzünden bizi oyarlar, inemezsin” der. O akşam ne olur biliyor musunuz? Abdurrahman Efendi sırra kadem basar! Kaptan telaşlanır, Brezilyalı yetkililere haber verir, “bizim kadı kaçtı, yakalayın” der. Ararlar, tararlar, kadı yok. İhbar etme görevini yerine getiren kaptan, suçsuz bulunur, kadırgaların limandan ayrılmasına izin verilir, Abdurrahman Efendi Brezilya’da kalır.

*

Mühendis Faik’in hatıraları burada bitiyor. Abdurrahman Efendi’ye dönersek… Ekmek elden su gölden, hayatını yaşar, evlenir, dört sene sonra sıkılır, İstanbul’a döner, “menajer”liğe soyunur, “Brezilya’da tanıdıklarım var, ticari ilişkiler sağlayabilirim” der. Bakar ki, kimse yemiyor, oturur, o zamanlar tivitir yok haliyle, “Brezilya’yı nasıl Müslüman yaptığını” anlatan kitabı yazar.

*

Ve bu mesele 150 senedir tartışılır… Abdurrahman Efendi mi doğru söylüyor, Mühendis Faik mi? Kimisi Abdurrahman Efendi’yi “yalan”cılıkla suçlar, kimisi Mühendis Faik’in “iftira” attığını öne sürer.

*

Tıpkı, 150 sene sonra benzer bi “Brezilya macerası”yla karşı karşıya olduğumuz gibi… Kimisi Alex’i “yalancı”lıkla suçluyor, kimisi de Aykut Kocaman’ı “müfteri” ilan ediyor.

*

Benim fikrimi sorarsanız.
Bizde bu kafa olduğu sürece…
“Aynı gemideki” insanların doğru’ları bakış açısına göre değiştiği sürece…
Her mevzuda senden-benden “kamplaşma” hastalığımız olduğu sürece…
Her sakallıyı ulema, her seçim kazananı padişah, her transferi kral-imparator sandığımız sürece…
Kimin haklı olduğunun önemi yok.

*

Neticede Alex…
Kadı Abdurrahman Efendi’nin rövanşıdır.
Bi rüzgârla Türkiye’ye savruldu, efsane ilan ettiler, heykelini diktiler, 25 milyon euro verdiler, kaptı, gitti.
1-1 oldu.

Castiel_
07-10-2012, 13:19
Sekiz kere kaza mı olur?

Bir…

Ahaliyi keriz yerine koyup, üniversite sınavının cevap şıklarına şifre konulan ve “sehven” denilen ülke hangisidir?
a. Myanmar
b. Kribati
c. Tanzanya
d. Burkina Faso

İki…
Kapesese’de öğretmen adaylarının soruları araklanan ülke hangisidir?
a. Uganda
b. Cibuti
c. Surinam
d. Afganistan

Üç…
Kapesese’de öğretmen adaylarının soruları gene araklanan ülke hangisidir?
a. Gine
b. Yeni Gine
c. Etiyopya
d. Kamboçya

Dört…
Açıköğretim Sınavı’nda soruları araklanan ülke hangisidir?
a. Moritanya
b. Namibya
c. Porto Riko
d. Ruanda

Beş…
Tıpta Uzmanlık Sınavı’nda yanlış soru ve yanlış yerleştirmeyle, ortopedi’cileri kadın doğum’a, kulak burun’cuları kalp damar’a kaydıran ülke hangisidir?
a. Bangladeş
b. Angola
c. Seyşeller
d. Trinidad Tobago

Altı…
Üniversiteye ve liselere giriş sınavlarında, cevap anahtarlarını kaybeden, tercih formlarını karıştıran, yanlış kitapçık gönderen, yanlış sorular soran, adayların puanlarını yanlış hesaplayan ülke hangisidir?
a. Sri Lanka
b. Haiti
c. Guatemala
d. El Salvador

Yedi…
Futbol menajerliği sınavından, kamu bankası müfettişliği sınavına, imam-müezzinlik sınavı’ndan polis okullarına giriş sınavına kadar, alayında şaibe bulunan, mahkemelik olan ülke hangisidir?
a. Bhutan
b. Samoa
c. Svaziland
d. Zimbabve

Sekiz…
Sınavların alayı mahkemelikken…
Hâkimlik ve Savcılık Sınavı’nın soruları bile araklanan ülke hangisidir?
a. Sierra Leone
b. Çad
c. Botsvana
d. Eritre

“Kazaen deniyor, hataen deniyor, öbür taraftan yine aynı şey oluyor, bir kere kaza, üç kere kaza, hadi beş kere kaza… Sekiz kere kaza mı olur?” diyen devlet adamı, hangi ülkenin devlet adamıdır?
a. Neverland
b. Narnia
c. Mordor
d. Alice Harikalar Diyarı

Castiel_
07-10-2012, 13:20
Dönüşüm

Kentsel dönüşüm başladı.

Ankara’da…
Milli Savunma lojmanı yıkıldı.
Aydın’da…
Jandarma karakolu yıkıldı.
Balıkesir’de…
Ana Jet Üssü binası yıkıldı.
Elazığ’da…
Komando komutanlığı yıkıldı.
İstanbul’da…
Karargâh yıkıldı.
İzmir’de…
Hava Kuvvetleri lojmanı yıkıldı.
Sinop’ta…
Atatürk Hastanesi yıkıldı.
Denizli’de…
Cumhuriyet İlkokulu yıkıldı.

Düğmeye Başbakanımız bastı.
Tüm yurtta…
Yıkımı bizzat başlattı.
Öyle kazmayla filan kolonlarına kolonlarına vurmaya gerek kalmadı, kökünden, havaya uçuruldu.

Başbakan’ın yıktığı binanın ismi…
Türk apartmanıydı.
Yerle bir etti.

Zorla yıkılmadı.
Gönüllülük esasıyla yıkıldı.
Vatandaş istedi yıkılmasını.
Alkışladı.

Dönüşüm, 10 sene sürecek.
2023’te tamamlanacak.

BOCA
07-10-2012, 13:55
Dönüşüm

Kentsel dönüşüm başladı.

Ankara’da…
Milli Savunma lojmanı yıkıldı.
Aydın’da…
Jandarma karakolu yıkıldı.
Balıkesir’de…
Ana Jet Üssü binası yıkıldı.
Elazığ’da…
Komando komutanlığı yıkıldı.
İstanbul’da…
Karargâh yıkıldı.
İzmir’de…
Hava Kuvvetleri lojmanı yıkıldı.
Sinop’ta…
Atatürk Hastanesi yıkıldı.
Denizli’de…
Cumhuriyet İlkokulu yıkıldı.

Düğmeye Başbakanımız bastı.
Tüm yurtta…
Yıkımı bizzat başlattı.
Öyle kazmayla filan kolonlarına kolonlarına vurmaya gerek kalmadı, kökünden, havaya uçuruldu.

Başbakan’ın yıktığı binanın ismi…
Türk apartmanıydı.
Yerle bir etti.

Zorla yıkılmadı.
Gönüllülük esasıyla yıkıldı.
Vatandaş istedi yıkılmasını.
Alkışladı.

Dönüşüm, 10 sene sürecek.
2023’te tamamlanacak.

çok doğru biz istedik yıkılmasını cumhuriyet okulununda atatürk bilmem nesininde yıkılmasını bizzat biz istedik ve yıktık peki siz ne yaptınız kemal gençliği sadece baktınız zaten başka bi haltta yiyemezsiniz biz yıktık yıkmayada devam edeceğiz biz yıktıkça sizin çaresiz ezikliğiniz bize dahada güç verecek biz yıktık kemal gençliği evet osmanlının torunları yıktı yerine daha sağlamını yapacağız FATİH SULTAN MEHMET OKULU ,ULU HAKAN ABDULHAMİT HAN HASTANESİ hemde öyle sağlam yapacağız ki ALLAHIN İZNİYLE KİMSE YIKAMAYACAK

Castiel_
07-10-2012, 15:23
He he yıkarsınız yaparsınız Amerika izin vermeden tuvalete gidemeyenler mi yıkacaklarmış..

Emevi, Abbasi zulmü ne kadar sürmüşse siz onların çeyreği kadar yaşacaksınız sonrası Saddam, Mübarek Bin Ali'den beter olacaksınız..

Düşmanla işbirliği yapanların her zaman ki hazin sonu.. : ))))))

BOCA
07-10-2012, 16:24
he he hep amariga gardaş

tla776
08-10-2012, 15:01
siz bi Allah'ın izniyle yapılani rezil etmeden bi onarın da daha sağlamını yaparsınız inşallah !

Süleymaniye Camii'yle ilgili şok iddia - Sabah - 02 Ağustos 2012 (http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/08/02/suleymaniye-camiiyle-ilgili-sok-eden-iddia)

'Kalfa'nın açtığı sesi çırak kıstı / Türkiye / Radikal İnternet (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1095967&CategoryID=77)

Paranoyak Fare
09-10-2012, 12:25
Nickname caiz midir?

Diyanet’ten sorumlu devlet bakanı’nın adı Bekir… Samsun Müftüsü diyor ki, Bekir deve yavrusu’dur!

*
Başka ne diyor?
*
Çocuğunuza Sanem adı koymayın, put demektir. Aleyna koymayın, bela demektir. Kezban, yalancı demektir. Melis, şişman demektir. Jülide, perişan’dır. Gülsüm, zavallı’dır. Mikail-İsrafil, mekruhtur. Samet, sakıncalı. Rumeysa, gözü çapaklı kadın. Alara-İlayda gayrimüslim. İrem desen, sahte cennet’tir.
*
Sanırsın, Türk dil kurumu başkanı’dır mübarek.
*
Halbuki…
Geçenlerde “Ben Veysel Karani’yim” diyen uyanığın biri, aralarında hâkimlerin, avukatların, öğretmenlerin de bulunduğu kerizlere, cennet’ten tapu satarak, altı milyon lira tokatladı.
*
Eyüp Sultan’ım deseydi…
Rahat 16 milyon götürürdü.
*
Deniz Feneri’nin başrolünde üç kişi var, ikisi Mehmet…
Öbürü Firdevsi.
“Cennete ait” demek!
*
Jet unvanıyla tanınan bi arkadaş var, defalarca içeri girdi çıktı, adının anlamı “faziletli, ahlaklı…”
*
Partinin trilyonunu cebine attığı için siyaset hayatı son bulan siyasetçimizin adı, “dinin yıldızı”ydı mesela.
*
Camilerde tezgâh açarak, şöyle fabrika kuracağız, böyle sanayi tesisi kuracağız diye atıp tutup, sonra da paraları buhar eden dolandırıcılardan birinin adı “nurlu”ydu, diğerinin “din uğruna savaşan…”
*
Cami yaptıran uyuşturucu baronunun adı “güvenilir, dost” manasına gelirken…
En ünlü batık bankerimizin adı “ibadet eden”di.
*
Dolayısıyla…
Adının anlamı “dinin hayırlısı” olan müftümüz, çocuklarımızın adlarını helal-haram filan diye tasnif edeceğine, isterseniz Budist adı koyun ama, memlekete hayırlı evlat yetiştirin dese, dinimize gerçekten hayrı dokunur sanırım.

piskoptay
09-10-2012, 14:43
Peygamberimizin çocuklarından birinin adı : Ümmü Gülsüm dür.
Hadi ateistler ya da Bekir , bunu da açıklayın.

Paranoyak Fare
10-10-2012, 13:54
Mebuscuk

Gemicik oluyorsa…

Mebusçuk niye olmasın kardeşim?
*
O yaştakiler ne anlar mebusluktan diyorsan… “Ben bilmem büyüklerim bilir” diyen mebus yok mu?
*
Mebus olmasınlar da…
Tinerci mi olsunlar?
*
Evet, henüz iki koyun bile gütmemiş olabilirler ama… Etraflarına baka baka öğrenmeleri için “Başbakanımız uçurumdan atlarsa, biz de peşinden atlarız” diye yol gösteren mebus yok mu?
*
Sen bu yaşında takla atıyorsun…
18’inde alt tarafı el kaldıracak.
- Kabul edenler?
- Etmeyenler?
- Kabul edilmiştir.
Zor mu?
*
“Geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo da vinci” diyene bakanlık koltuğu veriliyorsa, “limonun yarısı limbeş” diyenin maliye bakanı olmasında ne sakınca olabilir… 18’ini filan boş ver, 8’inde bile haydi haydi olur.
*
Üstelik…
Akıl yaş’ta değil baş’tadır.
En az üç mesela…
Memleketimizin bu meselesini 60 yaşındaki mebus mu daha iyi halleder?
18 yaşındaki mebus mu?
*
Ha merak edersen, Hindistan’da Pakistan’da böyle şeyler olur mu…
Uganda’da olur!
Alengot Oromait, 18 yaşında, lise son sınıf öğrencisiydi. Babası, iktidar partisinin mebusuydu. Babası öldü. Onun yerine sen mebus ol dediler. İki kişiden biri’nin oyunu aldı, yüzde 52’yle mebus seçildi iyi mi…
*
Zaten, demokrasi dediğin babadan evlada geçmeyecekse, niye şehzade Fatih’ten örnek verilsin ki?
*
Bak, Fatih dedim aklıma geldi…
Kimi, şehitlikte bi kaç Mehmet.
Kimi, gazi mecliste bi kaç velet.
Nasip işidir.

piskoptay
10-10-2012, 16:22
#1178 e istinaden ,
22 yaşında emekli eski milletvekili olmak ne havalı olur lan. :)

Paranoyak Fare
11-10-2012, 11:49
Cumhuriyet Ak Partisi

Ağlamadan sorumlu başbakan yardımcımız, teröriste ağlayan emniyet müdürü’nü takdirle karşılayıp, görüşlerini pek değerli bulurken, başbakanımız pek kızdı, terörü mazur göstermeye çalışmakla suçladı.
*
Bi öyle, bi böyle.
*
Orman bakanımız, cephanelik patlayınca Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler derken, turizm bakanımız, soruşturulmadan geçiştirilecek, üstü kapatılacak bi olay değil der… AKP sözcüsü kilimci valiye sahip çıkıp, lokum bile dağıtılır derken, meclis başkanımız, valiler yağcılığı bıraksın artık der… Başbakan yardımcımız, ekonomide frene basmamız gerektiğini söylerken, ekonomi bakanımız gaza basmamız gerektiğini izah eder… Devlet bakanımız, vergi borçlarını yeniden yapılandırma kararı aldıklarını açıklarken, maliye bakanımız, böyle bir yapılandırmaya niyetlerinin olmadığını açıklar… Başbakan yardımcımız, apo’ya ev hapsi tartışılabilir deyince, öbür başbakan yardımcımız tartışılamaz olduğunu, diğer başbakan yardımcımız ise, tartışılamasa bile konuşulabilir olduğunu söyler… İçişleri bakanımız, uçaklarla bombalanan kaçakçıların *** figüranı olduğunu söyleyip, özür dilenecek bi durum olmadığını belirtirken, AKP sözcüsü, sayın bakanın sözlerinin gayriinsani olduğunu açıklar… Sağlık bakanımız herkes aşı olacak derken, başbakanımız isteyen olur istemeyen olmaz, sana ne der… Milli eğitim bakanımız, dershaneler konusunda başbakanımızla ters düşerken, eski milli eğitim bakanımız, sınav sistemiyle ilgili olarak yeni milli eğitim bakanımızla ters düşer… Cumhurbaşkanımız, tutuklu vekiller meselesinde başbakanımızla ters düşerken, başbakanımız, yeni anayasa’da meclis başkanımızla ters düşer… Sanayi bakanımız ticaret bakanımızla, savunma bakanımız aile bakanımızla zıtlaşır filan.
*
Çünkü… Türkiye’nin en baba ana muhalefet partisi, AKP’dir.
*
Bazen… Cumhuriyet Ak Partisi’dir. Bazen… Milliyetçi Harek’ak Partisi.
*
Başbakanımızın “iki partili sistem istiyorum” dediği sistemdir bu… Ak diyen de kendisidir, kara diyen de… O emniyet müdürünü mesela, oraya atayan da kendisidir, alkışlayan da, yerden yere vuran da.
*
Hacivat da odur, Karagöz de. Şıracı da odur, bozacı da. Kavuklu da odur, Pişekâr da. Al gülüm, ver gülüm’dür. İtilmiş’le Kakılmış zannedersin… Aşuk ile Maşuk’turlar.
*
Ama illa adını koyacaksak… Adem ile Havva demokrasisidir.
*
Ahalimize cuk oturur… Üstte yok, başta yok, malum yerleri komple açıkta ama, kendilerini cennette sanıyorlar!

Paranoyak Fare
12-10-2012, 11:25
Füzenin Sultanları

Rakip takım servis attı.

Top bizim sahamıza düştü, 1-0.

Moralimizi bozmadık.
Bi servis daha attılar.
Top gene bizim sahada, 2-0.
Üç, beş derken 7-0 oldu.
Baktılar ki, set bitiyor…
Manşet’lerimizde hâlâ tık yok.
Havaya girip, smaç servis attılar.
Top tribüne düştü.
Beş seyircimiz öldü.
Şak… Mola aldık.
Top kullanma sırası bize geçmişti.
Bi smaç servis de biz patlattık.
Doooğru, rakibin yedek kulübesine.
Sekiz sporcuları öldü.
*
Güney Koreli hakem Ban Ki-moon, kaptanları yanına çağırdı, kasten hatalı servis kullanılmaması konusunda uyardı, oyunun kurallarını bozmayın, şam’piyonluk maçının tadı kaçıyor dedi.
*
Bu sefer plase servis attılar.
Çizginin dışına düştü.
Peş peşe dört plase de biz attık.
7-4.
Bi onlar, iki biz, bi onlar, iki biz…
Misliyle, 10-10’a getirdik.
Mola aldılar.
*
Tribünlerimiz adeta yıkılıyordu.
Füzenin Sultanlarııı
Sallıyor sınırlarıııı!
*
O ana kadar silik bi oyun sergileyen pasörümüz duraklamadan faydalandı, iyice coşturmak için taraftarımıza koştu, Neco buraya yumruk havaya diye bağırdılar…
Oleyy çektirdi.
*
Rakip zayıf görünüyordu ama…
Pasörleri Çinli, masörleri İranlı.
Yetmedi…
Rus smaçör getiriyorlardı.
*
Amerikalı liberomuz, korkmayın arkanızda ben varım, dublaja girerim dedi.
Blok yaptık, havada kestik.
*
Vay efendim antene değdin, asıl sen fileye takıldın filan, salon elektriklendi.
Elektriğin fişini çektiler.
Top kullanma sırası kimde belli değil, saha karışmak üzere sayın seyirciler…

Paranoyak Fare
13-10-2012, 12:07
Tırışkadan teyyare

Yok öyle, uçarak geçmek filan.

Yakalarız.

*
Gaziantep’te yakaladık mesela.
Arıkuşu.
Sağ ayağında “Israel Tel Aviv” yazıyordu. Gagasında delik vardı. Belli ki, mossad casusuydu, yakalanacağını anlayınca gizli kamerasını çıkarıp atmıştı. Ahalimiz yakaladı, emniyete teslim etti.
*
Sorgusunda ötmüş…
İtiraf etmiş yani.
Ciyk demiş.
*
Konya’da da pelikan yakaladık.
Suçüstü enseledik.
Çünkü, ensesinde verici cihaz vardı.
Ayağında gene İsrail yazıyordu.
Vay efendim neymiş, göç yolları tespit ediliyormuş da, o cihazın sinyali nereden nereye gittiğini haber veriyormuş falan… Sen bizi keriz mi zannettin Moşe efendi!
*
(Madem bu alengirli işlere giricen, örnek al biraz… Bak, senin kanatlılar şakır şakır yakalanırken, bizim Tuğçe senin burnunun dibine kadar girdi, ruhun bile duymadı. Diyeceksin ki, Tuğçe kim? Kaplumbağa, caretta… Kod adı Tuğçe’ydi. Yapıştırdık sırtına verici cihazı, 35 gün gizli gizli yüzdü, Gazze’den çıktı. Hatta, Hürriyet bile “Türk caretta’sı İsrail ambargosunu deldi” diye manşet attı. Gerçi, Yunanistan’a sızması için gönderdiğimiz öbür casusumuz şerefsiz çıktı, hâlâ Bodrum kıyılarında gezip bizi gözetliyor ama, olsun gari… Çift taraflı çalışan casus, hep vardır bu meslekte.)
*
Neyse…
Ördek yakaladık, İpsala’da.
Ayağında Norveç yazıyordu.
Misilleme şarttı…
Avcılarımız, sınırı uçarak geçen ilk kaz’ı indirdi, drannn, İsveç casusu çıktı.
*
Soğuk Savaş döneminde, İzmir’de komünist leylek yakalanmıştı, yaralıydı, bileğinde alenen Moskova yazıyordu, balıkçılarımız tarafından jandarmaya teslim edilmişti. İstanbul’da ölü ele geçirilen Moskova künyeli karga ise, şüpheye yer bırakmıyordu, gagası kızıl’dı… Hatay’da atmaca vuruldu, Finlandiyalı olduğu anlaşıldı. Ki, kuş gribi’nin İran ve Ermenistan menşeli biyolojik silah olduğunu bizzat AKP mebusu açıklamıştı.
*
Ve, şimdi de…
Suriye kanatlısı yakaladık.
Gene anten çıktı falan deniyor.
Yemezler abicim!


NOT: İsim Şehir Bitki’nin imzası için, bugün saat 13’te İzmir’de, Balçova Agora D&R’deyim… İsim Şehir Hayvan’ı imzalatmak isteyenlerin, ayağında künye bulunan kuş getirmemeleri rica olunur.

Paranoyak Fare
14-10-2012, 12:56
Avrupa Birliği’ne niye Nobel Barış Ödülü verdiler?

Kaddafi, Başbakanımıza ödül verdi, Kaddafi’yi linç ettiler.
Cumhurbaşkanımız Mübarek’le kucaklaştı, Mübarek’i kafese koydular. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi gün Lübnan işgal edildi. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular. Suudi Kralı, Cumhurbaşkanımızla Başbakanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, Yemen’de içsavaş çıktı. Ürdün Başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti. Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili, alayı birbirine girdi. El Beşir’e Çankaya Köşkü’nde yemek yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü; tutuklamak için El Beşir’i arıyorlar. Arjantin Devlet Başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı. Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, Kuzey Kore füze fırlattı. Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken meclis basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü. Yunanistan Başbakanı kış olimpiyatlarımıza geldi, halk ayaklanması çıktı, hükümeti düştü. 2010’u Japon Yılı ilan ettik, 2011’de dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı. Romanya Başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti. İspanya Başbakanı’yla medeniyetler ittifakı kurduk, adam siyaseti bıraktı. Silvio ayvayı yedi… Portekiz Başbakanı, Cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti, kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu. Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna Başbakanı tutuklandı. Başbakanımızın Kosova’ya gideceği açıklandı, gitmeden 12 saat önce, Kosova hükümeti düştü. Cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya
gideceği açıklandı, Hollanda Prensi çığ altında kaldı, Cumhurbaşkanımız Hollanda’ya gitti, madalya takıldı, Hollanda Hükümeti istifa etti.
Başbakanımızın ABD’ye gideceği açıklanınca, Obama beyzbol sopası çıkardı, gezi iptal oldu.
Suriye’yle savaşıyoruz.
Rusya’yla papaz olduk.
İran’ın gözünde düşmanız.
Irak nefret ediyor.
Ermenistan’ı saymıyorum bile.
Rumlarla görüşmüyoruz.
Sıfır komşu.
Memleketimizde desen, zaten kan gövdeyi götürüyor da… Hatay’ı dinler
arası “barış”, kardeşlik ve hoşgörü başkenti ilan ettik, tarihinde ilk kez mezhep huzursuzluğu çıktı.
Ve, hâlâ deniyor ki, Avrupa Birliği’ne niye Nobel “Barış” Ödülü verdiler?
Bana sorarsanız… Bizi oraya sokmamayı başardıkları içindir!

Castiel_
16-10-2012, 04:36
Baro’metre..

Basın’ın bu dönemde iyi bir sınav verdiği söylenemez.

Meslektaşları hapisteyken, Dolmabahçe Sarayı’nda basın özgürlüğü gecesi tertipleyip, fonda ince müzik eşliğinde, avanta viski yudumlayarak, limon sosunda hıyar yemeleriyle hatırlanacaklar. İstisnaları tenzih ederim… Sansür’e gerek bırakmayıp, otosansür’ün feriştahını uygulayan, bildiğini yazarak değil, bildiğini yazmayarak kazanan, halkın gerçekleri öğrenme hakkı’na hizmet etmek yerine, ninni söyleyen, tirajlar çakılırken, manşetlerde havai fişekler patlatan, ekranlarda pembe tablo çizen’ler topluluğu olarak anılacaklar.

* * *

Sermaye’nin bu dönemde iyi bir sınav verdiği söylenemez. Çocuklarının geleceğini, parayı balyaladıkları memleketimizde değil, el âlemin memleketlerinde gören, yurttaşların özgürlüğü her alanda kısıtlanırken, beşer metrelik duvarlar arkasındaki villalarında huzurla yaşayabileceklerini zanneden… Yarın öbür gün, bu dönem’in hesabı kitabı yapıldığında, susma sustukça sıra sana gelecek’i sıra kendisine gelene kadar kavrayamayan’lar olarak anılacaklar.

* * *

Sendikalar, ha keza…
Maalesef, sarı basın’dan bile daha cart sarı olarak hatırlanacaklar.

* * *

Sanat camiası’nın da, bir elin parmakları kadar’ı hariç, bu dönemde iyi bir sınav verdiği söylenemez. Sanat dediğin, ister transatlantik ol, ister filika, iskeleden halatları koparıp attığın an başlar. Çünkü, özüne, ruhuna, mantığına aykırıdır, bağımlı olmak…
Duba olarak anılacaklar.

* * *

Akademik çevreler’in bu dönemde iyi bir sınav verdiği söylenemez. Lifli gıdalar, pilatesin faydaları, buzulları eriyen kutup ayıları gibi, kokmaz bulaşmaz mevzularda adeta papağan misali şakıyan, susmak bilmeyen profesörlerimiz… ÖSYM rezaletleri, çağdışı eğitim, Mehmet Haberal, Fatih Hilmioğlu, dövülen, tutuklanan üniversite öğrencileri’nde dut yemiş bülbül olarak hatırlanacaklar.

* * *

Ve, aynı dönemde…
Aynı basınç uygulandı.
Baro’metre ölçtü.

* * *

İstanbul ve Ankara barosu’nun avukatları, evrensel ilkelere ve onurlarına sahip çıkan, susmayan, direnen… Birey’i kul olmaktan kurtaran hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve demokrasi mücadelesinde tırsmayıp, toplu halde, açıkça tavır koyan… Alnı açık, başı dik kalmayı başaran “tek meslek grubu” olarak hatırlanacak.

* * *

Yazın bi kenara…
Korku bulaşıcıdır.
Cesaret de öyle.
Baro seçimleri milattır.

Castiel_
18-10-2012, 18:46
Hilmi’oğlu

Kim demiş bilmiyorum ama…

Fena demiş.

*

Öperken kokusunu içine çektiysen…
Özlerken burnunun direği sızlar.

*

Ve neymiş efendim, maazallah bir geceliğine evine gönderseymişiz, kaçarmış filan… Bir baba için evladın ölümünden öte neresi var ki kaçabileceği? Hangi kuytularda saklanabilir insan, bu kederle?

*

Az gayret.
Hepsini öldüreceksin de…
Sen nasıl yaşayacaksın bu veballe?

Castiel_
18-10-2012, 18:46
Para’doks

Milli futbolculara yenilmesinler diye 3 milyon lira prim verdiler, gene olmadı…

Halbuki, bu iş parayla olsaydı, Suudi Arabistan’ın devamlı dünya kupasını kazanması gerekirdi. Çünkü, para’yla olmuyor, ruh’la oluyor. Ve zannettiğiniz gibi ayak’la da oynanmıyor aslında, yürek’le oynanıyor.

İsmail Temiz.
Bordo bereliydi.
Bingöl’de mayına bastı.
Sol bacağı dizden gitti.
Ali Budak.
Şırnak’ta mayına bastı.
Sağ bacağı dizden gitti.
Nurettin Balkaya.
Şırnak’ta mayına bastı.
Sol bacağı yok.
Mehmet Mutlu Kalak.
O da gazi.

Fatih Karakuş, yüksek gerilim hattına dokundu, sol kolu yok. Selim Karadağ, doğuştan sağ kolu yok. Furkan Arslan, kıyma makinesine kaptırdı, sağ dirsekten itibaren yok. Rahmi Özcan, sağ bacağı doğuştan 30 santim kısaydı, 12 defa ameliyat oldu, neticede dizden kestiler. Barış Telli, henüz dört yaşındayken trafik kazası, sağ bacağı gitti. Fatih Şentürk, motosiklet merakı, sol bacağı gitti. Şeyhmus Erdinç, Feyyaz Gözaçık, Serkan Dereli, doğuştan birer bacakları yok.

Osman Çakmak…
Kara kış, sabahın beş’i, Besta Vadisi’ni yoğun sis kaplamıştı, göz gözü görmüyordu, üstüne bardaktan boşanırcasına sağanak başladı, termal kameralar çalışmıyordu, mayına bastı, sol bacağı diz altından koptu, Şırnak, Diyarbakır, oradan Gata’ya götürdüler, ameliyat üstüne ameliyat, 10 sene kardeşim, 10 sene sürdü tedavisi… Bi gün, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt geldi rehabilitasyon merkezine, gazilerle sohbet ediyordu. Osman öne çıkıp, komutanım ben iyileştim, gene bölgeye gitmek istiyorum deyince, ilk kez orada duydu… “Vatana hizmet, illa vuruşarak olmaz, vatana hizmete devam etmek istiyorsan, futbol oyna oğlum, ay yıldızlı formayı o şekilde taşı” dedi komutan.

Evet, Türkiye’nin Ampute Milli Futbol Takımı bu…
Ve, Dünya Kupası’nda üçüncü oldular!

Hem de ne zaman oldular biliyor musunuz? Üç gün önce… “Eli ayağı tutanlar”ın Romanya’yla Macaristan’a yenildikleri, geçen hafta sonunda oldular. Rusya’da düzenlendi 2012 Ampute Dünya Kupası… Ampute futbolda seri başı kabul edilen, İngiltere, Japonya, Gana, Ukrayna, Polonya gibi 12 ülke katıldı. Yarı finalde Rusya’ya yenildik, üçüncülük maçında Arjantin’i devirdik.

Macaristan rezaletinden bir gece önce, pazartesi akşamı, Atatürk Havalimanı’na indiler. Sanıyorlardı ki, yabancı futbolcuları karşılayıp omuzlara almak için yarışan vatandaşlarımız orada olacak, çiçekler verilecek, Türkiye sizinle gurur duyuyor diye tezahürat yapılacak, alkışlanacak. Kimse yoktu… Ne Futbol Federasyonu, ne Bedensel Engelliler Federasyonu, ne bir siyasi parti temsilcisi, ne de vatandaş… Hiç kimse yoktu. Allah’tan hostesler filan çırpındı, o sırada seyahat için uçak bekleyen Müslüm Gürses’i yakalayıp getirdiler, Müslüm Baba memleket adına hepsini tek tek tebrik etti, hatıra fotoğrafı çektirdi.

Sordum, Başbakan veya Spor Bakanı telefon etti mi diye, yok… Şeytan diyor, Alex’e tivit at, bu çocuklar göğsümüzü kabarttı diye, adım gibi eminim, hiç olmazsa Alex telefon ederdi.

Milli futbolculara 3 milyon lira prim verdiler, gene olmadı. Ampute milli takımına, dünya kupası’na gitmeden önce kamp için 250’şer lira harcırah vereceklerdi güya… O bile hesaplarına yatmadı hâlâ!

Castiel_
19-10-2012, 18:12
Dak duk iyi de.. Dik’i var bu işin..

Putin’le Başbakanımızın hayat çizgisinde pek çok ortak özellik var aslında… Putin’in babası Sovyet donanmasının denizaltı filosundaydı, Başbakanımızın babası kaptandı.

Okul yılları bile üç aşağı beş yukarı aynı döneme denk geliyor. Putin, Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden diplomasını alırken… Başbakanımız imam hatip lisesi’nden mezun oluyordu.

İşe girişleri de eşzamanlı…
Putin KGB’ye girdi, Başbakanımız İETT’ye girdi.

Tesadüfün bu kadarı yani… Aynı tarihlerde askerlik yaptılar. Başbakanımız kantin asteğmeniyken, Putin, yarbay rütbesiyle Doğu Almanya’da casustu.

Kamu görevine bile aynı günlerde başladılar. Başbakanımız belediye başkanlığı koltuğuna otururken, Putin, KGB’nin yerini alan istihbarat teşkilatı FSB’nin başkanlık koltuğuna oturuyordu.

İkisi de sporcu… Başbakanımız futbolcu. Putin ise düzenli olarak yüzüyor, rafting ve kayak yapıyor, badmington ve buz hokeyi oynuyor, bisiklete ve at’a biniyor, judo ve karate’de kara kuşak, dünyada 10’uncu dan mertebesine ulaşmış sadece 7 kişi yaşıyor, Putin karate’de 6’ncı dan, judo’da 8’inci dan.

Putin, sambo’da master seviyesinde… Sambo, silahsız savunma manasına gelen, aikijutsu, jujitsu, aikido, judo ve güreş’in karışımından oluşan, modern savaş sanatı kabul edilen, mücadele ve dövüş sporu… Başbakanımızın ise, Kırkpınar altın kemeri var.

İkisi de pilot… Putin, bizzat kendisinin kullandığı Su-27 tipi savaş uçağıyla Çeçenistan’ı vurdu, Tu-160 tipi ağır bombardıman uçağıyla havacılık fuarında gösteri uçuşu yaptı, Be-200 tipi tanker uçağını kullanarak orman yangınına müdahale etti. Başbakanımızın, pırpır uçak kokpitinde fotoğrafı var.

İkisi de müzik tutkunu… Putin, favori şarkısının Beatles’tan Yesterday olduğunu söylüyor. Başbakanımız, beraber yürüdük biz bu yollarda’yı söylüyor. Putin piyano çalıyor, Brahms, Mozart, Çaykovski, Rahmaninov, Schubert ve Liszt dinlemeyi seviyor, caz’a ilgi duyuyor. Başbakanımız, siidiçalar çalıyor, bi defa görüntülenmişti, makam otomobilinde Cengiz Kurtoğlu dinlediğini biliyoruz.

Bir başka ortak noktaları şiir… Putin, Ömer Hayyamcı, Başbakanımız, Necip Fazılcı.

Yabancı lisana hâkimler…
Putin, İngilizce, Almanca biliyor. Başbakanımız, van münüt ve Arapça konuşuyor.

Peki, hiç farklı noktaları yok mu? Elbette var…
Putin dalgıç, geçenlerde arkeolojik kazıya katıldı, amfora çıkardı, mini denizaltıyla Baykal Gölü’nde 1400 metre derinliğe indi. Başbakanımız hem dalgıç değil, hem çanak çömlek işlerini sevmiyor, hem de Baykal adını duyunca sinirleniyor. Putin, tarihi kitap okumayı seviyor. Başbakanımız, kitap okumuyorum, kitap özeti okuyorum diyor. Putin, gençlik festivaline katılıp, Harley Davidson kullanıyor. Başbakanımız, motosiklet kullanmıyor, gençlik festivallerine gençlerin katılmasını bile tasvip etmiyor. Putinka adıyla votka var. Başbakanımız üzüm yememizi tavsiye ediyor. Putin’in iki köpeği var, birinin adı Koni, labrador retriver, öbürünün adı Buffy, çoban köpeği… Başbakanımız, köpekleriyle yatıp kalkanlardan hoşlanmıyor. Putin’in ordusu nükleer güç. Bizim genelkurmay başkanı dahil, ordunun yarısı hapiste, izahı çok güç. Putin’in uzay istasyonu var. Bizim astronot adayını denizin dibinden Amerikalılar çıkardı.

Suriye meselesine de farklı bakıyorlar… Başbakanımız “dak edene duk ederler” diyor. Putin ise, “sakın ola hiç kimse bize, kiminle silah ticareti yapacağımızı dik’te etmeye kalkışmasın, sonuçlarına katlanırsınız” diyor.

Hülasa.
Beşar’a dak-duk filan amenna ama, Putin’e dik…
Aman diim usta!

Paranoyak Fare
20-10-2012, 19:55
Er’ken seçim

Deniyor ki…
Er’den erbaş’tan mebus olur mu?
Hitler onbaşıydı.
Başbakan olmadı mı?
Bana sorarsanız…
Er’lerin mebus olması, oy kullanması filan, demokratik açıdan yeterli değil.
Komutanları da er’ler seçmeli.
İlla komutan mı olmak istiyorsun…
Yap kardeşim mitingini kışlada.
Anlat çılgın procelerini.
“Alakart karavana çıkarıcaz
Her gün çarşı izni vericez
3-5 nöbetine son
Her akşam aç aç” filan.
Koy sandığı içtima alanına.
Al alaydan oyu, Aloy Komutanı ol.
Öğretmenleri öğrenciler seçsin.
Gardiyanları mahkûmlar seçsin.
Zabıtaları pazarcılar seçsin.
Hangi takıma saha kapatma cezası verileceğine federasyon karışmasın…
Tribünler karar versin.
Hakemi futbolcular seçsin.
Zaten, hiç boşu boşuna maç yapmayalım, oylama yapalım, kimin taraftarı fazlaysa o şampiyon olsun.
Boşanmak istiyorsun mesela…
Hâkime ne?
Toplansın sülale…
Referandum yapılsın.
Aile reisi niye ana-baba?
Kabile miyiz biz?
Çocukların istikbaliyle ilgili kritik mevzularda ana-babanın dediği olmasın, üç kişilik ailelerde salt çoğunluk aransın, dört kişilik ailelerde ikiye iki karar alınamazsa, rafa kaldırılsın, gelin veya damat gelene kadar kadük kalsın.
Devlet dairesinde en az 150 memur varken, niye sen müdür oluyorsun ki…
Hani demokrasi?
Belediye otobüsünün nerde duracağına yolcular karar versin, oytobüs olsun… Çoğunluk nereye istiyorsa, pilotlar oraya uçsun. Kadıköy’den bindik diyelim, Karaköy’e mi Eminönü’ne mi, yoksa Adalar’a mı, kaptanı alakadar etmez, demokrasi var, uzlaştık uzlaştık, uzlaşamadık bırakalım akıntı karar versin.
Herkes kendine anayasa hazırlasın, herkes kendi anayasasına uysun, birbirimizin hukukunun birbirimizin hukukuna uymadığı durumlarda, hiç ağlanıp zırlanmasın… Bu saatten sonra herkes ne hali varsa görsün.

Paranoyak Fare
21-10-2012, 16:30
Emmanuelle

Emmanuelle öldü.

Entel’lerimiz yasta.
Dokunaklı satırlar döşeniyorlar…
Erotizm ikonasıydı, kuşağımızın âşık olduğu kadın, cinsel keşiflerimizin heyecanını içselleştirmişti filan.
Bu, koskoca bir yalandır.
Dünyada 350 milyondan fazla insanın seyrettiği Emmanuelle’i, Türkiye’de seyredenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Türkiye’nin erotizm ikonaları, Arzu Okay’dır, Zerrin Egeliler’dir, Figen Han’dır, Seher Şeniz’dir, Gülgün Erdem’dir, Zerrin Doğan’dır, Mine Mutlu’dur, Necla Fide’dir… İnanmayan genç varsa, babasıyla anket yapsın, hepsi Emmanuelle’e beş basar.
Emmanuelle’in vizyona girmesi için özgürlük mücadelesi verdik, falan… Palavradır. Evet, yasakçı dangoz zihniyet, açık saçık diye Emmanuelle’e karşı çıkıyordu ama, bizim Emmanuelle’lerin filmleri aynı tarihlerde çatır çatır sinemalardaydı. Üstelik, 18 yaş sınırı da yoktu. Bildiğin okul’du.
Belki şaşacaksınız ama, bırak ecnebi Emmanuelle’i, “Kasımpaşalı Emmanuel” bile vizyondaydı! Feri Cansel… Erkeksi tavırları, sinkaflı konuşmasıyla, bu lakapla tanınırdı, 1979’da aynı adla film çevirmişti.
Hatta, “Horoz gibi Maşallah” filmiyle patlama yapan Emel Aydan vardı, ki, asıl adı Erdoğan’dı, İtalya’da ameliyatla kadın olmuştu. Filmlerinde onun için yanıp tutuşanlar, bu gerçeği bilmiyordu. Askere çağırılmış, askerlik şubesine gidip, buyrun beni çağırmışınız deyince, vaziyet anlaşılmıştı.
Ha diyebilirsiniz ki, “Horoz Gibi Maşallah, Parçala Behçet, Ah Deme Oh De, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Azgın Bakireler, Sevişerek Ölenler” gibi filmleri, nasıl olur da Emmanuelle’le kıyaslarsın?
Güzel soru ama, o filmin afişlerdeki adı Emmanuelle değildi ki… Hisli Duygular’dı! Çünkü, güya Türkçeleştirirken, dilimizi katletme merakı, sadece bugün değil, o günlerde de vardı.
Tıpkı…
Entellerimizin, ecnebi’yi kaliteli kabul edip, aynı içerikteki yerli’yi ikinci sınıf kabul etme merakı gibi.
Tıpkı, Emmanuelle’in ikona ilan edilip… Kuşağımızın âşık olduğu, Arzu’ların, Zerrin’lerin, adeta yok sayılması, haklarının teslim edilmemesi, hem ezbere bilinip, hem karalanması gibi.
Bakın, aynen şöyle yazmıştı intihar mektubunda Seher Şeniz… “Nihayet gidiyorum. Daha 15 yaşındayken anlamıştım bu dünyadaki insanların ne mal olduğunu… Öldüğümü kimse bilmesin. Peruklarımı yakın, küllerini savurun. Beni beyaz bir bornoza sarıp her yerimi kapatın, o kadar.”
Bilmiyorum, Seher’leri küçümseyip, Emmanuelle’in ardından ağıt yakan entel tayfası, çıplaklığın masumiyetine dair, böylesine bir cümle kurmayı başarabilir mi…
Özetle.
Çoğu rahmetli oldu, kalanlar da sessiz sakin köşelerde, mütevazı şekilde yaşıyor. Bana sorarsanız, Altın Portakal’ın Altın Koza’nın bu ikiyüzlülüğe son verip hakkı teslim etme zamanı geldi de geçiyor.

i o r i
21-10-2012, 16:54
Emmanuelle

Emmanuelle öldü.

Entel’lerimiz yasta.
Dokunaklı satırlar döşeniyorlar…
Erotizm ikonasıydı, kuşağımızın âşık olduğu kadın, cinsel keşiflerimizin heyecanını içselleştirmişti filan.
Bu, koskoca bir yalandır.
Dünyada 350 milyondan fazla insanın seyrettiği Emmanuelle’i, Türkiye’de seyredenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Türkiye’nin erotizm ikonaları, Arzu Okay’dır, Zerrin Egeliler’dir, Figen Han’dır, Seher Şeniz’dir, Gülgün Erdem’dir, Zerrin Doğan’dır, Mine Mutlu’dur, Necla Fide’dir… İnanmayan genç varsa, babasıyla anket yapsın, hepsi Emmanuelle’e beş basar.
Emmanuelle’in vizyona girmesi için özgürlük mücadelesi verdik, falan… Palavradır. Evet, yasakçı dangoz zihniyet, açık saçık diye Emmanuelle’e karşı çıkıyordu ama, bizim Emmanuelle’lerin filmleri aynı tarihlerde çatır çatır sinemalardaydı. Üstelik, 18 yaş sınırı da yoktu. Bildiğin okul’du.
Belki şaşacaksınız ama, bırak ecnebi Emmanuelle’i, “Kasımpaşalı Emmanuel” bile vizyondaydı! Feri Cansel… Erkeksi tavırları, sinkaflı konuşmasıyla, bu lakapla tanınırdı, 1979’da aynı adla film çevirmişti.
Hatta, “Horoz gibi Maşallah” filmiyle patlama yapan Emel Aydan vardı, ki, asıl adı Erdoğan’dı, İtalya’da ameliyatla kadın olmuştu. Filmlerinde onun için yanıp tutuşanlar, bu gerçeği bilmiyordu. Askere çağırılmış, askerlik şubesine gidip, buyrun beni çağırmışınız deyince, vaziyet anlaşılmıştı.
Ha diyebilirsiniz ki, “Horoz Gibi Maşallah, Parçala Behçet, Ah Deme Oh De, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Azgın Bakireler, Sevişerek Ölenler” gibi filmleri, nasıl olur da Emmanuelle’le kıyaslarsın?
Güzel soru ama, o filmin afişlerdeki adı Emmanuelle değildi ki… Hisli Duygular’dı! Çünkü, güya Türkçeleştirirken, dilimizi katletme merakı, sadece bugün değil, o günlerde de vardı.
Tıpkı…
Entellerimizin, ecnebi’yi kaliteli kabul edip, aynı içerikteki yerli’yi ikinci sınıf kabul etme merakı gibi.
Tıpkı, Emmanuelle’in ikona ilan edilip… Kuşağımızın âşık olduğu, Arzu’ların, Zerrin’lerin, adeta yok sayılması, haklarının teslim edilmemesi, hem ezbere bilinip, hem karalanması gibi.
Bakın, aynen şöyle yazmıştı intihar mektubunda Seher Şeniz… “Nihayet gidiyorum. Daha 15 yaşındayken anlamıştım bu dünyadaki insanların ne mal olduğunu… Öldüğümü kimse bilmesin. Peruklarımı yakın, küllerini savurun. Beni beyaz bir bornoza sarıp her yerimi kapatın, o kadar.”
Bilmiyorum, Seher’leri küçümseyip, Emmanuelle’in ardından ağıt yakan entel tayfası, çıplaklığın masumiyetine dair, böylesine bir cümle kurmayı başarabilir mi…
Özetle.
Çoğu rahmetli oldu, kalanlar da sessiz sakin köşelerde, mütevazı şekilde yaşıyor. Bana sorarsanız, Altın Portakal’ın Altın Koza’nın bu ikiyüzlülüğe son verip hakkı teslim etme zamanı geldi de geçiyor.

hayatında emanuel seyretmemişin ki. sen 80 li 90 lı yıllarda çocuk olmadın senin dediğin filmleri kenan paşa yasakladı videoları kahvehanelerden toplattı. senin emanuelle tanışman heralde çocuğunu gece televizyon başında yakaladığında olmuştur. televizyon çocukları porno sinemaların varlığını da anca orta okulda lisede falan öğrendiler oralar da okul falan değildi belki almancalarına "faydası olmuştur". =/

internet bu kadar yaygın olmayaydı eski filmler saklanan videolardan bilgisayara aktarılmasaydı biçoğu hala bilemeyecekti.

mayred
22-10-2012, 00:51
hayatında emanuel seyretmemişin ki. sen 80 li 90 lı yıllarda çocuk olmadın senin dediğin filmleri kenan paşa yasakladı videoları kahvehanelerden toplattı. senin emanuelle tanışman heralde çocuğunu gece televizyon başında yakaladığında olmuştur. televizyon çocukları porno sinemaların varlığını da anca orta okulda lisede falan öğrendiler oralar da okul falan değildi belki almancalarına "faydası olmuştur". =/

internet bu kadar yaygın olmayaydı eski filmler saklanan videolardan bilgisayara aktarılmasaydı biçoğu hala bilemeyecekti.

Adamın yaşını biliyor musun da ahkam kesiyorsun ? Sen , ben ve yaşıtlarımız henüz babamızla bile gezmezken Özdil ve yaşıtları o filmleri seyrediyorlardı.

Paranoyak Fare
23-10-2012, 13:31
Domuz gribi, kuş gribi filan derken… Saman nezlesi!

Bu Kurban Bayramı’nda…
İthal kurbanlık yok.
İthal saman var!
*
Kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik, kendi kendimize hayvanlarımızı bile doyuramıyoruz artık…
Tarihimizde ilk kez ve dünyada sadece biz, yurtdışından saman ithal ediyoruz.
*
Hem de nerelerden biliyor musunuz? Tarım Bakanlığımızın listesine göre, Angola, Vanuatu ve Bhutan’dan mesela… Brunei’den, Belize’den, El Salvador’dan, Eritre’den, Kongo’dan getiriyoruz.
*
Namibya, Zimbabwe, Mozambik, Libya ve Uganda da var listede…
Gelişmiş ülkelerden yani.
*
Çünkü, sakla samanı gelir zamanı denilen kavram, sakla samanı gelir “zam anı”na dönüşmüştü… Muhteşem tarım politikamız gereği, buğday’ın kilosu 60 kuruşken, saman’ın kilosu 70 kuruşa çıkmıştı.
*
Ekmek yapıyorsun…
60 kuruş.
İneğe yediriyorsun…
70 kuruş.
*
Ha, diyebilirsiniz ki, ekmek başka inek başka, mevzuları çarpıtma, sapla samanı karıştırma.
*
O da eskidendi şekerim…
Gönül rahatlığıyla karıştırabiliriz.
Saman’la beraber…
Sap da ithal ediyoruz!
*
Dolayısıyla, habire “bunlar iki koyun güdemez, bırak davar’ı kaz bile güdemez” dediklerine göre… Şimdi sıra geldi, önümüzdeki Kurban Bayramı’nda saman’ı yetiştirip, çoban’ı ithal etmeye.

************************************************** ****************

çobanlarda ithal sayın Özdil :)) alayı önce ameriga'da yetiştiriliyor sonra kapalı kapılar ardında gizli anlaşmalar yapılıyor, belli tavizler veriliyor ve anlaştıkları kişinin o koltuğa oturmasına izin veriyorlar.

Paranoyak Fare
24-10-2012, 12:29
Yas'ak


29 Ekim yasaklandı…
Aslında, cumhuriyet bayramının yasaklanmadığı, her sene ısrarla cumhuriyet bayramına denk getirilen 29 Ekim’in yasaklandığı açıklandı. Hicri takvime geçilene kadar, ekim’le şubat’ın yer değiştirilmesine, mart’ın dört senede bir 32 çekmesine karar verildi.
*
19 Mayıs yasaklandı…
Aslında, gençlik ve spor bayramının yasaklanmadığı, havaların her mayıs’ta eksi 27 derece olduğu, statları sel götürdüğü, okul bahçelerine çığ düştüğü, memleketimiz maalesef olumsuz meteorolojik şartlarda kurtarıldığı için, çocuklarımız zatürree olmasınlar diye törenlerin iptal edildiği açıklandı.
*
23 Nisan yasaklandı…
Aslında, çocuk bayramının yasaklanmadığı, isteyen çocuklarımızın Kenyaca, Somalice, Ugandaca ezberleyerek, gesi bağlarında dolanıyorum’u okuyabileceği… Nutuk okumakta direnen çocukların ise, psikolojik tedavi altına alınıp, okul sütü akıl küpü içirilerek zihinlerinin dezenfekte edileceği açıklandı.
*
9 Eylül yasaklandı…
Aslında, işgal edilmediğimiz, altın harflerle yazılan şanlı Yunan tarihinde bizimle savaş filan olmadığı, şehitliklerimizin temsili, gâvur İzmir yangınının da provokasyon olduğu… Yaksa yaksa Hasan Tahsin’in yakmış olabileceği… Bu tarihi gerçekler ışığında, Şehit Gazeteci Ali Kemal’e istiklal madalyası verilene kadar, Hasan-ma Tahsin genelgesinin yürürlükte kalacağı açıklandı.
*
30 Ağustos yasaklandı…
Aslında, zafer bayramının yasaklanmadığı, çelenk israfına son verildiği… Hatta, garnizon komutanının, aynı sazın teliyiz biz’i mırıldanarak zafer bayramı pastası kestiği… Başkomutanlık meydan muharebesi hatırası olarak da, tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye Afyon sucuğu hediye edildiği açıklandı.
1 Kasım yasaklandı…
*
Aslında, saltanatın elbette kaldırıldığı… Demokrasimize büyük hizmetleri bulunan Sultan Abdülmecit efendimizin TBMM tarafından padişah tuğralı davetiyelerle Dolmabahçe sarayında anılmasının… Ve bu iade-i itibar töreninin, kahraman Vahdettin efendimizin İngiliz zırhlısıyla memleketten kaçtığı güne rastlamasının, tamamen takdir-i ilâhi olduğu… İnanmayanların ulema’ya sorması gerektiği açıklandı.
*
23 Aralık yasaklandı…
Aslında, Kubilay’ın şehit olduğu, ancak abartılmaması gerektiği, olsa olsa doğal afet şehidi olabileceği… Laikliğin kalesi Menemen’in de, üniversiteli gençlerin aklına yumurta’yı getirdiği için, ilk seçimde ilçe’den mahalle’ye dönüştürülüp, Tahran büyükşehir belediyesine bağlanacağı açıklandı.
*
14 Ocak yasaklandı…
Aslında, Zübeyde Hanım’ın Mustafa Kemal’in annesi olduğu, ancak, üvey annesi olduğu, teyze bile ana yarısıyken, bunun anca halası olduğu, babasının da babası değil, eniştesi olduğu, Selanik’te doğmadığı, leylekler tarafından getirildiği, kelaynaklar tarafından büyütüldüğü… Manevi kızının Hitler’in torunu olduğu… Soyadının da Atatürk değil, Atatürkiyeli olduğu açıklandı.
*
10 Kasım serbest bırakıldı…
Mustafa Kemal’in ölümünün, tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutlanacağı, milli bayram ilan edileceği, Anıtkabir’de havayi fişek gösterisi yapılacağı açıklandı.

BOCA
24-10-2012, 18:41
Yas'ak


29 Ekim yasaklandı…
Aslında, cumhuriyet bayramının yasaklanmadığı, her sene ısrarla cumhuriyet bayramına denk getirilen 29 Ekim’in yasaklandığı açıklandı. Hicri takvime geçilene kadar, ekim’le şubat’ın yer değiştirilmesine, mart’ın dört senede bir 32 çekmesine karar verildi.
*
19 Mayıs yasaklandı…
Aslında, gençlik ve spor bayramının yasaklanmadığı, havaların her mayıs’ta eksi 27 derece olduğu, statları sel götürdüğü, okul bahçelerine çığ düştüğü, memleketimiz maalesef olumsuz meteorolojik şartlarda kurtarıldığı için, çocuklarımız zatürree olmasınlar diye törenlerin iptal edildiği açıklandı.
*
23 Nisan yasaklandı…
Aslında, çocuk bayramının yasaklanmadığı, isteyen çocuklarımızın Kenyaca, Somalice, Ugandaca ezberleyerek, gesi bağlarında dolanıyorum’u okuyabileceği… Nutuk okumakta direnen çocukların ise, psikolojik tedavi altına alınıp, okul sütü akıl küpü içirilerek zihinlerinin dezenfekte edileceği açıklandı.
*
9 Eylül yasaklandı…
Aslında, işgal edilmediğimiz, altın harflerle yazılan şanlı Yunan tarihinde bizimle savaş filan olmadığı, şehitliklerimizin temsili, gâvur İzmir yangınının da provokasyon olduğu… Yaksa yaksa Hasan Tahsin’in yakmış olabileceği… Bu tarihi gerçekler ışığında, Şehit Gazeteci Ali Kemal’e istiklal madalyası verilene kadar, Hasan-ma Tahsin genelgesinin yürürlükte kalacağı açıklandı.
*
30 Ağustos yasaklandı…
Aslında, zafer bayramının yasaklanmadığı, çelenk israfına son verildiği… Hatta, garnizon komutanının, aynı sazın teliyiz biz’i mırıldanarak zafer bayramı pastası kestiği… Başkomutanlık meydan muharebesi hatırası olarak da, tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye Afyon sucuğu hediye edildiği açıklandı.
1 Kasım yasaklandı…
*
Aslında, saltanatın elbette kaldırıldığı… Demokrasimize büyük hizmetleri bulunan Sultan Abdülmecit efendimizin TBMM tarafından padişah tuğralı davetiyelerle Dolmabahçe sarayında anılmasının… Ve bu iade-i itibar töreninin, kahraman Vahdettin efendimizin İngiliz zırhlısıyla memleketten kaçtığı güne rastlamasının, tamamen takdir-i ilâhi olduğu… İnanmayanların ulema’ya sorması gerektiği açıklandı.
*
23 Aralık yasaklandı…
Aslında, Kubilay’ın şehit olduğu, ancak abartılmaması gerektiği, olsa olsa doğal afet şehidi olabileceği… Laikliğin kalesi Menemen’in de, üniversiteli gençlerin aklına yumurta’yı getirdiği için, ilk seçimde ilçe’den mahalle’ye dönüştürülüp, Tahran büyükşehir belediyesine bağlanacağı açıklandı.
*
14 Ocak yasaklandı…
Aslında, Zübeyde Hanım’ın Mustafa Kemal’in annesi olduğu, ancak, üvey annesi olduğu, teyze bile ana yarısıyken, bunun anca halası olduğu, babasının da babası değil, eniştesi olduğu, Selanik’te doğmadığı, leylekler tarafından getirildiği, kelaynaklar tarafından büyütüldüğü… Manevi kızının Hitler’in torunu olduğu… Soyadının da Atatürk değil, Atatürkiyeli olduğu açıklandı.
*
10 Kasım serbest bırakıldı…
Mustafa Kemal’in ölümünün, tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutlanacağı, milli bayram ilan edileceği, Anıtkabir’de havayi fişek gösterisi yapılacağı açıklandı.

:DDDDDDD çok batmış alışırsınız alışırsınız :DDD

mayred
25-10-2012, 22:41
Uyduruk ( dini ) bayramları da yasaklasalar keşke. Az kaldı alışıcaktım vazgeçtim.
Anlaşılan bazıları da " Acaba Y.Özdil , bizimkilere ne koymuş ? " diye bakmadan edemiyorlar.
Okumayın abi. Batıyorsa okumayın bu kadar basit.

Paranoyak Fare
30-10-2012, 11:31
29 Ekim 2012

İstediğin kadar tazyikli su sık…
Korkma sönmez!

Dulcinee du Toboso
30-10-2012, 17:09
yasaklanmadığı konusunda ben de hemfikirim, hükümet iyiliğimizi düşünüyor ama biz nankörlüğümüzden ve adiliğimizden göremiyoruz bu jesti :p yazıklar olsun bize =)

Paranoyak Fare
31-10-2012, 13:07
Terörist holiganlara tribün yasağı getirilsin 10 Kasım törenleri seyircisiz oynansın!

Bira içmek veya içmemek değildir mesele… Gençliğine ayık olmaktır.
“19 Mayıs”ta kuruldular.
Hepsi üniversite öğrencisi.
Sağcı-solcu ayrımı yapmıyorlar.
Kriterleri yurtseverlik.
Ve, cumhuriyet devrimleri.
*
İstanbul Çağlayan, Ankara Tandoğan ve İzmir Gündoğdu’daki Cumhuriyet mitinglerinin tertip komitelerinde yer aldılar; en son 29 Ekim’de Ankara Ulus’ta ellerini taşın altına koydular.
*
Şehitlere sahip çıkıyorlar. Teröre lanet mitingi düzenliyorlar. Habur rezaletiyle sonuçlanan açılım’a karşı durdular; TBMM önünde protesto gösterisi yaptılar. “Türk-Kürt kardeştir, ABD kalleştir” sloganı onlara ait… Diyarbakır Bismil’in Aslanoğlu Köyü’ne sırtlarında harç taşıyarak “Cumhuriyet Okulu” inşa ettiler.
*
Logoları…
Mustafa Kemal fotoğrafı.
Dergileri var.
Adı, Kırmızı Beyaz.
*
Yetmez ama evet’e hayır dediler. Broşürler, klipler, tişörtler hazırlayıp, neden hayır denilmesi gerektiğini anlattılar. Yandaş basın onlardan nefret ediyor, yalan haberlerle iftira atılıyor, hedef gösteriliyorlar.
*
Türkçe’nin, kültür’ün yozlaşmasına itirazları var.
Dil’imizi ve milli kültürümüzü savunuyorlar.
Uyuşturucu’ya karşılar.
Yumurta’yı seviyorlar.
Malum…
Yiyenin zihni açılıyor.
*
Parasız eğitim istiyorlar.
Üniversiteden atılma pahasına “biz görevi Atatürk’ten aldık, Atamızın izindeyiz” diyerek rektör’ün karşısına dikilenler onlar… Ki, o rektör’ün babasını da sevmezdim ben.
*
Kapesese’de soruların çalındığını, yandaşlara sızdırıldığını ilk duyuran ve bu kepazeliği yargı’ya taşıyan onlar… Atatürk’e hakaret eden liboş profesörleri afişe ediyorlar, mahkemeye veriyorlar.
*
Tekel işçilerinin yanında yeraldılar, taşeronlaşmaya ve özelleştirme ayaklarıyla yabancılaştırmaya karşı çıkıyorlar. Şehir şehir, Attila İlhan Kültür Merkezleri açıyorlar.
*
Her 10 Kasım’da Anıtkabir’de toplanıyorlar. Yasaklanan 19 Mayıs’ta konserler düzenlediler. İstanbul’un kurtuluşu törenlerine “geldikleri gibi giderler” etkinliğiyle katıldılar. Çanakkale çalıştayı ve şehitlik ziyareti yapıyorlar. Hasan Tahsin ve Kubilay için yürüyüp, Uğur Mumcu’yu anıyorlar.
*
Amerikan askerlerinin kafasına çuval geçiriyorlar; sonra aynı asker’den özür dileyip, kişisel olmadığını izah ediyor, gönlünü yapmadan bırakmıyorlar; beraber hatıra fotoğrafları var. Filistin saldırılarına karşı İsrail’i… Soykırım palavrasına karşı Fransa’yı protesto mitingi yaptılar. Patrik’in ekümenik iddiasına destek veren Papa’yı ıskalamadılar, “Hacivat’la Karagöz Papa’ya karşı” başlığıyla kukla gösterisi sahnelediler. Rahmetli Rauf Denktaş’ın katılımıyla Kıbrıs konferansı düzenlediler.
*
Sloganları…
Ey vatan gözyaşların dinsin
yetiştik çünkü biz.
*
Sıfır şiddet.
Sadece bayrak ve Atatürk posteri…
Yorulmadan, sürekli demokratik gösteri.
*
Türkiye Gençlik Birliği.
*
Hani, her yaştan yurttaşın kendi özgür iradesiyle bayrağını alıp geldiği 29 Ekim’e soruşturma açtılar ya…
Görünen o ki, meydanlara inen sessiz çoğunluğa “ibret-i âlem” için bu gençleri hırpalamaya çalışacaklar.

************************************************** *****

iyi güzelde ne gerek var ki üstad bunları yazmaya?

sen gıçını taştan kayaya çarpsan da tayyip'e bir kere muhalif olmaya gör; hemen teröristsin zaten. biat edeceksin, el pençe divan duracaksın, padişahım çok yaşa diyeceksin, do...lın dedi mi do...lacaksın. o kadaarrrrr....